Yağmurlu Bir Gece

All Rights Reserved ©

Summary

polislik mesleğinin getirdiği zorluklar ve tehlikeler ile ailevi yaşamın kesişiminde geçen, dramatik ve polisiye unsurlar barındıran sürükleyici bir kurguyu konu alır. Karakterin görev bilinci ve vicdani sorumlulukları ile özel hayatı arasındaki hassas dengeyi kurma mücadelesine odaklanan eser, kasvetli ve gizemli bir atmosferde gelişen olaylar etrafında şekillenerek ana karakterin hem mesleki risklerle hem de ailevi bağlarını koruma gayretiyle verdiği içsel ve dışsal hesaplaşmayı aktarır.

Genre
Young Adult
Author
Mert
Status
Complete
Chapters
1
Rating
n/a
Age Rating
16+

Bölüm 1

Karanlık ve yağmurlu bir geceydi. Uzun zamandır bu kadar çok yağdığını hatırlamıyordum. Aslına bakılırsa taşındığımdan beri üçüncü yağmurdu. Yoksa dört müydü? Tam düşünceler denizinde açılmaya başlamıştım ki zilin geceyi yırtan o tiz sesiyle olduğum yerden fırladım. Bu havada birinin kafasını camdan dışarı çıkaracağından bile şüpheliydim.

-“Belki de dışarıdan gelmiştir.” diye söylendim kendi kendime.

Ama dışarıda ki beni yanıltmakta son derece kararlı bir biçimde tekrar yüklenmeye başladı zile. Kapıda ki her kimse bu havada dışarı çıkmayı göze aldığına göre önemli bir şey olmalıydı. Aceleyle terlikleri ayağıma geçirip kapıya doğru koşmaya başladım. Kapıyı açınca karşımda yağmurdan nasibini almış bir paltonun içinde 40-45 yaşlarında sigaradan sararmış bıyıklarının kapladığı sert ve kederli bir yüz vardı. Gerilim filmlerinin vazgeçilmez karakterlerinden biriydi adeta. Filmden fırlamış adam gerçekte olduğunu anlatırcasına yavaş ama anlaşılır bir şekilde;

-“ Metin TÜRKOĞLU siz misiniz?” dedi.

-“ Evet, benim ama siz kimsiniz?” diye biraz sert bir şekilde karşılık verdim.

-“ Ben cinayet bürodan komiser Tarık ACAR.” Daha cümlesini bitirmeden söylediklerini ispatlamak için kimliğini çıkarıp gözüme sokarcasına gösterdi.

Ne var ki kurduğu cümleden sonra dikkatimi kimliğe vermem çok zordu.

-“ Cinayet mi?” diye kekeledim. Aslında sesimi duyurduğumdan bile şüpheliydim.

-“ Uygunsanız içeri geçebilir miyiz? Hava biraz kötü ve kapıda durmak işimi hiç kolaylaştırmıyor.” diyerek yarı şaka yarı ciddi izin istedi.

Kendimi toparlayıp içeri davet etmem birkaç saniye sürdü.

-“ Şöyle oturma odasına geçelim orası hem sıcak hem de kurudur.” dedim.

Özel olarak seçtiğim o geniş ve rahat koltuklar cinayet kelimesinin telaffuz edilmesinden sonra dünyada oturduğum en rahatsız edici zemin gibi geliyordu. Tarık komiser kısa bir süre bekledikten sonra;

-“ Onur UÇAR’la ilişiğiniz nedir?” o anda beynimde şimşekler çakmaya başladı. Cinayet Bürodan olduğunu söyleyen bir komiser gecenin bir yarısında gelmiş Onur’u soruyordu. Gayri ihtiyari;

-“ Kuzenime bir şey mi oldu ?” diye sordum.

Biraz sonra söyleyecekleri canını sıkacakmış ama buna mecburmuş. Ne saçmalıyor bu adam, ne demeye çalışıyor? Kafamda sesler, resimler, kokular hepsi kocaman bir mikserin içindeymiş gibi birbirine girmişti. Ve hala dönmeye devam ediyordu.

