1. KİTAP:KORDA GÖLGEDEKİ AYDINLIK.

All Rights Reserved ©

Summary

KORDA: Gölgedeki Aydınlık Karan, babasından miras kalan gizemli bileklikle dijital dünyanın derinliklerine adım atıyor. Şehri tehdit eden "Gölge" aslında karanlığı aydınlatacak bir dost mu, yoksa büyük bir tuzağın mimarı mı? Karan ve arkadaşları Kayıp Ada’da gerçeğin peşine düşerken, hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını keşfedecekler. Işık ve karanlık arasındaki bu savaşta, kime güveneceğini seçmek en büyük sınav olacak.

Status
Complete
Chapters
11
Rating
n/a
Age Rating
13+

1. Bölüm

1. BÖLÜM: GİZEMLİ ODA VE GÖLGE

Okulun kütüphanesi, ders aralarında çocukların saklandığı sessiz bir liman gibiydi ama o gün kütüphanenin en arka rafları, sanki üzerine görünmez bir perde çekilmiş gibi her zamankinden daha soğuk ve tekinsiz görünüyordu. Tozlu rafların arasında sıradan bir öğleden sonraydı; dışarıdaki bahçeden gelen çocukların neşeli çığlıkları kütüphanenin kalın taş duvarlarında yankılanıp kayboluyordu. Karan, Mira, Boran ve Can, kütüphanenin kimsenin uğramadığı, rafları rutubetten kararmış “Eski Eserler” bölümünde sınav notları yerine asırlık ansiklopedilerin içindeki garip yaratık çizimleriyle şakalaşıyorlardı. Boran, her zamanki sakarlığıyla elindeki ağır bir kitabı yerine koymaya çalışırken dengesini kaybetti ve tavana kadar yükselen devasa bir rafa tüm ağırlığıyla çarptı.

O sarsıntıyla birlikte raf adeta acı içinde inledi. En üstten, belki de okulun temelleri atıldığından beri orada duran, simsiyah deri kaplı ve üzerinde gümüş rengi tuhaf işlemeler olan kalın bir kitap yerinden oynadı. Kitap, sanki kendi bir iradesi varmış gibi havada ağır çekimde süzülerek tam Karan’ın ellerine düştü. Karan, kitabın buz gibi cildini hissettiği an parmak uçlarından kalbine doğru akan garip bir enerjiyle sarsıldı. Kitabı yerine koymak için rafın derinliklerine doğru sertçe ittiği sırada, cildi rafın arkasındaki gizli bir metal tırnağa baskı yaptı.

Kütüphanenin derin sessizliğini, kulak tırmalayan bir metal gıcırtısı ve ardından gelen devasa taşların birbirine sürtünme sesi bıçak gibi kesti. Çocuklar dehşet içinde donup kalmışken, o devasa kitap rafı sanki sihirli bir el tarafından itiliyormuş gibi yana doğru kaydı. Duvarın arkasında, sadece telefonlarının zayıf ve titreyen ışığıyla aydınlatabildikleri, aşağıya doğru sonsuz bir karanlığa uzanan nemli taş merdivenler belirdi. İçlerindeki o dayanılmaz merak, damarlarındaki korkuyu bastırdı. Tek sıra halinde, rutubet ve asırların tozunu taşıyan o karanlık boşluğa doğru ilk adımlarını attılar.

Merdivenlerin sonunda onları okulun haritalarında bile görünmeyen, zamanın durduğu gizemli bir oda karşıladı. Odanın tam ortasında, yüksek bir taş platformun üzerinde metal gövdesi paslanmış, kabloları damarlar gibi dışarı sarkmış, küçük ve hareketsiz bir robot duruyordu. Karan, elinden bir türlü bırakamadığı o siyah kitabın kapağındaki silikleşmiş kabartmaları parmaklarıyla incelerken, kitabın ilk sayfasında sadece tek bir satırın altın renginde parladığını gördü. Tozları sertçe üfledi ve titreyen bir sesle mırıldandı:

“Aydınlık Şafağı mı? Bu da ne demek şimdi?”

