Chapter 1
Bölüm 1: Gecenin İki Yüzü
Sis, Dokuz Göğün Mührü Tapınağı’nın bin basamaklı taş merdivenlerini adeta yutmuştu. Yüksek dağ sırtlarının keskin ayazı, vadiden yükselen çam kokulu buharla çarpışıyor; rüzgâr tapınağın kiremitli saçaklarında asılı pirinç çanları belli belirsiz bir ritimle çınlatıyordu. Burası dünyanın gürültüsünden, hırslarından ve kanından binlerce fersah uzaktaydı. Tapınağın kalbinde, çıplak kayadan oyulmuş “Sonsuz Dinginlik Salonu”nda ise sadece tek bir nefes sesi vardı.
Hasır bir minderin üzerinde, sırtı bir kılıç kadar dik ve hareketsiz oturan Zenan, kırk gündür gözlerini açmamıştı.
Üzerindeki keşiş cübbesi eski, yer yer yamalı ve kaba ketendendi. Dudakları susuzluktan hafifçe çatlamış olsa da teninden yayılan zayıf altın rengi parıltı, açlık ve yorgunluk gibi dünyevi illetleri çoktan aştığını gösteriyordu. Bedenindeki mananın dolaşımı, sarp kayalıkların altından fışkıran berrak bir pınar gibiydi; saf, lekesiz ve intizamlı. Zenan’ın hedefi göklerin altında basit bir hükümdar olmak değildi. Onun arzusu, Buda’nın ebedi öğretisini bedeniyle mühürlemek, faniliğin getirdiği prangaları parçalayarak ölümsüz bir aydınlanmaya erişmekti. Ancak o zaman dünyayı kasıp kavuran, masum köyleri küle çeviren iblis belasına kalıcı bir set çekebilirdi.
Göğsünün derinliklerinde, tam kalbinin üzerinde kadim bir titreşim uyandı. Ruhundaki berraklık göğe doğru genişledikçe, etrafındaki hava sandal ağacı ve beyaz nilüfer kokularıyla doldu. Zihninde mırıldandığı sutralar, eterik harfler halinde salonun soğuk zeminine dökülüyor, havada asılı kalıyordu.
Tam o anda, meridyenlerinin içinde saklanan güç kabuğunu kırdı. Zenan’ın sırtından dışarı, som altından örülmüş gibi parıldayan, üzeri kutsal rünlerle kazınmış eterik halkalar fışkırdı: Buda’nın Zincirleri. Bu zincirler, kişinin kendi nefsini ehlileştiren ve dış dünyadaki her türlü şeytani varlığı ilahi bir güçle dizginleyen mutlak mührün işaretiydi. Zenan tam aydınlanmanın eşiğindeydi; zihni boşluğa, göksel bir sessizliğe karışmak üzereydi. Fakat tam zincirlerin son halkası kilitleneceği sırada, ruhunun derinliklerinde akıl almaz bir çatlama sesi duyuldu. Gökyüzü yarılmamıştı; yarık, Zenan’ın kendi ruhsal denizinin tam ortasında açılmıştı.
Aynı gecenin karanlığında, on bin fersah güneyde, yeryüzünün bir yara gibi yarıldığı Kemik Vadisi’nde gökyüzü kan rengiydi.
Burada tütsü kokusu yoktu; pas, sülfür ve kurumuş kan kokusu havayı zehirli bir sis gibi kaplamıştı. Obsidyen taşından yontulmuş devasa sarayın taht odasında, yüzlerce canavar kafatasından yapılmış yüksek bir kürsü vardı. Kürsünün üzerinde İblis Kraliçe Layla boylu boyunca uzanmıştı. Üzerindeki koyu mor ipek kaftan, teninin süt beyazı solgunluğuyla keskin bir tezat oluşturuyordu. Kuzguni siyah saçları basamaklara doğru akmış, koyu kırmızı irisleri salondaki çaresizliğe kilitlenmişti.