-“ Dün Saat Kulesi civarında bir ceset bulundu. Yüzü tanınmayacak bir haldeydi. Ama

üzerinden çıkan kimlikte ismi vardı. Normal şartlarda teşhis için birinci derece yakına

başvurmamız gerekiyor. Ne var ki eşi Şirin Uçar’a ulaşamadık. Kayıtlarımıza göre şehirde

bulunan teşhis edebilecek tek yakını siz görünüyorsunuz. Bizimle birlikte hastaneye kadar

gelmenizi rica edeceğim. Kapının önünde bir araba bizi bekliyor bir an önce hazırlansanız iyi

olur.” dedi.

Beynimden parmak uçlarıma kadar bir uyuşukluk hissi yayılmaya başladı. Bütün dünya üzerime geliyor, beni de içine alıp sürekli dönüyordu.

-“ İyi misiniz ?” diye sordu her şeyi mahvettiğini bilmiyormuş gibi.

“Hayır, tabi ki değilim. Ne diyorsun lan sen? Gecenin bir yarısı evime geldin kuzenimin, kardeşim dediğim kişinin öldüğünü ve benim onu teşhis etmem gerektiğini söylüyorsun. Kalkmış iyi misin diye soruyorsun birde.” demek geçiyordu. Hem de bağıra çağıra ortalığı dağıtıp herkese saldırarak. Ama onun yerine;

-“ İyiyim, hemen hazırlanıp geliyorum.” dedim. Sesimin bu kadar sakin çıkmasına inanamamıştım. Sanki konuşan ben değil de başkasıydı.

Alelacele odaya koşup hemen üstümü değiştirmeye başladım. Altıma kotumu üstüme

de sandalyenin üstünde duran kazağımı geçirdim. Kapının arkasında asılı duran Onur’un

hediyesi olan yeşil yağmurluğumu kaptığım gibi kapıya koştum. Komiserin yanına

geldiğimde ellerim hala duyduklarımın etkisiyle birbirinden habersiz titriyorlardı. Ellerimi

şöyle bir sallayıp cebime soktum. Titrediklerini başkasının görmesini istemiyordum. Ama

sinirlerim harap olmuştu. Nasıl yapacaktım ki? O buzdan odaya girip metal tepsinin üstünde

yatan cansız beden benim kuzenim nasıl derdim? Bütün benliğim karşı çıkıyordu. Kaç git

oradan bir saniye bekleme diyordu. Gel gör ki yapmam gerekiyordu. Onur’a karşı son

görevimdi.

Dışarı adım attığımda yüzüme çarpan buz gibi rüzgâr biraz toparlanmamı sağladı. Kapının önünde gümüş renk bir Megan ışıkları açmış sabırsızlıkla gelmemizi bekliyordu. Bu yağmurda dışarıda olmak herkesin sinirlerini yıpratırdı. Daha fazla ıslanmamak için aceleyle aracın arka koltuğuna attım kendimi. Komiser Tarık ön koltuğa şoförün yanına geçti. Aramızda kimsenin bahsetmediği ama herkesin bildiği bir anlaşma varmışçasına herkes sessizdi. Ortamda ki sessizlik elle tutulur biçimdeydi. Herkesin üstüne yapışan o sessizliği sadece arabanın yağmurun hızına yetişemeyen sileceklerinin sesi bölüyordu.

Hastanenin gecenin karanlığını yaran o ışıkları göründüğünde saat neredeyse 1’e geliyordu. Araba acil girişine park ettiğinde araçtan inmek dünyada ki en zor iş gibi geldi.

Tüm gücümü toparlayıp arabadan indim. Komiserle birlikte koridorlarda hızlı bir şekilde ilerliyorduk. Ablam daha önce uzmanlığını bu hastane bünyesinde yapmıştı. Birkaç arkadaşı hala burada çalışıyordu. Doktor Hüseyin de bunlardan biriydi. Koridorda ilerlerken neredeyse çarpışıyorduk. Beni gördüğüne önce sevindi fakat saat aklına gelmiş olmalı ki endişeli bir sesle;

-“ Metin iyi misin? Hayırdır bu saatte ne işin var acilde?” dedi.