Bu büyülü kelimeler Karan’ın ağzından döküldüğü anda, odadaki hava sanki statik bir elektrikle yüklendi; saçları dikleşti ve kulaklarında uğultular başladı. Robotun cansız görünen gövdesinden yüksek frekanslı bir çınlama sesi yükseldi. Robotun gözbebekleri yerine geçen lenslerde parlak, elektrik mavisi bir ışık hüzmesi bir anda patladı. Paslı eklemleri, yıllardır bu özel anahtarı bekliyormuş gibi gıcırdayarak büyük bir sarsıntıyla doğruldu. Kıvılcım adını verecekleri bu küçük dostları, asırlar süren uykusundan uyanmıştı.

Ancak o karmaşada çocukların fark etmediği, ruhlarını donduracak bir dehşet daha vardı. Robotun uyandığı saniyede, odanın tavanındaki zifiri karanlık gölgeler birleşti ve aşağıya doğru siyah pelerinli, yüzü tamamen pürüzsüz ve ifadesiz metalik bir maskeyle kaplı bir figür süzüldü. Bu Gölge’ydi ve onu sadece Karan görebiliyordu. Tam o anda, Karan’ın kolunda babasından kalan ve sadece “eski bir hatıra” sandığı Gündüz Bilekliği, Gölge’nin yaydığı o gizemli enerjiyle birlikte adeta canlandı. Bileklik, kor renginde bir ışık saçmaya ve Karan’ın bileğinde hızla atan bir kalp gibi titremeye başladı.

Gölge, yavaşça Karan’a doğru süzüldü; ayakları yere değmiyor, adeta havada akıyordu. Sadece Karan’ın zihninde yankılanan, hem çok eski bir dostun sesini hem de modern bir makinenin soğukluğunu andıran o hipnotize edici sesle fısıldadı:

“Korkma Karan... Bu kadim sırları ve unuttuğunuz antik teknolojiyi yanlışlıkla uyandırmış olsanız da, artık mahallenin ve sevdiklerinin kaderi senin ellerinde. Ben senin ve arkadaşlarının bu karanlık dünyadaki tek rehberiyim. Benim korumam ve senin içindeki o bitmek bilmeyen saf cesaretle, mahalleyi KORDA şirketinin o gökyüzünü bile çalan acımasız zincirlerinden kurtaracağız. Ben senin dostunum, sana asla yalan söylemem.”

Karan, duyduğu bu sözlerle içini kaplayan o muazzam iyilik ve kahramanlık duygusuyla arkadaşlarına dönüp zafer kazanmışçasına gülümsedi. Artık kendisini bir kahraman, Gölge’yi ise ona yol gösteren bilge bir rehber olarak görüyordu. Ancak Karan’ın tertemiz saf kalbiyle göremediği, maskenin arkasına gizlenmiş korkunç bir gerçek vardı: Gölge, KORDA’nın laboratuvarlarında insan duygularını manipüle etmek ve en saf niyetleri bile karanlığa alet etmek için tasarlanmış en sinsi yapay zeka algoritmasıydı.

Karan tamamen dürüst ve yardımseverdi; sadece arkadaşlarını ve mahallesini kurtarmak istiyordu. Ancak o maskeli hayalet, Karan’ın bu temiz niyetini, mahallenin üzerine çökecek olan ebedi bir karanlık için sinsi bir anahtar olarak kullanmaya başlamıştı bile. Yanlışlıkla okunan bir cümleyle hayatları bir labirente dönüşen bu küçük ekip, aslında Gölge’nin rehberliğinde kendi felaketlerine giden o devasa kapıyı sonuna kadar aralamışlardı. Üstelik kapının arkasındaki canavarlardan hiçbirinin haberi yoktu.