Tahtın etrafında, tarikatın sınır muhafızları tarafından pusuya düşürülerek yakalanmış üç yüksek kademe ortodoks yetişimci diz çöktürülmüştü. Bedenlerindeki büyü zincirleri onları kıpırdayamaz hale getirmişti ama asıl dehşet göğüslerindeki kordan kaynaklanıyordu.
Layla tembel bir hareketle narin elini kaldırdı. Siyah ojeli parmaklarının ucundan süzülen ipeksi, kan kırmızısı ve mor karışımı aurik hatlar, üç yetişimcinin göğsüne birer kene gibi saplandı. Adamların boğazlarından dökülen boğuk çığlıklar, sarayın tonozlu tavanında yankılandı.
“Lütfen... kraliçem, canımızı bağışlayın...” diye inledi adamlardan biri, eti kemiklerine yapışırken.
Layla’nın dudaklarında kibirli, acımasız ve baştan çıkarıcı bir tebessüm belirdi. “Canınızı bağışlamak mı? Sizin gibi iki yüzlü ortodoks solucanların bedeninde sakladığı saf Yang enerjisi, benim yetişimimin en lezzetli yakıtıdır. Bana hizmet ediyorsunuz; bundan daha büyük bir şeref olabilir mi?”
Layla onları birer “ocak”, yetişimini sıçratacak birer fırın olarak kullanıyordu. Parmaklarını hafifçe büktü ve adamların bedenindeki tüm yaşam özünü, saflaştırılmış manayı bir hortum gibi kendi bedenine çekti. Üç kurban birkaç nefes içinde cansız, solmuş birer kuru cesede dönüşüp yere yığıldı.
Çekilen enerji o kadar yoğundu ki, Layla’nın göğsünde uğursuz bir parıltı çaktı. Köprücük kemiklerinin hemen altında, alev alev yanan kan rengi bir damga kabardı: Şeytanın Mührü. Bu mühür, başkalarının felaketinden beslenen, karanlığın mutlak egemenliğini müjdeleyen kadim bir mirastı. Layla, krallığındaki tüm rakiplerini ezecek nihai kademeye sıçramak üzereydi. Kanı damarlarında kaynıyor, çektiği yabancı enerjinin getirdiği çılgınca bir güç sarhoşluğu ruhunu sarıyordu. Fakat tam bu yabancı güçleri kendi çekirdeğinde eriteceği an, içinde bir şey koptu. Fazla miktardaki doyumsuz karanlık enerji meridyenlerini aşındırdı, alnında şimşekler çaktı ve bilinci siyah bir boşluğa yuvarlandı.
İkisi de gözlerini aynı anda açtı.
Ne tapınağın soğuk taşları ne de kemik tahtın gölgeleri vardı. Uçsuz bucaksız, üzerinde tek bir dalganın dahi oynamadığı, ayna gibi berrak bir suyun yüzeyindeydiler; burası ikisinin çarpışan ruhsal deniziydi. Ancak yukarıdaki manzara, akıl sınırlarını zorlayacak kadar tuhaf bir bölünmüşlük içindeydi.
Zenan’ın üzerinde durduğu taraf; masmavi bir gök, ılık bir bahar güneşi ve hafif esen rüzgârla dalgalanan beyaz nilüferlerin kokusuna sahipti. Zenan’ın aurası suya değdikçe, suyun altından altın renkli koi balıkları süzülüyor, etrafa huzurlu bir ilahi ışık yayılıyordu.
Hemen birkaç adım ötede, keskin bir çizgiyle ayrılan Layla’nın tarafı ise zifiri karanlıktı. Orada gökyüzü mor şimşeklerle yarılıyor, havada kurbanların fısıltılarını andıran kasvetli bir uğultu dolanıyor, suyun yüzeyi koyu kırmızı bir sisle örtülüyordu.
İki zıt dünyanın tam kavuştuğu sınırda ise göğe doğru uzanan devasa, kadim bir ağaç yükseliyordu. Ağacın gövdesi sanki iki farklı kaderin birbirine sarılması gibi burgulu ve heybetliydi. Zenan’a bakan dallardan kar beyazı, parıltılı yapraklar süzülerek suya düşüyordu. Layla’nın tarafına sarkan dallardan ise simsiyah, köz gibi tüten yapraklar dökülüyordu.
