🌊
Garip hissiyat içerisinde 22-02-2023
Kulaklığım ile dinlediğim şarkıya mırıldayarak eşlik ediyordum. Sonunda varmıştım. Her zaman geldiğim eski binaya gelmiştim. İçerisini son zamanlarda merak etsemde kırık kapısındaki "Girmek yasaktır" yazısı beni engelliyordu.
Çıktığım büyük kayanın üzerine oturup sırt çantamdan getirdiğim battaniyeye iyice sarılmıştım. Temmuzun sonlarında olmamıza rağmen akşamları özellikle deniz kenarları çok soğuk oluyordu. Giydiğim siyah sweatshirtümün kapüşonunu başıma geçirip kulaklığımın birisini çıkarmış ve şarkımın sesini en kısık ayara getirmiştim. İşte böyle anlar muazzamdı.
Getirdiğim Sherlock Holmes kitabımı bir değişiklik yapıp yüksek sesle okumaya başlamıştım. Nedenini bilmediğim bir şekilde içimden tatlı hisler, aklımdan adlandıramadığım düşünceler geçiyordu bu akşam. Yüksek sesle okumamın nedeni bu olabilirdi belkide.
Bir kaç cümle okuyunca önceden neler olduğunu hatırlamış ve kitaba dalmaya başlamıştım.
Katilin yakalanmasına ramak kalmışken-
" 희망이 읐는 곳엔 반드시 시련이 있네~" (Umudun olduğu yerde her zaman imtihanlar vardır~)
Duyduğum ses bir meleğe ait olabilir miydi? Ama bu bir erkek sesi, meleklerin cinsiyeti yoktur. Bir erkeğin nasıl böyle bir sesi olabilir?
Oturduğum yerden toparlanıp sesin geldiği yöne yürümeye başlamıştım.
Binaya yaklaştıkça ses yükselmeye başlıyordu. Kulaklarımın pası silinmişti sanırım. Bir insanda bu kadar güzel bir ses olabilir mi gerçekten? Söylediği gelimeler teker teker beynime işlerken evin içine ne zaman girdiğimin farkında bile değildim. Korkuyordum, ama merakım daha ağır basıyordu. Hem zaten ben gitmek istemesem bile ayaklarım kalbimi dinliyor, o meleğin sesine doğru ilerliyordu.
Kapısı aralık olan bir odaya geldiğimde çantamın askılarını iyice avcuma geçirmiştim. Beklenmedik bir şeyle karşılaşmaktan korkuyordum.
Kim akşamın bu saati terk edilmiş bir binaya gelip şarkı söyler ki, ruhlar hariç.
Kapının açık yerinden başımı uzatıp baktığımda ilk önce karanlıktan bir şey göremememe sevinsem de elim telefonuma gitmişti.
Işığı açıp açmamakla kararsız kalmıştım. Sahi, beklenmedik bir şeyle karşılaşsam polisi mi arayacaktım cidden? Ne diyecektim; Şarkı sesi duydum büyülenip bu terk edilmiş, girilmesi yasak binaya girdim mi diyecektim?
Ah saçmalama Haru. Kendine gel. Derin nefes alarak arkamı döneceğim sırada bastığım ahşap yerden ses çıkmıştı.
"Kim var orada?" Bu o sesti fakat şu an bunu düşünecek durumda değildim.
Kum saati misali
"Sen gelmezsen olmaz Haru. Sonuçta aynı sınıftayız. Nolur~"
Aynı sınıfta olabilirdik ama basit bir doğum günü partisinden daha önemli işlerim vardı. Oraya tekrar gitmeliydim.
"Haru~"
"Biraz işlerim var Min gelemem. Size iyi eğlenceler." Oflamasını duyuyordum. "Peki. Pastadan kalırsa getiririm, kalmazsa kendi suçun ona göre. Ayrıca en sevdiğin yabanmersinli pasta varken bu önemli işin de ne?"
"Of Soo anlatamam şimdi. Öptüm görüşürüz."
Soo'yu biraz şüphelendirsem de gitmediğim için seviniyordum. Biraz hasta olduğum için iki gündür buluşmalarımızı erteliyordum. Soo'nun en sevdiği filmin ikincisi çıkmıştı ve iki gündür ertelediğim için bana soğuk davranıyordu. Yarın son kez oynayacağı için ona sürpriz olarak sinema bileti almalıydım.
Çantamı boynumdan geçirip hırkamı giymiştim ve ayakkabılarımı da giyip çıkmıştım evimden.
Yirmi dakikalık yolun ardından sonunda görünmeye başlamıştı bina. Yaklaştıkça karnıma sancılar giriyor, ellerim sanki üşüyormuşum gibi titriyordu. Biraz üşüyordum açıkcası. Üzerime daha kalın bir şey almadığım için kendime sövüyordum. Bu soğukta üşüyor mudur o da? Melekler üşür mü?
Ah saçmalamayı kes Haru!
Her zaman geldiğim binaya sonunda vardığımda tekrar kayalardan bir tanesine oturmuştum, aynı kayaya.
Kitabımı okumak değildi amacım. Onu bekliyordum. Dün kaçmıştım, bugün tekrar buradaydım. Yakamoza dalıp gitmişken kafama çarpan şey ile yerimde sıçramış ve ağzımdan yanlışlıkla küfür kaçırmıştım.
