Umudun Rengi - İlk Kitap
Yedi gün.
Yaşanan onca şeyin ve yılların üstüne bir kez daha denemeye karar verdikten sonra, yalnızca yedi günü birlikte geçirmiştik. Bir buçuk yılda sadece yedi gün, saat olarak hesaplandığında ise sadece kırk beş saat yan yanaydık.
Yıllarımı babamın beni ve annemi terk etmesi gerçeğiyle geçirdikten sonra bir gün pat diye hayatıma giren biyolojik babam, pat diye hayatıma girmekle kalmamış, beni hayatına ortak etmeye karar vermişti. Onun bu acemi ve berbat babalık kararları, asla bir psikoloğa danışma gereği duymadan beni gerçekten hayatına ortak etmesi, annemin saçma sapan “babanla biraz vakit geçir” düşüncesi altında yattığına inandığım yorgunluğa alınıp kırılmam ve babamın lüks arabasına binmemle birlikte başlayan savaşımın üstünden… Yıllar geçti…
Bu yıllar içinde biri kıvırcık, biri benden parlak saçları olan bir sarışın, biri yakamdan düşmeyen arsız bir havalı olmak üzere üç yeni yakın arkadaş, sırlarla dolu gizemli bir erkek arkadaş ve onun yanında hayatıma giren yeni insanlar, arkadaşlar… Çocukluk arkadaşım; yeni kıvırcık arkadaşımla önce arkadaş, sonra sevgili, sonra da nişanlı olmuştu.
Eski erkek arkadaşım, tanıyamadığım birine dönüşmüş ve hayatımdan çıkmıştı.
Parlak saçlı sarışın arkadaşım, yıllarca uzaktan hayranlık beslediği havalı arkadaşımdan gözlerini ayırdığında, aşkın karşılıklı hâliyle tanışıp bir yüzücüyle güzel bir masala başlamış ve arsız havalı, onu kaybettiğini fark edince biraz sarsılmış ama hemen sonra kendini toparlamıştı.
Arada kaçırdığım şeyler olabilir ama arkadaşlarım genel olarak böyle şeyler yaşayarak liseden mezun olurken ben… Hata pastasından hep en büyük dilimleri almıştım.
Öncelikle, beni hayatına ortak eden babamdan intikam almak için evime geri dönmek gibi çocukça bir plan yapmış ve bu planın arkasına sığınarak, yıllarca annemi üzmemek adına heyecandan uzak durmuş, karakterimi eski kabuğundan sıyırıp yeni riskli bir elbise giyinmiştim. Sonra, en büyük aptallığım…
Annemin benden sıkıldığını ve artık beni istemediğini içten içe hissederken nefret ve öfke arasında sıkışmıştım. Aslında beni sevmesini istediğim babamın olası sevgisini kabul etmek, sanki beni zayıf düşürecekmiş gibi geliyordu; bu yüzden sevgiyi başka birinde aradım. Sevgisiz kalmıştım ve sevilmeyi istemek değil belki ama sevilmeye muhtaç olmak beni yıpratmıştı.
Kendimi tehlikenin kucağına atarken tarifi mümkün olmayan bir korkunun yanında, büyük bir cahillikle bana hiçbir şey olmaz diye düşünüyordum. İnsanın, bilmediği bir hayata dair fikirleri oldukça sınırlı olabiliyor. Bazı şeylerin filmlerde ya da kitaplarda yaşanmakla kalmadığını, kötü şeylerin hep başka birilerinin başına gelmediğini maalesef ki deneyimleyerek öğrenmiştim. Çok hata yapmıştım. ÇOK! Bunların sonunda ya da sonuna bile gelemeden daha başında çok kötü, acımasızca şeyler yaşadım. Sonunda, ölümün kıyısına kadar gittim. Uçurumun ucunda sallandım. Ölümden değil belki ama araftan döndüm.
Geçmişimle gurur duymuyorum. Üniversiteden başarıyla mezun olabildiğim için, bir dergide yazılarım paylaşıldığı için ve birilerinin beni sevmesine muhtaç olmadan kendimi sevebildiğim için ben olmakla gurur duyuyorum. Belki geç öğreniyorum ama bunun için zekâma öfkelenip de kendime düşman olmuyorum. Ölümün kıyısında bir süre beklemek beni değiştirmemişti. Kendimle yüzleşmek beni değiştirmişti.
