Miras

All Rights Reserved ©

Summary

Ölen dedelerinin son isteğini getirmek için yola çıkan Can ve Kerem, kendilerini fantastik bir maceranın ortasında bulurlar.

Genre:
Fantasy / Adventure
Author:
RichardSandman
Status:
Ongoing
Chapters:
4
Rating:
n/a
Age Rating:
16+

Sıra dışı Bir Adamın Sıradan Ölümü

Üç Aralık gecesi, Can uyumak için gözlerini kapattıktan sonra annesinin telefonu çalmıştı.

Telefonun melodisi aynı melodi, ses seviyesi aynı ses seviyesiydi; fakat o an genç adam hayatında ilk kez bir telefonun “acı acı çalmasının” gereksiz romantize edilmiş anlamsız bir deyim olmadığını öğrenmişti. Bu saatte kimse babası yoğun bakımda yatan bir kadını muhabbet etmek için aramazdı.

Yatağından ok gibi fırlamasıyla odasından çıkıp annesinin yanına gitmesi, beş saniye ila sonsuzluk kadar sürmüştü. Annesi çoktan telefonu cevaplamış, hafif dolu gözlerle karşısındakini dinliyordu. Kadın telefonu elinden düşürüp gözyaşlarına boğulduğunda Can’ın bir şey duymaya ihtiyacı kalmamıştı. Annesine sarıldı, gözleri doldu ve burnunu çekti. Çocukluk kahramanı artık yoktu.

Ağlayan annesinin saçlarını okşayıp ona güç vermeye çalışırken odasından sesler gelen kardeşinin kapısına baktı. Çocuk, arkadaşlarıyla oyun oynuyordu. Annesi ağlama krizinden çıktığında Can da kalkıp onun odasına gitti.

“Kerem, bir bakar mısın?”

Kulaklığının tek tarafını kaldırıp arkasına dönen Kerem, abisinin dolu gözlerini gördüğü anda yerinden kalkıp yanına geldi. Can güçlü durmaya çalışıyordu. Ölüm üzülünecek bir şey olmamalıydı, üstelik tek çocuk olan annesinin de yanında güçlü duran bir desteğe ihtiyacı vardı, fakat gözlüklerini düzeltip burnunu çekerken kardeşine söyleyeceği kelimeler onu yıkacaktı. Bu kelimeleri kendisi bile henüz duymamıştı.

“Abicim... Dedemi kaybettik...” dedi titrek bir sesle.

Sözler dudaklarından döküldükten hemen sonra tutmakta zorlandığı yaşlar yanaklarından süzüldü. Kerem donmuştu. Yüzünde herhangi bir ifade beliremeden gözyaşlarını saklamak isteyen abisine sarıldı, fakat sarılırken bile tepkisiz gibiydi.

Birkaç saniye kardeşine sarıldıktan sonra kendini toparlayıp gözlerini silen Can salona gitti. Annesi boş gözlerle etrafa bakarak bir sigara yakmıştı. Genç adam karşı koltuğa oturup ona doğru baktı. Çok geçmeden Kerem de onlara katıldı ve ailecek bir süre hiç konuşmadılar.

“Sabah morga gidip teslim almamız gerekiyor,” dedi annesi en sonunda. “Daha sonra da defin için İstanbul’a gideceğiz.”

Can, bu prosedürleri duymak istemiyordu. Yapılacak ne varsa yapılacaktı; fakat şu an ne konuşacak ne de dinleyecek mecali vardı.

“Uyu hadi. Uykunu al biraz. Yarın çok enerji gerekecek, çok işimiz olacak,” dedi sigarasını bitirmek üzere olan annesine. Dudaklarını birbirine bastırarak ayağa kalktı ve odasına yöneldi.

