Kısım 1: Lara Gece’nin Günlüğü Buluşu
28 Eylül, 2026
Tarihi güçlü olanlar yazar. Doğru ve yanlışlar, satır aralıklarında, yazarın kaleminin gücüyle belirlenir.
Bu sözü ortaokuldan beri duyuyordum. İlk beşinci sınıfta sosyal bilgiler öğretmenimden duymuştum. Ardından geçen üç senede ise sıklıkla tekrarlamıştı. Lisedeyken dört sene boyunca tarih öğretmenlerimden de duymuştum. Hatta edebiyat öğretmenlerimden de. Fakat hiçbiri bu sözü bana o günlük kadar gerçek anlamını öğretmemişti.
Bir pazartesi öğleden sonrası İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde heykellerin arasında yürürken o günlükten bihaberdim ama bu sözü düşünüyordum.
Heykellerin bir kısmı mitolojik karakterlere aitti. Diğer bir kısmı tarihi kişiliklerdi. Bunları da severdim ama benim en ilgimi çekenler kim olduğu belli olmayanlardı. Hikayelerini merak eder, çoğunlukla kendim kurgulardım.
Aralarından beni en merak içinde bırakan ve hikayesini kurguladığım heykel, tabelasına Kadın Başı diye yazılmış olandı. Bir zamanlar Tralles diye bilinen, bugünlerde Aydın diye anılan yerde bulunmuştu. Orijinalinin Milattan Önce 5.yüzyılda yapıldığı düşünülüyordu. Heykeli kusursuz buluyordum. Kıvırcık saçları, dudaklarının biçimi, kulakları, burnu ve en çok da ilgi çekici bir hikayesi olduğunu anlatan gözleri. Pygmalion’ın aşık olduğu heykel böyle bir şey olmalı diye düşündüm.
Tarihi güçlü olanlar yazar. Kim bilir bu kadının, belki de bir kızın hikayesi neydi? Tamamen kafamda kurduğum şeyler olduğunun farkındaydım ama bu tarz tarihsel hayalleri düşlemeyi seviyordum. Düşlemeyi en sevdiğim hikaye ise o gözlerin birçok anlatılmayı bekleyen öyküler barındırdığıydı. Bir başka Sappho olabilecek kadar yaratıcı ama diğerinin tersine onun ismini nesiller sonra bile hatırlanacak bir yazar olabilecek gücü olmamıştı. Öykülerini kendi çapında yazmış, bir başkasına okutmamıştı. En büyük ilhamı genç bir erkeğin gözlerinde bulmuştu ama onun da gözleri başka bir kızda ilhamı bularak onunla evlenmişti. Bunu duyunca yıkılmıştı elbet ama başka hayatların yaratılabildiği öykülerde gençlik aşkını yaşatmıştı. Aynı zamanda kendisinin yaşamayı düşlediği başka hayalleri de…
Müzedeki bir esere benim kadar romantik öyküler kurgulayan bir başkası var mıdır bilmiyorum sevgili okur ama bu heykel her zaman bana ilham vermiştir.
Üst katı bir kere, alt katı iki kere dolaştıktan sonra müzeden çıktım. Müzenin bir tapınak benzeri yapısının mermer merdivenlerinden inerken yağmurun çisellendiğini fark ettim. Beni damlalardan koruyacak kahverengi kasketim koyu saçlarımın üzerindeydi, soğuktan korumak için ellerimi trençkotumun içine koydum.
Bu kitabın oluşmasını sağlayan kişi o günlüğün yazarıydı ama o günlüğü de ilk okuyacak kişi ben olduğumdan kendimi tanıtmada bir sakınca görmüyorum. Ben Lara Gece. Günlüğün elime geçtiği gün yirmi bir yaşındaydım. Doğum günüm 10 Mayıs 2005’tir. İstanbul Üniversitesi’nde İngiliz dili ve edebiyatı bölümünü okumaktaydım. Bir sene hazırlık okuduğumdan dolayı 2026 yılında üçüncü sınıftım, müzeye gittiğimin günün ertesi ise beşinci yarıyıl döneminin ilk günü olacaktı. Tek çocuktum. Gece isimli beta türünde bir balığım vardı. Annem bir anaokulu kurumunun müdürlüğünde, babam ise bir esnaf işinde çalışmaktaydı. Her iki taraftanda üniversiteye giden ilk aile üyesiydim. Piyano çalar ve kendi çapımda her tür öyküler yazardım. Çoğunlukla klasik, romantik kitaplar okumayı tercih ederdim. Dokuzuncu sınıftan beri her yeni bir okul dönemi başlamadan önce İstanbul Arkeolojik Müze’ye giderdim. O günlük elime geçmeden önce de her ne kadar zaman zaman uğraşsam da düzenli bir günlük tutma alışkanlığım olmamıştı. Çoğunlukla sadece yapılacaklar listelerimin yazıldığı ajandalar kullanırdım. Çikolata kahvesi renginde dalgalı saçlarım, abanoz renginde gözlerim vardı. Şimdilik bu kadarı yeterli olacaktır.
Sirkeci’den vapura bindiğimde yolculuk boyunca kablolu kulaklığımdan gelen klasik müzikler eşliğinde Addie LaRue’nun Görünmez Hayatı’nı okudum. O gün bu kitabın daha ilk sayfalarını okumaktaydım ama bitirdiğimde en sevdiğim kitap olacaktı.