Ne iyisi, iyinin yanından geçebilecek bir halim yoktu fakat acele etmem gerekiyordu, Onur beni bekliyordu. Belki de son kez görmek üzereydim onu. Bu düşünce ensemden aşağı bir soğukluğun inmesine yol açtı. Soğukluk hissi her santim ilerleyişinde içimde ki cesaretten de bir parçayı beraberinde götürüyordu. Gitmek istemiyordum. Belki gitmezsem, oyalayabilirsem herkesi Onur’a da zaman kazandırabilirdim. Bu dünyadan sonsuza dek silinmesini önleyebilirdim. Dünyanın en saçma düşüncesi bile olsa o an o kadar mantıklı gelmişti ki karşılık verdim;

-“ Çok şükür abi koşturmaca devam. Sen ne yapıyorsun nöbetçi sen misin bu gece?” dedim.

-“ Yok ben değilim. Çömezlerden biri ama biraz zor bir vaka gelmiş bende yardım için uğradım. Ablan ne yapıyor nasılmış Bursa? Konuşamaz olduk uzun zamandır.”

Tam sohbeti uzatmaya başlamıştım ki arkadan Tarık komiser gerçeklerden kaçmama izin vermemek için ciğerlerinde birikmiş tüm nikotinle öksürerek duruma müdahale etti. Hem müdahale etmese bile ne kadar takatim vardı ki Hüseyinle sohbet etmeye? Ne kadar saçma bir düşünceye umut bağladığımı o an anladım. Tarık komiser yüzüme bakarken o kadar yorgun gözüküyordu ki. Kim bilir kaç vakayla daha ilgilenmişti bu gece. Bu da onun için bir işti sonuçta. Nereden anlayabilirdi ki benim hissettiklerimi. Benimle işini biranönce bitirip evine gidip yatacaktı muhtemelen. Sahi bir insan nasıl olurda her gün cesetlerle yüzyüze yaşarken gece yatağına yatarak huzurla uyuyabilirdi. Sanırım bu meslek onlardan biraz da olsa insanlıklarını alıyor olmalıydı.

-“ Metin Bey lütfen sohbetinizi daha sonraya bırakın. Yapacak işlerimiz var.” dedi çatallı sesiyle. Gergindi. Sadece başımı salladım ve Hüseyin abiye ufak bir veda işareti yaparak merdivenlere yöneldim.

Bodrum gibi bir yere indiğimizde kocaman bir kapının üstünde duygusuz bir şekilde “MORG” yazısını gördüm. Tarık komiser;

-“Siz kendinizi hazır hissedene kadar bekleriz. Acele etmenize gerek yok.” dedi.

-“ Hayır, bir an önce girelim. O mu değil mi bilmek istiyorum.” Dedim bütün cesaretimle.

Tarık komiserin o kapıyı açması odaya girmemiz görevlinin o garip dolap gibi şeyden

kuzenimi çıkarması sanki tüm bunlar bir kâbustu. Keşke öyle de olsaydı. Ne var ki bu

dileğimin görevlinin örtüyü kaldırmasıyla gerçekleşmeyeceği belli oldu. Masada yatan kişinin

yüzü tanınmayacak haldeydi. İğrenç görüntü morgda ki o kokuyla birleşince midemi ağzıma getirdi. Birkaç saniye kendime gelmeye çalıştım. Ardından masada yatan cesede dikkatli bakmaya başladım. Bir insanı yüzünü görmeden nasıl tanırdınız? Hele ki bu insan en yakınınızken. Ufacık bir işaret bulmaya çalışıyordum. Boyu, kilosu fiziki yapısı evet çok benziyordu. Ne var ki Onur olamazdı. O olmamalıydı. Tam o değil diyecekken Onur’un küçükken geçirdiği apandisit ameliyatının izini gördüm. Gözümün önünde duruyordu. O saniye vücudumun yerçekimine karşı koyması dünyada ki en zor şeydi.

