Altın Evin Ücreti
Altınlar içindeki evdeyim bu evin özelliği iyelerin kendilerinden istediği her türlü altını alabilmeleri. Teknik olarak iye'leri maddi düzlemden uzak tutmak için yapılmıştı.
Her ne kadar alamıyor olsam'da bana verilen görevlerle bu altınların tadına bir süreliğine bakabiliyorum. Bu altınlar öyle bir sanat eseri gibi yaratılmış 'ki sanki ona dokunmak veya zarar vermekten korkar hale geliyorsunuz. "Bu altınların her biri benim kimse elimden alamaz. Kaç bin yıl geçerse geçsin asla bırakmayacağım." der hale bürünüyorsunuz. Bu sebeple benim altınlara olan hassasiyetim oluştu. Nedense bana ters tepki veriyor gibi. Altınlara dokunabilme sürem bitti. Bu yüzden yenisini almak için görev yapmam gerek.
Bu evin sahibi altunyus beni odasına çağırdı. Oda saf altından oluşan saf altın kaleme kadar altındı. Her biri kusturacak derecede güzel ve saf birer altındı. Midem şimdiden bozulmaya başladı. Halen altınlara karşı zaafım olsa'da bu oda her şeyi değiştiriyordu.
"Evet" dedim. Ellerimi arka alıp sıktım.
"Bu seferki görevim ne?"
" Bu seferki görevin!" dedi ve ekledi "İnsanlar buranın batı tarafına kamp kurdu. Onları yok etmeni istiyorum. Yeri ormanın tek ovalık bölümünde kilisenin aşağısında bulunuyor."
"Tamam'da öldürmek fazla değil mi?" Şaşırmıştım onu bu kadar ileriye getiren neydi ki?"
"Şaşırdın değil mi? Bizim gibi iyelerden beklenmeyecek bir şey ama yapabileceğimiz bir şey yok. Topraklarımızın bir kısmı çoktan ele geçirildi. Bu sebeple canlı istemiyorum bu seferlik. Görev görevidir. Seçim senin."
" Anlaşıldı!" dedim bağırarak.
Dediği gibi ovalık alana gittim. İnsanların ne yaptığını öğrenmek için gizliden onlara bakıyordum. Kanatla onların göremeyeceği kadar yukarı çıktım. Gördüklerim şoke ediciydi. İyeler kafesler içinde. Canlı şekilde kanları alınıp şişeleri dolduruyordu. Kanatlarınıda toz haline getirip vazolara koyuyorlardı. Bu insanlar tiksinç hayır vahşi. Böyle bir şey olmamalıydı. Sizi kolonizatörler. Geldiğiniz toprağa geri dönün, yüce ana umay ana beni duy senden yardım istiyorum, bana gücünün bir kısmını ödünç verki bellerini kırayım.
Böylece deri rengim siyahi rengine dönüştü. Kanatlarım büyüyüp gelişti. O kadar büyüdü ki insanlar fark etmişti. Hemen oklarına davrandılar. Kanatlarımdan birini vurdular toprağa sert şekilde düştüm. Ateş büyüsü attım. Üzerinde patlayıp parçalandılar. Bana kılıçla üstüme saldırdı. Elimi hafifçe yaraladı. Elimdeki pençelerimle ikiye yardım. Üç kişi üstüme atladı. Yere hava patlaması yapıp etrafa düştüler. Sağdaki yanıma düştüğü için kafasını hava ile pattlattım. Diğer ikisi kolay lokmaydı tek pençe darbesinde öldüler.
İyeleri kafeslerinden kurtardım, ancak her biri bitkin ve yorgun görünüyordu. Zamanlarının çoğunu bu soğuk ve zalim kafeslerde geçirmişlerdi, özgürlüğün neye benzediğini bile unutmuş gibiydiler. Parmaklarım titreyerek kilidi açarken içimde büyük bir ağırlık hissettim. Bu insanlar nasıl bu kadar acımasız olabilirdi?
Kafesin kapısı aralandığında ilk iye titrek bir adım attı. Gözleri, korkuyla çevresine bakındı. "Teşekkür ederim, leydim," dedi, sesi neredeyse fısıltı kadar inceydi. Gözleri yaşlarla dolmuştu, ama bu gözyaşları sevinçten değildi. Acı, utanç ve korkuyla karışık bir minnettarlık vardı bakışlarında.
"Sizi maddilerin kurtaracağını düşünmemiştik," dedi iç çekerek. Beni baştan ayağa süzdü. Benim gibi birinin, yani maddi dünyayla bağları güçlü olan birinin bu duruma karışması onu hem şaşırtmış hem de düşündürmüştü. Kafesten dışarı doğru adım attığında bana bir kolye uzattı. Elindeki kolye, ince işçilikle yapılmış, zarif bir tasarıma sahipti. "Bu, bize miras kalan bir hazine. Bunu sizden daha fazla hak eden kimse yok. Lütfen, kabul edin."
Bir an duraksadım. O kolyenin sembolize ettiği şeyi düşündüm: Geçmiş, onur ve kayıp. İçimden bir ses, bu kadar kıymetli bir şeyi kabul etmemem gerektiğini söylüyordu. Ama onların ne kadar kırılgan durumda olduğunu anlayınca başımı eğip, "Teşekkür ederim," dedim. "Bir şey değil, hepimiz iyeyiz sonuçta. Sadece yolumuz farklı."
İyelerden biri hafifçe başını sallayarak kabul etti. Elime bir anahtar uzattı. "Bu, diğer iyelerin kafeslerinin anahtarı. Onları da kurtaralım."
Yavaşça diğer kafeslere yöneldik. Her bir kilidi açarken, içerideki iyeler tek tek çıkıyor, titrek adımlarla özgürlüğün tadını çıkarmaya çalışıyordu. Ancak bu bir zafer değildi. Gözlerimin önünde kaybettikleri arkadaşlarını, kardeşlerini düşündüm. Onların birçoğu, yaşamlarının geri kalanında bu travmanın izini taşıyacaklardı. Her kafes açıldıkça, içimdeki öfke artıyordu. Bu insanlar iyelere bunu nasıl yapabilirdi?
Ölen arkadaşlarının kalanlarını dikkatlice topladık. İyeler, ölü kardeşlerine son kez bakarken sessizce iç çektiler. "Onları onurlandırmalıyız," dedim yavaşça. İyeler başlarını kabul anlamında salladılar ve biz, sessiz bir törenle ölüleri yakmaya başladık. Alevler gökyüzüne yükselirken, içimde bir boşluk oluştu. Sanki bu vahşeti yapanların ruhları da yanıyor gibiydi.
Onları güvenle iyekente götürdüm. Yol boyunca sessizlik hüküm sürdü. İyeler hala yaşadıkları korkuyu ve acıyı üzerlerinden atamamışlardı. Ben de onlarla birlikte sessiz kaldım. Her adımda içimdeki öfke daha da büyüdü. Bu vahşetin sorumluları cezasız kalamazdı, kalmamalıydı. Ancak şimdi, görevim onları güvenle evlerine ulaştırmaktı.