Siteye varıp evin binasına doğru yürüdüğümde arkadaşım Mevsim’den mesaj geldi. Yarın okula arabayla gidecekmiş ve evlerimiz birbirine uzak olmadığından beni de alacakmış. Haziranda ehliyetini aldığından beri okula arabayla gitme hayalini kuruyordu. Ben de toplu taşımalardan bir gün bile olsa kurtulmuş olacaktım. Hemen kabul ettiğime dair mesajımı gönderdim.
Dairenin önüne geldiğimde durmam gerekti. Daire kapısının yanında kendimi bildim bileli bulunan kırmızı bir sepet vardır. Babam, gazetelerin hala kâğıt sayfalarından okunduğu dönemde kapıcının günlük gazeteleri bırakması için o sepeti duvara monte etmişti. Artık gazeteler o sepete bırakılmıyordu ama kargolar onun yerini almıştı. Şimdi sepette bir kargo daha bulunuyordu. Müzeye giderkenki yaptığım Amazon alışverişim dışında son zamanlarda herhangi bir internet alışverişi yapmamıştım. Fakat onun da bugün gelmesi için saat on ikiyi geçmişti siparişi verdiğimde. Bu yüzden kitap alışverişim olamazdı. Herhalde annemindir diye düşünmüştüm ama kargoyu elime alıp alıcı ismine baktığımda bu düşüncem suya düştü.
Alıcı isminde Lara Gece yazıyordu. Gönderen kişi ise Pera Efendi’ydi.
“Pera Efendi mi?” Tek başıma olmama rağmen bu sesli tepkiyi vermem refleks olmuştu. Pera Efendi diye birini tanımıyordum. Hatta hayatım boyunca bu isim ve soyad ile anılan herhangi birini duymadığımdan da emin olabilirdim. Herhalde isim aynılığından dolayı bir karıştırma yaşandığı sonucuna çıkabilirdim bir tek ama içimdeki cılız ve yüksek ihtimal aptalca bir ses bu kitabın gerçekten de bana geldiğini söylüyordu.
Kapıyı açıp içeri girdim. Çantamı odama bırakıp atkımı ve ceketimi çıkartım ve portmantoya astım. Merakla kargo paketini yırtıp ne gelmiş olabileceğine baktım. Paketten yırtıp elime aldığım şey hem beni şaşırtmış hem de şaşırtmamıştı.
Şaşırtmamıştı çünkü paketten çıkan şey bir kitaptı. Daha doğrusu oldukça kalın bir defterdi. Lakin sıradan, kırtasiyeden her gün bulabileceğiniz defterlerden değildi. Sert, kahverengi ve her haliyle ben eskiyim diye bağıranan bir ciltte sahipti. Antika mağazalarında bir servet değerinde bulabileceğiniz defterlerdendi yani. Sayfaları sararmaya başlamış ama siyah mürekkep ile yazılmış yazıları yeni gibi duruyordu.
Şaşırtmıştı çünkü ilk sayfalarını hızlıca karıştırdığımda Pera Efendi denen kişiyi anlatıyor andırıyor gibiydi. Defterin ilk sayfasındaki not gibi yazılmış yazıyı okudum:
“Lara Gece’ye…
Bu defter tüm yazılanları okuyuncaya kadar sana aittir. Senden ricam yazılanları sırayla okuyup bir sayfayı okumadan diğer sayfaya geçmemendir. Çünkü bir günlük nasıl gün gün yazılıyorsa aynı şekilde gün gün okunmalıdır. Okuman kolaylaşsın diye yazdığım tüm günlükleri bir roman şeklinde tek bir kitap halinde toplayıp bölümlere ayırarak sana hitap edecek şekilde düzenlemeler yaptım. Sayfalar ilerledikçe her şeyi daha iyi anlayacaksın. Güzel okumalar dilerim. Ayrıca İngiliz Dili ve Edebiyatı’nda yeni okul dönemin hayırlı olsun. Bu kalın günlüğü veya otobiyografimi - nasıl tanımlamak istersen artık - bitirinceye dek selametle…
- Pera Efendi”
Oldukça şaşırmış bir şekilde ilk sayfaya bakıyordum. Notu bir kez daha okudum, ardından bir kez daha ve bir kez daha. Bu defter gerçekten de bana gelmişti. Pera Efendi’nin kim olduğuna dair en ufak bir fikrim yoktu ama defter çok eski duruyorsa o zaman günlükte yaşanılan tarihler de oldukça eski olmalıydı.
Hızlıca üstümü değiştirip pijamalarımı giydim. Su kaynarken elimi yüzümü yıkadım ve defteri odamdan alıp balkondaki okuma koltuğumun yanındaki küçük masamın üzerine yerleştirdim. Mutfağa geçtiğimde balkabağı şeklindeki turuncu kupama böğürtlen çayı koydum. Kupamla beraber tekrar balkona gittim. Ay ve en fazla iki-üç yıldızın gözüktüğü gökyüzü artık simsiyahtı. Yine de uzaktan gökdelenlerin ışıkları gözüküyordu. Eski olmasından ötürü çok olmasa da geceleyin kitap okumama yetecek kadar aydınlık yayan balkonun sarı ışığını açtım. Hava iyice serinlediğinden orman yeşili örgülü battaniyeme sarılıp okuma koltuğuma yerleştim. Bacaklarımı kendime çekip defteri dizlerimin üzerine koydum. Çayımdan bir yudum aldım ve kendimi bu gizemli günlüğün sayfalarına bıraktım.