-“ Hayır” dedim. “Hayır!!! Hayır kuzen hayıır! Sen olamazsın hayır.” Gözümde biriken yaşlar usulca kenarlardan süzülmeye başladı. Kalk diye bağırmak istedim. Kalk gidiyoruz burayı sevmedim hem bak nasıl soğuk. Sen hiç sevmezsin soğuğu. Kalk gidelim buradan diye belki içimden kim bilir belki de dışımdan söyledim. Emin olduğum tek şey ise Onur’un beni duymamasıydı.

Cevabımdan sonra komiser görevliye bir baş işareti yaptı. Görevli işaretle örtüyü kapatıp

Onur’u o buz gibi dolaba geri soktu. Tarık komiser kapıda;

-“ Başınız sağ olsun. Eğer biraz daha beklerseniz görevli arkadaşımız üzerinden çıkan eşyaları size teslim edecek” dedi.

Tamam, anlamında başımı salladım ve en yakın sandalyeye oturdum. Birkaç dakika sonra Tarık’la neredeyse hiç benzemeyen, göreve yeni başladığı gözlerinde ki enerjiden belli olan genç biri yanıma gelip;

-“ Metin Bey, başınız sağolsun ben polis memuru Salih. Rahmetlinin üzerinden çıkan eşyaları size teslim etmem gerektiği söylendi. Üzerinden bir adet çakmak, cüzdanı ve içinde bir miktar parası, alyansı ve anahtarları çıktı. Şu kağıda eksiksiz aldım diyerek isim soy isim ve imza atarsanız size teslim edeceğim.” diyerek bir kağıt parçası uzattı. Az önce ki görüntü hala aklımdaydı. Vücuduma kendi kararlarım hükmetmiyordu. Usulca sahibine itaat eden bir köpek edasıyla ne diyorsa yaptım. Üzerinde “ OLAY YERİ” yazan bir poşet verdi. Ardından;

-“ Arkadaşlar evinize kadar size eşlik etsinler. Emin olabilirsiniz kuzeninizin katilini en kısa zamanda bulacağız. Tekrar başınız sağolsun.” dedi. Ardından Salih gibi genç 2 polis memuru yanıma gelerek beni eve bıraktı. O arada geçtiğimiz caddeler, sokaklar, gördüğümüz evler hepsi birer anı bombardımanına başladı. Balıkesir denilen bu şehrin her sokağında bir anımız vardı. Beraber büyümüştük. Beraber kavga edip beraber sevmiştik. Bi sene arayla gitmiştik bu şehirden. Önce o dönmüştü arkasından ben dönmüştüm. Hatta düğünün bile bu şehirde yapmıştık. O yoğunluğun arasında bile bana laf atmaktan geri durmamıştı Onur;

-“ Kuzen hiç inancım yok ama olurda bir gün sende evlenmeye karar verirsen senin düğününü ben yapıcam.” demişti. Çok mutluydu o gün. Evleniyordu. Bense en yakın arkadaşımı kaybetmenin üzüntüsü içinde ama mutlu olması sebebiyle keyifliydim.

-“ Olmadı be kuzen...” dedim çıktığını düşünmediğim bir sesle.

Ama çıkmıştı. Memurlardan birisi arkaya dönerek;

-“ Bir şey mi dediniz?” dedi.

Cümle kurmak çok zor bir eylemdi benim için tüm o hatıra denizinin içinde o sebeple sadece başımı sallayarak cevap verdim. Memur anladım dercesine önüne döndü, belki anlamıştı belki de sadece uğraşmak istememişti. Evin önüne geldiğimizde yavaş hareketlerle indim arabadan. Eve doğru ilerlerken şoför koltuğunda oturan memur;

-“ Tekrar başınız sağolsun.” dedi.