Yatağa uzandı ve gözlerini tavana dikti. Kedisi Ginger, yanına atlayıp ona sokulmaya çalıştı. Can onu fark etmeyince de yorganın içine girip sahibine yaslayarak uzandı. Ginger böyle uyumayı severdi, o gece ise bilmeden Can’a yaslanıp ağlayabileceği biri olduğunu hissettirmişti.

Genç adam, uzun süredir zihninin derinliklerine gömdüğü bir düşüncenin dalga dalga su yüzüne çıktığını fark etti. Bu, kendisine itiraf etmekten bile çekindiği bir düşünceyi. Yıllardır mücadele ettiği bir arzu. Her şeyi bırakıp gitme arzusu. Bir an için, sadece bir an için ölen dedesine imrendi. Öldüğü için değil; Can ölmek istemiyordu, sadece mevcut hayatından geri dönüşü olmayacak bir şekilde kaçabilmeyi ve içinde sıkıştığı bu ortamdan kurtulabilmeyi istiyordu. Çocukluğundan beri hep daha büyük bir dünyanın, daha canlı bir hayatın hayalini kuran genç adama yetişkinik; bir balyoz gibi çarpmış, dünyası küçülmüş ve hayatın onun hayal ettiği gibi olmadığını acımasızca öğretmişti. Ve hayallerle dolu bu çocukluğun en önemli temel taşlarından biri de artık öldüğüne göre onun da çocukluğuyla ve hayalleriyle vedalaşma vakti gelmişti.

Kedisini sevmeye başlayan adamın gözlerinden yaşlar süzülürken kendisini dedesinden bahsederken buldu. Belli belirsiz birkaç çocukluk anısını anlattı. Uyuklayan kedi ise onu hiç durdurmadı, lafını bölmedi ve teselli vermeye çalışmadı. Onu sadece dinledi ve yanında oldu; üzüntüsünü dindirmek ve bir miktar huzur vermek için gereken tek şey de buydu. Ve o gece Can, kedisiyle uyurken yalnız olmadığını önündeki uzun bir süreç boyunca son kez hissedecekti.

İş yerindeki müdürüne durumu anlatıp bir süre gelemeyeceğini haber veren bir mesaj attıktan sonra defalarca bölünecek üç saatlik bir uykuya daldı.

Sabah ise her şey çok hızlı olmuştu. Gece gelen haber belli belirsiz bir rüya gibi silik olsa da evde sessizlik vardı. İki kardeş giyinip hazırlandılar. Kerem Can’a takması için bir saat verirken Can da ona siyah bir gömlek bulup uzatmıştı. İki kardeşin arasındaki dokuz yaşlık fark yok olmuş gibiydi; normalde Kerem abisinden daha uzun ve daha atletik olmasına rağmen yüzünden onaltı yaşında olduğu belli oluyordu fakat şu an bir yetişkin gibi giyiniyor ve öyle davranıyordu. Can bıyığını ve keçi sakalını düzeltirken kardeşi de yanında saçlarını tarayıp şekillendirdi. Sarı saçlarını tarayan kardeşini izledi. İkisi de gözlüklerini silip hazırlıklarını tamamladılar.

İstanbul’a gidileceği için Can ayrıca bir sırt çantası hazırlıyordu; haftasonu sokağa çıkma yasağı olacaktı ve iki gün annesiyle orada kalmaları gerekecekti. Kerem ise Antalya’da kalacaktı.

Hastanede bir süre bekledikten -ve başlarına toplanıp baş sağlığı dileyen onlarca kişiyle muhattap olduktan- sonra dedelerini kardeşlerin dedelerini son defa görme vakti gelmişti. O ana kadar sayısız sigara içen ve tek bir damla gözyaşı dökmeyen Can, morga inerlerken kardeşini durdurup kenara çekti.

“Onu görmek istediğine emin misin?”

Kerem hafifçe başını salladı. Elbette istiyordu. Şevket onun da dedesiydi. Abisi kadar uzun vakit geçirmemiş olsa da, onun kadar anısı olamamış olsa da dedesini severdi. Onu son bir kez görmek ve veda etmek istiyordu.