Zenan, beyaz yaprakların gölgesinde, ağacın kalın bir köküne sırtını vermiş otururken buldu kendini. Göğsündeki eterik altın zincirler hafifçe tıngırdıyor, sınırın öte yanından gelen yoğun karanlığı hissettikçe parıldıyordu. Gözlerini yavaşça açtığında, sınırın siyah tarafında sere serpe uzanmış kadını gördü.
Layla dirseğini siyah bir köke dayamış, başını eline yaslamıştı. Yere dökülen siyah yapraklardan birini uzun tırnakları arasında eziyor, büyüleyici ama ölümcül kırmızı gözlerini genç keşişe dikmiş bakıyordu. Göğsündeki Şeytanın Mührü, Zenan’ın yaydığı saf Buda ışığına yaklaştıkça hafifçe sızlıyor, havaya ince bir duman bırakıyordu.
Zenan tespihini parmaklarının arasında çevirdi. Yüzündeki dinginliği bozmamaya gayret etse de kaşları hafifçe çatılmıştı.
“Bir zihinsel iblis mi?” dedi pürüzsüz, tok bir ses tonuyla. “Buda kalbimin saflığını sınamak için göklerin bana bu kadar aldatıcı ve günahkâr bir hayal göndereceğini tahmin etmezdim.”
Layla duruşunu hiç bozmadı; dudaklarının kenarıyla alaycı, zehirli bir kahkaha fırlattı. Kırmızı gözlerinde tehlikeli bir ışıltı parladı.
“Zihinsel iblis mi?” Layla elindeki ezilmiş yaprağı keşişe doğru savurdu, yaprak sınıra çarptığı an altın bir kıvılcımla kül oldu. “Kendine fazla değer biçiyorsun, keşiş. Senin o tütsü kokulu, sıkıcı kafanın içinde benim gibi bir varlığı düşleyecek kadar bile hayal gücü yoktur. Asıl soru şu: Benim ulu ruhumun ortasında, sırtında paslı zincirlerle oturan bu çıplak ayaklı keşişin ne işi var?”
Zenan ayağa kalkmadı; göğsündeki zincirlerin halkaları hafifçe gerildi. “Burası senin mülkün değil, iblis. Dilin zehirli, ruhun ise çalıntı yaşamların kiriyle lekelenmiş. Seni buradan arındırmak yalnızca birkaç sutralık iştir.”
“Dene bakalım,” dedi Layla kısık ve kışkırtıcı bir fısıltıyla. Oturduğu yerden doğruldu, parmaklarının ucunda dönen kara alevler etrafındaki suyu fokurdatmaya başladı. “Kaç keşişin o altın kalbini söküp ocak niyetine yaktığımı bilsen, o tespihi elinde tutmaya korkardın.”
Layla elindeki kara alevi Zenan’ın göğsüne doğru fırlattı. Alev sınırı geçtiği an, Zenan’ın göğsündeki Buda’nın Zincirleri bir kalkan gibi havaya fırlayarak karanlığı havada yakaladı. İki enerji tam sınırda çarpıştığında ne biri diğerini yok edebildi ne de geri püskürtebildi. Aksine, çarpışmanın yarattığı şok dalgası hem Zenan’ın ruhunu derinden sarstı hem de Layla’nın nefesini kesti.
Layla elini göğsüne bastırıp acıyla dişlerini sıktı. Aynı anda Zenan da göğsünde keskin, yakıcı bir sızı hissederek başını öne eğdi.
İkisi de sınırın iki yanından birbirlerine şok içinde baktılar. Ruh denizindeki ağaç hafifçe sallandı; bir beyaz, bir siyah yaprak tam aralarındaki sınır çizgisine yan yana düştü. Artık anlamışlardı: Ne keşiş kadını yok edebilirdi ne de kraliçe adamı kurban edebilirdi. Bir gecenin karanlığında, evrenin şaşmaz terazisi zıt kutupları tek bir kader düğümünde, Yin ve Yang gibi birbirine kilitlemişti.