Geçmiş geçti. Şimdi elimizde bugün var.
Bugün İtalya’ya geldim. Bir buçuk yılın yalnızca yedi gününü, hatta teorik olarak yedi gün bile değil, yalnızca kırk beş saati birlikte geçirmemizin ardından, şimdi birlikte yaşayacağımız hayatın ilk günündeydik; tabii öncesinde birbirimizi hiç görmediğimiz, konuşmadığımız ve dinlemediğimiz bir yıldan fazlası vardı. “Birlikte yaşayacağımız hayat” ifadesi sanki biraz iddialı olmuştu ama İtalya’ya, onun yanına taşınmam için bir buçuk yıl boyunca neredeyse her gün, bazı günler sabah akşam ısrar ettikten sonra bir noktada evleri ayırmamızı istemezdi herhâlde… Değil mi? Yani ben, böyle bir şey olur diye hiç düşünmemiştim…
Havaalanının dışında beklemesi için ısrar etmiştim. Ülkemden ayrılıp, en az bir yıl başka bir ülkeye taşındığımın farkına varabilmem için ilk dakikalarda yalnız olmayı istemiştim. İşin aslı, değişik hiçbir şey hissetmiyordum ve onun dışarıda beklemesi saçmalıktı ama bunu tabii ki kimseye söylemeyecektim. Karnımda ufak bir ateş vardı ama bunun sebebi de farklı bir ülkede yaşayacak olmak değil, o yedicik günün üstünden sonra onu ilk kez görecek olmamdı. İnsanların arasından bavullarımı çekiştirerek yürürken, bir şeyler için bağıranların ne söylediklerine bir cevap aramıyordum. Onlara ihtiyacım yoktu. Kapıdan dışarı çıktığımda kimi bulacağımı biliyordum.
Bundan sonra her sabah uyandığımda yüzünü göreceğim kişi, dışarıda beni bekliyordu.
Meriç… Meriç Tuna.
Yedi Günden Biri
Ne kadar özlem dolu olsak da aynı zamanda birbirimizden çekinir bir hâlimiz vardı. İnanılması güç şey! Meriç Tuna’yı bir şeyden çekinirken hayal bile edemezdim ama işte şimdi karşımda elini kolunu nereye koyacağını bilemez hâlde kıpırdanıp duruyordu. Ondan daha iyi bir hâlde değildim.
“Aptallık bu,” deyip gülmeye başladığımda, neyden bahsettiğimi anlamadığından şaşırarak “Ne o?” diye sordu.
“Biz.”
Birlikte olmaya karar vermemizi kastettiğimi sanmasın diye, elimi yüzümden indirip ikimizi işaret ettim. “Şu hâlimiz!”
“Sanki yeniden tanışıyormuşuz gibi.”
Gerçekten de öyleydi.
“Okulun burslu, gizemli öğrencisi olmasaydım… Sadece Meriç olsaydım, belki de hiç tanışmazdık.”
“Semih ve Ömer’in en yakın arkadaşı, pofuduk bir Meriç olmaktan mı bahsediyorsun?”
“Pofuduk olur muydum bilmiyorum ama evet, üçümüz birlikte takılırdık herhâlde.”
Çimlerin üstüne uzanıp, gözlerimi kısarak yüzüne baktım. Ne bekliyordu? “Üstün yeşillenmez, merak etme.”
“Garanti veremezsin,” dese de daha fazla dikilmeden yanıma oturdu.
“Her şey çok farklı olurdu.”
“Okulun kralı hanginiz olurdu acaba?”
Aklıma ilk önce bunun gelmesi de oldukça garipti. Hiç umurumda olmadığını sanıyordum ama belki Meriç bu denkleme dâhil olsa ilgimi çekerdi.
“Yine Semih olurdu. Benlik bir şey değil. Ömer için de öyle.”
“Senlik olmasa da hayranların seni aday gösterebilirdi,” diye takıldım ona.
“Haha! Bursluyum ve Semih’ten çekinmiyorum diye, bana gizemli bir hava katmaya çalışıyorlardı. Kendi hâlimde bir burssuz olsam, kimsenin umurunda olmazdım.”
