İlk Düşüş İlk Fırtına
Denizli’nin o meşhur sabah serinliği, kolejin devasa cam binalarından yansıyıp gözümü alırken, yeni ütülenmiş okul üniformamın içinde kendimi hem çok şık hem de çok yabancı hissediyordum. Okulun o beyaz mermer sütunlu girişinden içeri adım attığımda, havada asılı kalan o pahalı parfüm ve taze kahve kokusu buranın bir devlet okulundan çok daha fazlası olduğunu haykırıyordu. Şevval yanımda, heyecandan sürekli eteğinin pililerini düzeltiyor, bir yandan da üst dönemlerin geçtiği o geniş merdivenleri süzüyordu. "Efsun, baksana şuraya, sanki okul değil de dizi seti mübarek," diye fısıldadı. Ben ise sadece kendi kalp atışımı duyabiliyordum; 9-A sınıfının kapısından içeri girdiğimde, klimaların yaydığı o steril soğukluk tenime çarptı. En arka sıraya, bahçedeki fıskiyeleri gören cam kenarına süzülüp çantamı bıraktım. Tam o sırada, sırt çantasını yan taraftaki sıraya büyük bir rahatlıkla fırlatan Aras yanımda bitti. Üniformasının kravatını hafifçe gevşetmiş, dağınık saçları ve yüzündeki o muzip gülümsemeyle sanki bu okulun kurallarını o koymuş gibi duruyordu. "Selam, burası boş mu? Ben Aras, bu sınıftaki en az sıkıcı duran kişi sensin o yüzden yanına kuruldum," dedi, cevabı beklemeden yerleşirken. Aras o kadar doğaldı ki, o anki kasıntı kolej havasını bir anda dağıtıvermişti. "Efsun," dedim çekinerek. Aras hemen elini uzattı, "Memnun oldum Efsun, baksana şu ön sıradakilere, şimdiden test çözmeye başlayacaklar herhalde. Biz seninle ilk teneffüs kantindeki o meşhur İtalyan kahvesini denemeliyiz," diyerek kahkahayı patlattı. Aras’ın bu neşeli gevezeliği içimi ısıtmıştı ama aklım hâlâ koridordaki o ulaşılamaz kalabalıktaydı.
Teneffüs zili, o modern ve yumuşak melodisiyle çaldığında Şevval’le kendimizi hemen dışarı attık. "Hadi," dedim Şevval'in koluna girerek, "şu üst katları bir gezelim, 12'lerin dünyasında neler dönüyor bakalım." Merdivenleri çıkarken içimde isimsiz bir heyecan vardı. En üst kata ulaştığımızda ortamın havası birden ağırlaştı. Ve işte tam o an, hayatımın o görünmez kırılma noktası gerçekleşti. Koridorun sonundaki sınıftan bir grup çıktı ve aralarından biri, sanki etrafındaki her şeyi bir gölgeye dönüştürerek yaklaşıyordu. Omuzlarına kadar dökülen, hafif dalgalı simsiyah saçları, beyaz kolej gömleğinin üzerinde o kadar asi duruyordu ki... Yanımızdan geçtiği an havada bıraktığı o ferah, odunsu parfüm kokusu başımı döndürdü. Adımları ağır ama kendinden emindi; bakışları koridorda yürüyen biz "çömezleri" görmeyecek kadar uzaklarda, camın dışındaki boşluktaydı. Saçları her adımında omuzlarında hafifçe dalgalanıyordu. "Şevval," diye fısıldadım, nefesim boğazımda düğümlenmişti. "Şu gideni gördün mü? Kim bu çocuk?" Şevval de benim kadar büyülenmiş gibi arkasından bakakaldı. "Bilmiyorum Efsun, ilk defa görüyorum ama baksana, resmen başka bir ligde oynuyor. 12. sınıf olduğu belli ama adını sanını kimse bilmiyordur bunun," dedi. O andan itibaren okul benim için sadece o "isimsiz fırtınayı" bir kez daha görebileceğim bir sahneye dönüşmüştü.