Kendimi bir an önce eve atmak istiyordum. O yüzden başımla ufak bir işaret yapıp kapıya yöneldim. İçeri girince direk mutfağa yöneldim. Dolabı açıp içinden bir bira çıkardım. Biradan koca bir yudum alıp düşünmeye başladım. Ne yapacaktım? Akrabalara haber vermek gerekiyordu. Ama ben bu işlerden hiç anlamazdım. Bu tarz işleri genelde hep babam hallederdi. Babamları da aramam gerekiyordu. Ablamı da hatta teyzemleri. Düşündükçe daha da gerildiğimi hissettim. Biradan bir yudum daha aldım. O sırada portmantonun önünde yerde, üzerinde “OLAY YERİ” yazan poşetle göz göze geldik. Her şeyi bi kenara bırakıp poşettekileri boşaltmaya karar verdim. O sırada farkettim tezgaha dayanmış duruyordum. Ayaklarım uyuşmuştu. Adım attıkça ayaklarımda ki karıncalanma hissi arttı. Yıkılmamak için zorladım kendimi. Poşete ulaştığımda bir şey kalmamıştı. Evet dışarısı soğuktu ama poşet dünyada ki her şeyden daha soğuktu. Sanki elime aldığımda avuçlarım yanıyordu soğuktan. Poşetle beraber salona geçtim. Her zaman aldığım için övündüğüm L koltuğa oturdum bağdaş kurarak. Poşet nasıl açılıyor diye düşünemedim bile tüm hıncımı alırcasına parçaladım plastik parçasını.

Siyah deri cüzdanı aldım elime önce. İçini açtım. İçinde 100 tl vardı. Sayısı önemli değildi. Ama daha polis okuluna başladığı yaz aldığı rozet vardı. Aldığı gün dalga geçmiştim;

-“ Oğlum artık kullanılmıyor onlar ne yapacaksın ki ?”

-“ Öyle deme be kuzen hep hayalimdi cüzdanı açıp rozeti göstermek. Hani yaparlar ya Amerikan filmlerinde, he işte öyle.” deyip birkaç kere cüzdanı açıp rozetini göstermişti o gün. Çok gülmüştüm o haline. Ama şimdi istemsizce ben yaptım o hareketi. Sırf bi yerlerden görsün beni diye.

-“ ne oldu kuzen çok gülmüştün o gün.” desin diye. Olmamıştı. Kimse çıkıpta kızmamıştı bana. Koca evde sessizlikten başkası yoktu o an.

Ardından alyansı aldım elime. Gümüştü.üstünde paralel çıkıtıları vardı. Onu da cüzdanın üstüne koydum. Bunları Şirin’e verecektim. Anahtarlarıda kenara koyduktan sonra çakmak gözüme ilişti. Üstünde Beşiktaş logosu olan bir Zippo. Ben almıştım mezun olduğum sene. Doğum günü hediyesi olarak. Aynısı bende de vardı. Fenerbahçe logolusu.

-“ Oğlum şu çakmak çok güzel de hiç mi zoruna gitmiyor Fenerbahçe logosuyla?” derdi hep. Ben Fenerbahçeli o Beşiktaşlı. Hep çekişirdik birbirimizle. Doğum gününde kutusunu açınca;

-“ Bak işte çakmak dediğin böyle olacak be kuzen.” deyip sarılmıştı. Bir gün bile yanından ayırdığını görmemiştim. Bugün de ayırmamıştı. Cebindeydi. Hayır onu vermeyecektim. O çakmak bende kalacaktı. Ölmüş olsa bile aynı onun da benim yanımda kaldığı gibi. Ağlamak istiyordum. Kendimi kaybetmek. Hatta belki yeteri kadar çok ağlarsam bugün hiç yaşanmamış bile olabilirdi.