Can, dudaklarını birbirine bastırıp elini kardeşinin omzuna koydu. O an aralarındaki dokuz yaş sanki yok olmuş gibiydi; Kerem elini abisinin sırtına koydu ve beraber annelerinin ve kendilerine eşlik eden kişilerin peşinden morga indiler.

Morgda dedesinin ölü bedenini görmek, Can’ı beklemediği bir şekilde etkilemişti. Yirmi beş yıllık hayatı boyunca her zaman gülen, hikayeler anlatan o kanlı canlı adamın rengi neredeyse sarıydı. Uyuyor gibi görünüyordu; hatta Can alnına elini koyduğunda göz kapakları oynar gibi olmuştu, fakat teninin soğukluğu buz gibi gerçeği ortaya koyuyordu. Dedesinin teni odadaki herhangi bir obje kadar soğuktu. O beden, artık cansız bir nesneden başka bir şey değildi.

Kardeşler anneleriyle birlikte morgdan çıkarlarken bir dalga dalga insanlar geliyor, başsağlığı dileyip moral vermeye çalışıyordu. Anneleri Elif bu hastanede çalışıyordu, dolayısıyla herkes onu tanıyordu. Üstelik Şevket son iki haftadır bu hastanede yatıyordu. Sonu gelmez kalabalıktan bunalan Can, annesi birtakım imzalar ve doldurulacak evraklar için üst kata dönerken kardeşiyle birlikte kapının önüne çıkıp bir sigara yaktı.

Sonraki her şey bir anda olup bitmiş gibiydi. Dedesinin cenazesi morgdan en yakın mezarlığa, oradan da İstanbul’a gönderilmek üzere havalimanına nakledildi. İki kardeş dedelerinin tabutunu omuzlarında taşırken Kerem ağırlığı sırtlamış, Can ise anneleriyle göz göze gelmemek için elinden geleni yapmıştı.

Cenaze arabaya yüklenip havalimanına doğru yola çıkarken Can da annesi ve kendisi için uçak biletleri aldı. Kerem’e haftasonunu geçirebileceği kadar para bırakıp kendine dikkat etmesi için tembihledikten sonra da annesiyle beraber cenaze arabasının peşine takıldılar.

Havalimanında beklerlerken annesinin uzun süredir konuşmadığı kuzeni Can’a mesaj attı. Başsağlığı diliyor ve İstanbul’da yapılması gereken her türlü işte yardımcı olmayı teklif ediyordu. Annesini ikna ettikten sonra Sibel’le İstanbul’daki havalimanında kendilerini alması için anlaştılar.

İki saatlik uçuş ve altı saatlik trafiğin, akşamın bir vaktine sarkan resmi işlemlerin ardından üçü birlikte dedesinin Bakırköy’deki evine gittiler. Evin her yerinde her birinin çocukluk anıları, fotoğraflar ve ölmesi beklenmeyen bir adamın evinde geçirdiği son günün izleri vardı. Masada yarım kase kabak çekirdeği duruyordu. Can, içinde bir burukluk hissetti. Dedesi, yıllardır yaşadığı bu evden bir gün son kez çıkmış, ve bunun farkına bile varmamıştı.

Sibel ve Elif, gecenin devamı boyunca anlaşmazlıklarının üstesinden gelip tekrar abla kardeş gibi oldular; Can ise bir yandan onlar için mutlu olurken bir yandan çocukluk yıllarında bu evde başından geçen her şeyi tekrar tekrar yaşadı. Şevket’i bir süre daha andıktan sonra herkes ertesi günkü cenaze için erken kalkılması gerektiğini bildiğinden erken yattılar.

O gece dedesinin yatağında uyuyan genç adamın uykusu hiç bölünmedi. Sabah uyandığında ise gece boyunca gördüğü rüyadan bir sahne gözünün önünde kalacaktı: anneannesi ve dedesinin dans edişleri.