“Bu kadar mütevazı olma.”
“Gerçekleri konuşuyorum,” deyip dudaklarının arasına bir ot yerleştirdi. Küçükken Neşe’yle benim de dişlerimizin arasına yerleştirdiğimiz toz alma sopalarına benzeyen otun adını hayatım boyunca merak etmediğimi o an fark ettim. Bir gözünü kısmış hâlde, dişlerinin arasındaki otla güneşin batışını seyrederken bir poster olabilecek kadar estetik duruyordu.
“Doğru diyorsun. Seni fark etmezdim. Zaten ayrı sınıflardaydık. Semih ile Ömer’in yanına geldiğinde belki görürdüm seni ama işime yaramazdın. Babamı uyuz edecek bir tip arıyordum.”
“Sağ ol. İntikam planlarına uymak beni aşırı mutlu etti.”
“Sence arkadaş olur muyduk?”
“Semih ile arkadaş oldun. Benimle de olurdun herhâlde.”
“Bilemiyorum,” dediğimde kafasını çevirip merakla bana baktı. Sanırım biraz bozulmuştu. Semih’le bile arkadaş olabilen biri, onunla nasıl arkadaş olmaz kıyasıyla kendine işkence ediyorsa buna şaşırmazdım. “Çok mükemmel bir profil olacağından, sana uyuz olabilirdim,” dediğimde gülmeye başladı.
“Ne? Beğenmedin mi?”
“Hayır! Yani, durum biraz komik.”
Doğrulup oturduktan sonra “Komik olan ne?” diye sordum.
“Bir hayatta yerin dibinde çırpınan bir çocuk olarak var olurken, alternatif hayat çizgimde mükemmel çocuk olmam… Ortası yok gibi.”
“Eh!” dedim, ona ailesini ve kim olduğunu hatırlatmak için. “Tuna ailesinden olmak kolay değil.”
“Gerçekten bana uyuz olur muydun?” dedi ailesiyle ilgili yorumumu boş verip.
“Bence çok uyuz olurdum. Hayatım tepetakla olmuş hâldeyken seninle tanışsam… Mükemmel aile, kusursuz bir güzellik, aşırı yetenekli… Sinir ederdin beni.”
“Kusursuz bir güzellik?” dedi kaşlarını kaldırarak.
Hah… O kadarını belirtmeme gerek yoktu belki.
“Öyle. Yüzün çok güzel. Böyle bakıyorum da her şey fazla orantılı. Mesela benim gibi orantısız büyüklükte gözlerin yok. Göz kapakların da herkesten nefret ediyorum dercesine düşük değil. Küçükken çok takardım, o yüzden herhâlde. İnsanların gözlerine çok dikkat ederim. Yani siz, hayata normal olarak başlarken ben eksilerde başlamış gibi hissediyorum.”
“Ben gözlerini çok seviyorum ama,” dediğinde sesindeki pürüzlü pürüzsüzlük, ruhumu çimdikledi. Aynı anda birkaç yerden… Az önce nerede, nasıl duracağımızı bilemezken bir anda rolünden sıyrılıp, üstüme çıktığında geriye yatarak yeniden çimlerin üstüne uzandım ve iyice şiirsel bir hâl alan sıcak tonlardaki sesinin, içimde koparılmamış yer bırakmadığından emin olmak için kendimi dinledim.
“Senin kendinde bulduğun her kusur, benim için öyle değerli ki… Seni buna ikna edebilecek kelimelerin varlığından bile emin değilim.” Çenemde bir noktayı işaret eder gibi oraya bir öpücük bıraktıktan sonra, dudağını yanağıma değdirerek gezdirmeye başladı. “Nefret ettiğim her şeyin büyüdüğü bir çalılığa hayatı taşıyan küçük bal arısı gibisin.”
Beni bayıltma niyetinde olabilirdi. Ağzından çıkanlar, nefesimi alıp düğümlemişti. Onu öpmek için başımı geriye yatırdığımda, dudaklarımız aynı hizaya geldi. “Seni çok özledim,” diye fısıldadı, dudağımın üstüne.
“Yaşamayı özlemek gibi özledim.”