Yapamazdım ama. Telefonu elime aldım ve annemi aradım. Ardından sırayla ablamı, teyzemleri, ve diğer kuzenleri. Annem babamla hemen yola çıkıyordu. Babam işleri bana devrettiğinden beri ilk defa geliyordu Balıkesir’e. Hep dediği gibi ;

-“Bitir okulu geç şu işin başına bende emekli olayım sahil kenarına yerleşeyim.” Yapmıştı. Ben işlerin başına geçtikten bir sene sonra İzmir Seferihisar taraflarında bir ev almış ve annemle beraber emekliye ayrılmıştı. Çok sık görüşemiyorduk. Yine de biliyordum emekliye ayrılmış bile olsa oradan işlerle ilgileniyordu. Ne zaman bir toptancıyla sorun yaşasam sihirli bi el dokunuyor ve sorun kalmıyordu.

Ablam ameliyattaydı. Çıkınca söyleyeceklerdi. Muhtemelen o da doğrudan yola çıkacaktı. Bütün aile yıllar sonra bir araya gelecektik. Bunun mutlu bir an olması gerekirdi. Ne var ki kaderin bizim için yazdıkları her zaman bizim düşündüklerimizden farklı oluyordu.

Tüm aramaları tamamladıktan sonra saat neredeyse gece 4’e geliyordu. Cenaze birkaç gün sonra olacaktı. Onur’un polis olması ve ölümünün şaibeli oluşu nedeniyle otopsi yapılacaktı. Annemler de en erken sabah 8-9 gibi gelebileceklerdi. Vücudumun bütün ayrıntılarını zorlayarak yatağıma gittim. Birkaç saat belki uyuyabilirdim.

Telefonun alarmı kulağımda çınlıyordu. Gerçekte miydi? Yoksa hala rüya mı görüyordum. Kafamı yastıktan kaldırınca ağzımda ki acı tattan gerçek hayatta olduğumu anladım. Güneş pencereden odaya vuruyor gözümü kısmama neden oluyordu. Biraz daha yatakta debelendikten sonra komidinin üstünde duran telefona uzandım. Saat 8’i 10 geçiyordu. Bir an önce kalkmam lazımdı. İstemeyerekte olsa kendimi yataktan dışarı attım. Zoraki adımlarla banyoya doğru ilerledim. Suyun istediğim sıcaklığa gelmesi için bir iki dakika muslukla uğraştım. Yeteri kadar ısınınca sıcak suyun başımdan tüm vücuduma akmasına izin verdim. Birkaç saniye içerisinde bütün uyuşukluğum gitmişti. Aşağı yukarı 15-20 dakika duşta oyalandım. Duştan çıkınca aynada kendime bakma ihtiyacı hissettim. Yorgunluktan şişmiş gözler, akşamdan kalma gibi görünen kirli bir sakal. En az 10 yıl daha yaşlı görünüyordu aynada ki ben. Dolaptan tıraş takımımı çıkardım. Ama sonra neden bilmiyorum vazgeçtim. Kesmem için bir sebep göremedim. Duştan çıkınca mutfakta kendime sert bir kahve hazırladım.

Üstümü yeni giymiştim ki telefon çaldı. Ekranda;

-“ VALİDE SULTAN” yazıyordu.

-“ Biraz sonra sendeyiz paşam.” dedi annem. Bir şey demek istesemde hiçbir şey demeden kapattım telefonu ve aşağıya indim. Kahve yapmak için makinenin başına geçtim. Sonra vazgeçtim babam kahve sevmezdi. Bende uzun zamandır kullanmadığım çaydanlığı çıkardım dolaptan. Suyla duruladıktan sonra kaynaması için biraz su koyup beklemeye başladım.