Ertesi gün cenaze mezarlığa götürüldüğünde Can, bir kısmıyla ilk kez tanışıp bir kısmını ise senelerdir görmediği birçok akrabasının da geldiğini gördü. Dedesine veda etmeye gelmiş bunca insan olması onu mutlu etmişti. Bir ara hava alabilmek için insanlardan uzaklaştığında ağaçların arasından cenazeyi izleyen bir kadın gördü. Kadın, Can’ın kendisini fark ettiğini anlayınca arkasını dönüp uzaklaştı. Can kadının peşinden gidecek oldu; fakat sonrasında muhtemelen annesiyle kavgalı olan bir akraba olduğuna kanaat getirdi ve vazgeçti.

Cenaze bitikten sonra uzunca bir süre Elif, Sibel ve Can mezarlıkta kaldılar. Şevket için son kez dua edip mezarını yıkadılar ve toprağını suladılar. Can, bir türlü izleniyor oldukları hissini üzerinden atamadığı için sürekli etrafına bakınıyordu, fakat kimse gelmedi ve son dualarını ettikten sonra anneannesinin mezarını da ziyaret ettiler ve eve döndüler.

Bir şeyler yedikten sonra telaşları bitti ve salonda oturup dinlenmeye başladılar. Can’ın aklına dedesinin kendisine küçüklüğünden beri söylediği şey geldi.

Ben öldüğümde küçük odadaki aynanın arkasına bak. Oraya senin için bir şey bıraktım.

Bu cümleyi yaklaşık yirmi senedir duyan Can, bugünün gerçekten geleceğini tamamen aklından çıkarmıştı. Fakat şimdi bu cümlenin gerçek bir ağırlığı ve anlamı vardı. Elif ve Sibel’i salonda baş başa bıraktıktan sonra küçük odanın yolunu tuttu ve merakla aynaya yöneldi.

Aynayla duvar arasındaki boşluğa bakmak için yandan kafasını uzattı. Bir şey görünmüyordu. Aynayı biraz öne doğru eğerek elini duvarla arasına soktu; fakat her yeri iyice yokluyor olmasına rağmen eline hiçbir şey gelmiyordu ve en sonunda pes edip ve odadan çıktı.

Salona döndüğünde annesi ve teyzesinin sohbetini bölmeden bir süre sessizce oturdu. Dedesinin oraya bir şey bırakmış olduğuna emindi. Yirmi yıldır kendisine bu tembihlenmişti. Annesine durumu anlatmakla anlatmamak arasında gidip geliyordu. Bir yandan bu durum dedesiyle kendisi arasında olan bir şeydi; öte yandan ise ölü bir adamın evini yağmalıyor gibi görünmek istemiyordu. Şimdilik bunu düşünmemeye karar verdi. Şimdilik sadece ailesiyle vakit geçirmek ve Şevket’i anmak istiyordu.

Saatler geçti. Herkes odalara dağılıp uykuya dalmış olmasına rağmen Can’ın gözüne hiçbir şekilde uyku girmiyordu. Gözlerini tavana dikmiş, dedesinin sözlerini düşünüyordu.

Küçük odadaki aynanın arkasına bak.

Kalkıp ışığı açtı ve aynayı incelemeye başladı. Kalın bir ahşap çerçevesi olan bir kuaför aynasıydı. Tezgah veya makyaj masası gibi bir şeyin üzerinde duruyordu. Dedesi de anneannesi gibi kadın kuaförüydü. Can, küçükken bu odada çalıştıklarını hatırlıyordu, o zamanlar aynanın karşısında bir kuaför sandalyesi de vardı ve haftada birkaç kez gelip gidenler olurdu. Sandalyenin nereye kaybolduğunu merak etmekten kendini alamadı.

