깨지기 시작한 평은 Kırılmaya başlayan huzur
Hayatım öylece geçip gidiyordu. Bazen aynı şeyleri tekrar ettiğim için şikayet ediyordum, evet, ama şimdi dönüp baktığımda o günlerin değerini daha iyi anlıyorum.
O sabah, uyandığımda her şey normaldi. Sabah ışığı perdelerin arasından sızmış, yüzüme düşüyordu. Küçücük odam, birkaç kitap, bir bitki, küçük bir kahve makinesi… Hayatımın sade ve sessiz bir özeti gibiydi. Şikayet etmiyordum. Belki de alıştığım için böyle hissetmeyi seviyordum.
Havanın gri olduğu sabahlarda daha yavaş uyanırdım. Yine öyle bir sabahtı. Yastığıma gömülüp bir süre daha uyuyabilirim diye düşündüm ama sonra aklıma Chul geldi. İşe geç kalmak istemezdim. O buna ses çıkarmazdı belki ama ben kendime kızardım.
Yavaşça yataktan kalktım. Ayaklarımı yere uzatırken tahtanın çıtırtısı sabahın sessizliğini deldi. Minik mutfağıma geçip her zamanki gibi suyu kaynattım, kahveyi bastım. Hâlâ gözlerim tam açılmamıştı. Tabağa iki bisküvi koydum. Çoğu zaman sabahları bir şey yemezdim. Kahve bana yeterdi. Bir de o sessizlik… O anlık dinginlik.
Sonra bisikletime atlayıp şehre doğru pedallamaya başladım. Yine bir saatlik o uzun yol… O yol artık bana ait olmuştu. Kendi kendime düşündüğüm, hayal kurduğum, hatta bazen ağladığım bir yoldu. Her bir ağacını, taşını tanıyordum. Sanki benden izler taşıyordu.
Kafeye yaklaştığımda her şeyin tanıdık oluşu içimi rahatlattı. Bu benim yerimdi. Burada bir düzenim, bir ismim vardı. Küçük de olsa bir yerim.
Ama o gün…
İçeri adımımı atar atmaz havadaki gerilimi hissettim.
Chul tezgâhın arkasındaydı ama beni görünce hemen başını kaldırdı. Gözleri donuktu. Alıştığım sıcaklık yoktu bakışlarında. Elindeki fincanı bırakırken sesi çıkmadı ama parmaklarının titrediğini gördüm.
“Aera,” dedi. “Seninle biraz konuşabilir miyiz?”
Birden nefesim hızlandı. Kalbim ritmini şaşırdı. Ne oluyordu?
Onun arkasından mutfağa geçtim. Kafamda binlerce senaryo vardı ama hiçbiri gerçek olan değildi.
“Bugün… senin son günün burada.”
Birden her şey yavaşladı. Söyledikleri kelimeler ağzından ağır ağır dökülüyordu sanki. Kalbim gırtlağıma çıkmıştı. Midem burkuldu.
“Ne?” dedim. Sadece o tek kelime. Sesim çıkmadı gibi hissettim.
“Üzgünüm. Bu benim kararım değil,” dedi.
“Sebep?” Zorla yutkundum. “Bir şey mi yaptım?”
“Hayır. Asla. Sen harika bir çalışan oldun her zaman… Ama…”
Ama’lı cümleler hep en kötüsünü getirir. Bir cümlenin içinde “ama” varsa, sonrası can acıtır.
“Sana zarar gelmesini istemem.”
O an gözlerinin içine baktım. Cidden, içimdeki bir şey sarsıldı. O bu cümleyi ederken bile başını eğdi. Neyi biliyordu? Benden neyi saklıyordu?
Bir şey söylemedim. Belki de söyleyemedim. Gözlerim yandı ama ağlamadım. Sadece montumu alıp çıktım. Arkamdan seslenmedi bile.
O gün eve yürüyerek döndüm. Bisikletim elimdeydi ama binmedim. Sanki pedallarsam her şey gerçek olacak gibiydi. Beni kafeden attıkları gerçeğiyle yüzleşmek istemedim. Sokaklar yabancılaştı, tanıdık insanlar bile gözümde tuhaflaştı. Kafamın içinde sürekli aynı şey dönüyordu: “Sana zarar gelmesin diye…”
Ne oluyordu?