"Bu da ne?"
Yanıma düşen kağıdı açtığımda şok olmuştum. İçinde küçük bir taş vardı.
"Beynimi mi patlatmak istiyorlar?"
Elimdeki kağıdı büzüp denize fırlatmıştım. Sahi nereden gelmişti o? Etrafta kimse yoktu. Sadece binayla ben vardım. Tekrar yanıma bir kağıt düştüğünde evden geldiğine inanmaya başlamıştım.
"Tanrım, yoksa bu ev gerçekten de lanetli mi?"
Kağıdı açtığımda taşın dışında başka bir şeyde vardı. Küçük bir papatya ile kağıtta yazan bir not.
"Özür dilerim. Kafana geleceğini düşünemedim. Bu çiçeği al ve beni affet, olur mu?"
Notu çantama atıp çiçeği kulağımın arkasına takmıştım ve eve doğru yürümege başlamıştım. Sanırım evin yıkılma gibi bir durumu yoktu, girilmesin diye böyle bir not yazılmıştı. Yanmış olan bir eve benden başka kim girer ki zaten?
Telefonumun ışığını açıp yavaş adımlarla eve girmiştim. Sessiz adımlar atmaya özen göstersemde evin eskiliğinden her adımda ahşap zeminden sesler çıkıp bu durumu- zaten korkunç olsa da- daha da korkunç kılıyordu.
Sonunda dünkü odanın kapısına geldiğimde yine aralıktı. Kapıyı iki kez tıklattığımda ses gelmediği için kimsenin olmayacağını düşünüp içeri adım atmıştım.
Çantamı çıkarıp yere koyduğumda cama yaklaşmış ve manzaraya bakmıştım.
"Woah."
Kayaların üzerinden güzel bulduğum manzara bu açıdan daha da nefes kesiciydi. Manzarayı izlemekten saatin geç olduğunu fark etmemiştim bile. Manzaraya bakıyor gibi olabilirdim ama düşündüğüm şey o melekti.
Birden kulağıma gelen mırıldama sesiyle eğilmiş ve dışarıya bakmıştım.
Siyah takım elbiselerle iki adam gelmiş ve değişik hareketlerle selamlaşarak ellerindeki çantaları birbirine vermiş ve konuşmaya başlamışlardı.
Telefonumun ışığını kapatırken saati görmüştüm.
22:34
Ben gittikten sonra böyle insanlar mı geliyordu buraya?
Adamlardan birisi yüzünü bana doğru döndüğünde gördüğüm korkunç maskeyle ağzımdan çığlık kaçmış ve bakışlarını üzerime çekmiştim.
Birden ağzımda hissettiğim yumuşaklıkla kendimi arkamdaki bedenle yere bırakmıştım.
"Sakın ses çıkarma." Bu onun sesiydi. Ne zaman gelmişti? Melekler ışınlanabiliyor muydu?
Yanıma, omuzlarımız birbirine değecek şekilde oturmuştu.
"Burasının ne kadar tehlikeli olduğunu şimdi anladın mı? Buraya gelmemelisin."
"Sen o güzel sesli melek misin?" Demiştim ay ışığının aydınlattığı odada gözlerini arayarak.
"Ben senin için bir melek miyim?" Konu saçma gelmeye başlıyordu. Eli birden saçıma gitmişti.
Papatyamı almıştı. Elinden geri çekeceğim sıra ortadan ikiye ayrılmıştı, sadece sapı elimde kalmıştı.
"Ne yaptığını sanıyorsun! O benim papatyamdı!"
"Sana daha iyisini alırım. Beni affetin mi onu söyle."
Kafama taş fırlatan o muydu?
"Evet bendim. Özür dilerim. Nerene geldi?"
İçimden geçenleri anlıyor muydu? Ne tür bir melekti o? Başımda hissettiğim sıcaklıkla düşüncelerimden ayrılıp gerçek hayata dönmüştüm.
O beni öpüyordu. Başıma gelen taşın olduğu yeri öpüyordu.
Burnuma gelen erkek parfümü kokusuyla gözlerimi sıkıca kapamıştım. Demek melek değil, insandı.
"İnsanım. Senin gibi. Acıttığım için özür dilerim. Ama öptüm geçti, öyle değil mi?"
Telefonuma gelen bildirim ile ekranım açılmış, ikimizde aynı anda oraya bakmıştık.
"Saat geç olmuş. Seni evine götüreyim."
Ayağa kalkıp camdan baktığında rahatlamışa benziyordu.
"Gitmişler. Hadi kalk." Diyerek elimden tutmuş ve ayağa kaldırmıştı beni.
"Sen kimsin?" Demiştim ona.
Adımlarını durdurmuş ve elimi bırakmıştı arkası dönük bir şekilde. Anladığım kadarıyla orta, işaret ve yüzük parmaklarında yüzük takıyordu.
"Önemsiz."
Beni evime kadar getirmişti. Girmemi bekliyordu.
"Evimi nereden biliyorsun?" Sokak lambasının altında bulunsak bile yüzündeki maske ve şapkası yüzünü tamamen kapatıyordu. Tıpkı bir idol gibi.
"İyi geceler. Yarın her zamanki saatte aynı odaya gel. Son kez."
Bir şey demeden gitmişti. Aklıma geldi de, yarın gidemezdim ki?