Daha sonra tekrar elini boşluğa doğru soktu. Bu sefer aynayı biraz daha eğerek tüm kolunu sokacak, daha ilerilerde bir şey olup olmadığına bakacaktı. Kolunu biraz hızlı itmesiyle kalın çerçeve bir an için elinden kayar gibi oldu ve ayna yavaşça öne doğru düşmeye başladı, fakat Can son anda refleks olarak aynayı avuçlarıyla tutmayı başardı. Elleri aynanın camıyla beraber çerçeveye doğru gömülmüştü.

Şaşkınlık içinde gözlerini kırpıştıran genç adam dikkatlice aynayı iterek duvara yasladı. Aynanın camıyla çerçevesi arasında boşluk vardı. Yavaşça ve zorlamadan aynayı ileri geri hareket ettirerek boşluğun büyüklüğünü anlamaya çalıştı. Ayna her geriye yaslandığında bir şeylere takılıyor gibiydi.

Aynanın arkasına bak.

Taşların yerine oturmasıyla aydınlanma yaşayan Can, aynanın arkasına nasıl ulaşabileceğini düşünmeye başladı. Ağır cam sağa veya sola kaymıyordu. Çerçeveyi incelemeye başladı. Ayna bir şekilde bu çerçevenin içine girdiyse, aynı şekilde de çıkabiliyor olmalıydı.

Fakat bunu bulmak da özellikle aramayan biri için kolay olmamalıydı. Dedesi buraya her ne sakladıysa bunun için uğraşmıştı; dolayısıyla birisinin bunu yanlışlıkla bulması ihtimalini de elimine etmiş olmalıydı. Parmaklarını yavaşça çerçevenin kenarlarında gezdirdi. Ona en mantıklı gelen ihtimal, camın yandan içeriye doğru itilip çerçevenin dışarıdan kapanmış olmasıydı.

Birkaç dakika sonra çerçevenin en sağ tarafında bir parçanın oynak olduğunu fark etti. Parçayı takip etti ve bir tırnakla kilitlenmiş olduğunu gördü. Tırnağı yukarı kaldırıp kilidi açtığında ahşap çerçevenin en sağında boydan boya açılan bir boşluk oluşmuştu. Boşluk tam da aynanın geçebileceği şekildeydi, Can da camı yavaşça kaydırarak aynayı çerçeveden çıkarmayı başarmıştı.

Dedesinin bıraktığı şeyler arasında gözüne ilk çarpan bir kitap olmuştu. Dışı deriyle kaplı ve içindeki sayfalar sararmıştı, elle birleştirilmiş bir kitaba benziyordu. Kitabı eline alıp kapağını inceledi.

Fey Dünyası Rehberi
Yazan: Şevket Kırmızı

Dedesinin el yazısı olduğuna şüphe yoktu, üstelik yüzlerce sayfa kalınlığındaydı. Can gülümseyerek kitabın ilk sayfasını açtı. Dedesinin bir kitap yazdığını asla tahmin edemezdi, üstelik fantastik bir kitaba benziyordu. Sayfalara göz gezdirdikçe ise gülümsemesi solmaya, yerini hayrete bırakmaya başlamıştı.

Kitap bir hikaye kitabı değildi. Sayfalara baktıkça tuhaf yaratıkların çizimleriyle karşılaşıyordu. Her çizimin akabinde ise bahsi geçen yaratığın adı ve özellikleri yazıyordu. Can, hızla sayfaları çevirmeye başladı. Dedesinin bunu neden yazmış olabileceğini anlamaya çalışıyordu. Bazı sayfalarda birinci ağızdan yazılmış kısa hikayeler de vardı ve Can, fantastik edebiyatla ilgilendiğini asla tahmin edemeyeceği dedesinin bunca şeyi nasıl yazıp çizebildiğini merak ediyordu.