Çayı daha yeni demlemiştim ki zil sesini duydum. Dün geceden beri zil sesi beni huzursuz etmeye başlamıştı. Demliğe sıcak suyu koyup ocağı kısığa aldıktan sonra sakin adımlarla ilerledim kapıya. Kapıyı açtığımda annemle babam karşımdaydı. Babam bütün gece araba kullanmaktan yorgundu. Annemse bütün yol ağlamıştı belliydi. Gözleri kızarmış ve şişmişti. Daha merhaba bile diyemeden annem boynuma atladı yeniden ağlamaya başladı. Nasıl ağlamasın. Ben bir kardeş kaybettim o ise oğul. Yengem biz çok küçükken vefat etmişti. Dayımın da dünyanın en iyi babası olduğunu iddia edemezdik. O yüzden beraber büyümüştük Onurla. O yüzden iki kuzen değil kardeştik. Gözümden iki damla yaş yanaklarımdan annemin omzuna döküldü. Kendimi bırakmak üzereydim. Sonra babamı gördüm. O da oğlunu kaybetmişti ama güçlüydü. En azından dışarıdan öyle görünüyordu. Yapamazdım. Güçlü olmak zorundaydım. Annemi bıraktım, babamın elinden çantaları aldım içeri buyur ettim ikisinide. Annem hala ağlıyordu. Ben mutfağa geçtim çay koymak için. Ama biliyordum kalırsam daha fazla dayanamazdım. Gözlerim yerinden çıkana kadar bende ağlardım.

Mutfakta çayları koyarken babam geldi içeri.

-“ Ablanla az önce konuştum. O da birazdan yola çıkacak. Ne olmuş nasıl olmuş hiçbir şey söylemedin. Cenazeyi ne zaman kaldıracağız. Hazırlık yapmak gerek.” Dedi.

Bütün geceyi kafamda bir kere daha yaşadım. O an farkettim Tarık komiserin yanında arabaya binerken titreyen ellerim hala yorulmamışlardı. Sanki içimde ki acıdan alıyorlardı enerjilerini. Aralıksız titriyorlardı. Acaba uyurken de titremişler miydi?

Babama bir robot edasıyla hiçbir ifade içermeyen suratımla anlattım dün geceyi. En son Tarık komiserin otopsi bir iki gün sürer dediğini söyledim.

-“ O zaman biz hazırlıklara başlayalım. Şirin’i aradın mı geliyor mu?” dedi.

O an farkettim Şirin’i aramamıştım. Unutmuştum. Yoksa unutmamış mıydım? Bilerek mi kaçmıştım ondan. Nasıl konuşacaktım. Acaba onu aramışlar mıydı? Arasalar haberim olmalıydı. Hem ne demişti Tarık komiser? Şirine ulaşamamışlardı. Salonda oturan anneme seslendim.

-“ Anne, Şirin nerede?”

-“ Annesinin yanına Burhaniye’ye gitmişti.” Dedi.

Şirin’in haberi yoktu. Ama bir şeylerden şüphelenmiş olmalıydı. Bütün gece Onur’a ulaşamayınca. Telefonla olmazdı. Gidip almam gerekiyordu. Ben bunları düşünürken babam benim bir adım önümde olduğunu belli edercesine arabanın anahtarlarını uzatıyordu.

-“ Şimdi şirkete gidip arabayı almakla uğraşma. Al bizim arabayla git. Bizde o sırada annenle akrabalar için bir şeyler hazırlayalım.” Dedi. Evet yine yapmıştı. Benim düşünmem gereken şeyleri yine babam düşünmüş ve yine patronun kim olduğunu hatırlatmıştı bana.

Haklıydı şirkete gitmek uzun sürerdi. Üstelik oradakilere açıklama yapmam gerekecekti. Balıkesir’e taşındığımdan beri arabayı şirkette bırakıyordum. Yürümeyi seviyordum. Üstelik son birkaç senedir Balıkesirin trafiği tam bir büyük şehir olduğunu anlatıyordu. Kalabalık, yoğun ve saygısız.

Babamın uzattığı anahtarları aldım üstüme bir ceket geçirdim. Tam kapıdan çıkarken Onur’un eşyaları ilişti gözüme. Vazgeçtim almadım. Nasılsa buraya getirecektim Şirin’i.

Arabanın koltuğuna oturdum, anahtarları kontağa taktım ve çalıştırdım. Sol ayağımla debriyaja basıp arabayı birinci vitese geçirdim. Ama dalgınlıkla ayağımı hızlı çektim. Kendime sinirlendim.

-“ ilk defa mı araba kullanıyorsun? Ne bu acemilik?” bağıra bağıra söyleniyordum kendime. Biliyordum içten içe sinirim aslında acımdı.