Ertesi gün, o isimsiz çocuğun dikkatini çekmek için hayatımın en büyük riskini almaya karar verdim. Kolejin o cam korkuluklu, döner mermer merdivenlerinde pusuya yattım. Onun arkadaş grubuyla aşağı indiğini gördüğüm an, "Şevval şimdi, sakın beni tutma!" dedim ve kendimi profesyonel bir dublör gibi merdivenlere bıraktım. "Ay!" diye bir çığlık atıp dizlerimin üzerine kapaklandım, kalem kutum mermerlerin üzerinde tangır tungur dağıldı. Çocuk tam önümde durdu. Kalbim yerinden çıkacaktı, başımı kaldırıp o mağdur bakışı attığımda onun eğilip elimi tutmasını bekliyordum. Ama o sadece bir saniye, o buz gibi gri bakışlarıyla üzerimde durdu, elini o uzun saçlarına atıp onları geriye itti ve hiçbir şey demeden, sanki yolda bir engel varmış da üzerinden geçmiş gibi yan taraftan süzülüp gitti. Arkasındaki arkadaşı "Dikkat etsene ufaklık!" diye dalga geçerken ben mermerin soğukluğunda, yerle bir olmuş gururumla öylece kalmıştım. Tam o sırada Aras yukarıdan koşarak yanıma geldi, "Efsun! Çok kötü düştün, dizin kanıyor mu?" diyerek kitaplarımı toplamaya başladı. Aras’ın o samimi endişesi, o çocuğun ulaşılamaz kibriyle çarpışıyordu ama ben dizimin acısını değil, o saçların sahibinin omuz silkişini hissediyordum.
Onun adını öğrenmek artık benim için bir takıntıya dönüşmüştü. Şevval’i kolundan tuttuğum gibi idari kata sürükledim.Şevval,"boşuna gitmeyelim, kameralar var!" diye sızlansa da dinlemedim. "Öğreneceğiz Şevval, gerekirse bütün listeleri patlatacağız," dedim kararlılıkla. Müdür yardımcısının odasının önündeki o dijital ekranda sınıf listeleri akıyordu ama sadece şubeler vardı. 12-Fen A, 12-TM B... Her sınıfa, her isme tek tek bakıyordum ama hiçbir yüz o saçlarla eşleşmiyordu. "Burada yok, sanki hayalet bu çocuk!" dedim sinirle. Şevval de yanımda her isme bakıyor, "Yok Efsun, bu okulda böyle bir karizma olsa mutlaka duyardık, yeni mi nakil geldi acaba?" diye teoriler üretiyordu. Okul çıkışında o siyah arabasına binmeyip yürümeyi tercih ettiğini görünce, Şevval’le gölge gibi peşine düştük. Kolejin o lüks mahallesinden çıkıp villaların olduğu o sessiz sokaklara saptık. O durunca biz vitrinlere baktık, o yürüyünce biz ağaçların arkasına saklandık; tam bir komediydik. En sonunda, bahçesinde devasa begonvillerin olduğu o beyaz villanın kapısından içeri girdi. Evi bulmuştuk ama adını hâlâ kimse söylemiyordu. O gece yatağıma yattığımda, tabletimi elime alıp okulun tüm sosyal medya etiketlerini taradım, binlerce fotoğrafa baktım ama omuzlarına dökülen o saçları hiçbir yerde bulamadım. Sanki bu dünyadan değilmiş gibi gizemliydi. Tam o sırada Aras’tan bir mesaj geldi: "Efsun, bugün merdivenlerdeki halin aklımdan çıkmıyor, yarına bir buz torbası getireyim mi? Gülelim diye demiyorum, gerçekten endişelendim." Mesajı okuyup gülümsedim ama zihnimde sadece o yanımızdan geçerken savrulan siyah saçlar vardı. Aras benim güvenli kalemdi ama ben o gece, o beyaz villanın önündeki begonvillerin arasında, adını bile bilmediğim o fırtınada kaybolmayı çoktan seçmiştim. Yarın o üst katlara tekrar çıkacak, o gizli listelerin peşine düşecektim. Aras'ın desteğine rağmen içimdeki bu karanlık merak, beni o isimsiz çocuğa, yani sonradan hayatımı mahvedecek olan Kerem'e doğru sürüklüyordu.