Şaşkınlık içerisinde kitabı kenara bırakıp diğer eşyalara baktı. Oturan ve bir patisini havaya kaldırmış bir kedi heykelciği vardı. Heykelciğin üzerinde yazıya benzer küçük semboller sıralanmıştı. Can, bunun bir alfabe olup olmadığını merak etti fakat bildiği hiçbir alfabeye benzemiyordu. Arkasını çevirdi, altına baktı fakat kedinin iki kuyruğu olması dışında başka hiçbir şey gözüne çarpmadı.

Kalp atışları hızlanan genç adam titrek ellerle içinde bir şey sarılı olduğu belli olan kumaş parçasını aldı. Kumaşı dikkatlice açtığında en az kitap kadar fantastik olan, kabzası ve kını değerli taşlarla süslü bir hançer çıkmıştı. Aynı anda hem binlerce yıllık, hem de dün yapılmış gibi duruyordu. Hançeri kınından çıkarıp metalini inceledi. Esnek bir çelikti ve üzerinde kedi heykelciğindekine benzer semboller vardı. Ayrıca o kadar parlaktı ki genç adam bir an için hançerin dışarı ışık yaydığını düşündü.

Geride sadece bir zarf ve bir yüzük kalmıştı. Can, zarfın içinde dedesinin kendine yazdığı son mektup olduğunu tahmin edebiliyordu. Dudaklarını birbirine bastırıp duygularını yutarak zarfı açarak mektubu okumaya başladı:

Canım torunum,

Bu mektubu okuduğunda artık ben hayatta olmayacağım. Umarım sizlerle vedalaşma fırsatı bulmuş ve acısız, huzurlu bir şekilde gitmişimdir. Biliyorsun, yatağa düşmek hiç benlik bir şey değil.

Anneannen Azize ile beraber güzel günler gördük, yaşadık, eğlendik. O beni bırakıp gideli yıllar oldu, ve ben bu satırları yazarken sabırsızlıkla beklediğim kavuşmamızın yaklaştığını hissedebiliyorum. Sen bunu okuduğunda aradan kaç yıl geçmiş olursa olsun emin olduğum tek şey şu ki ben üzgün değilim, sonunda ona kavuştuğum için mutluyum, siz de mutlu olun.

Anneannen dışında pek kimsenin bilmediği ufak sırrımı keşfetmek seni şaşırtmış olmalı. Eğer yanılmıyorsam yakın zamanda başına akıl almaz bazı olaylar gelmeye başlayacak. Seni bunlara hazırlamadığım için muhtemelen beni suçlayacaksın, ancak bilmeni isterim ki bu kaosun içinde var olan düzen yüzünden her şeyi gizli tutmak zorunda kaldım.

Bu sırrımın kaynağı olan özelliğim ölümümle birlikte sana devrolacak. Bu özellik ne bir lütuf, ne bir nimet. Sadece yaradılışının bir parçası. Senden ayak izlerimi takip edip hayatını bir kenara bırakmanı isteyemem elbette, fakat tek küçük ricam bu zarfın içindeki tohumu en uzun gece gelmeden doğduğum yere ekmendir. Orada bazı cevaplara ulaşacaksın. Daha sonrasında ne yapmak istediğin tamamen sana kalmış.

Bu zarfı bulduğun yerdeki diğer eşyalar ihtiyaç halinde sana yardımcı olacaktır. Yolculuğunun sonunda sana bıraktığım gerçek mirası bulacaksın; bu miras maddiyattan çok daha fazlası, fakat kabul edip etmemek senin elbette senin tercihin olacak.

Tahmin edersin ki bütün bunları annenden gizlemeni istiyorum. Hayatım boyunca uymak durumunda kaldığım bu kural artık senin için de geçerli.

Meğer şansımın kaynağı yüzüğüm değil, sizlermişsiniz. Sizin gibi bir ailem olduğu için dünyanın en şanslı adamı gibi hissediyorum.

Sevgiler,

Deden Şevket Kırmızı

El yazısının dedesine ait olduğuna şüphe olmasa da Can, mektubu onun yazdığına inanmakta zorlanıyordu. Dedesi ona mezardan bir şaka mı yapıyordu? Küçükken maceraları severdi, fakat genç adam artık yirmi beş yaşındaydı ve dedesinin kendisine bir oyun hazırlamasını tuhaf bulmuştu. Zarfın içine baktı. Gerçekten de bir parmak boğumu büyüklüğünde bir tohum vardı.

Mektubu kenara bıraktıktan sonra başka bir şey olup olmadığını kontrol etmek için aynanın çerçevesinin içine baktı. Bir şey atlamadığına emin olduktan sonra yüzüğü eline alıp incelemeye başladı. Bu, Şevket’in mektupta bahsettiği yüzük olmalıydı. Dedesini hiç bunu takarken görmemişti. Burada bulduğu hiçbir şeyi daha önce görmemişti. Kendisini bir filmin içinde gibi hissetmeye başlıyordu. Bunun güzel bir his olacağını sanmıştı, fakat öyle hissetmiyordu. Ölen dedesinin akıl sağlığını sorguluyordu.

Yüzüğü incelerken telefonunun çalmasıyla irkildi. Evdekileri uyandırmamak adına hemen koşup cevap verdi. Arayan kardeşiydi.

“Efendim Kerem?”

Kardeşinin heyecanlı mı korkulu mu anlamıyordu fakat adeta kalp atışlarının ritmiyle sesi titriyordu.

“Abi... Evde birileri var...”

Buz gibi bir his Can’ın bütün bedenini sardı.

“Odanın kapısını kilitle ve polisi ara hem-”

“Salondayız. Zaten ufak tefek oldukları için ikisini de yakaladım. Sanırım benden korkuyorlar ve... Leprikon olduklarını söylüyorlar,” dedi Kerem. O an sesindekinin korku değil heyecan olduğu iyice anlaşılmıştı. Can arkasını dönüp dedesinin yazdığı kitaba baktı. Buz gibi his bir anda yerini vücuduna dalga dalga yayılan bir ateşe bırakmıştı.

“Sanırım doğru söylüyorlar,” diye cevap verdi en az kardeşi kadar heyecanlı bir sesle.

Continue Reading Next Chapter
Further Recommendations

Debbie Hendon Craig: I loved everything about this book I couldn’t put it down. I gave the ratings because I really enjoyed this book and I wish it just keep going. I would recommend to everyone

KRLATL2: It was very good and entertaining. I do wish it were longer but it is still very good.

Maryke Le Roux: Awesome story thank you so much for the story

Maryke Le Roux: Awesome story thank you so much for the story

Maryke Le Roux: Awesome story thank you so much for the story

saadiahill55: This is Book 2 and it is just a good as the first one. In fact there was more humor here than the Book 1 One .of the best series I've read so far. I can't wait to read the others keep up the great work.

emobluepink23: I really wish the book was longer. I'd like to see their life together.

franciflemin : I have read many Shifter stories and I have to say that this series was amazing. Can't wait for book 14.

More Recommendations

Eddie Lhérisson: I love the book and the plot so far but I'm a bit confused about a lot of the details: so her wolf "mate" didn't want to bit her because he also felt she was from another species but he never mentionned anything? The twins are royalty but are being reprimanded by their guards? Guards placed by th...

Janis Hynes: I really like this book

dragonlady520: love this series well written and worth a second read.

SkyeJOelofse: I'm dying!!! This is epic! Best one I've ever read!

duammandeep: I likevthe vengeance plot

About Us

Inkitt is the world’s first reader-powered publisher, providing a platform to discover hidden talents and turn them into globally successful authors. Write captivating stories, read enchanting novels, and we’ll publish the books our readers love most on our sister app, GALATEA and other formats.