chapter 1
Zeynep Şahin ve Arda Aslan…
Belki de en güzel yaşlarıydı tanıştıkları ve birlikte oldukları yaş.. Kim ister ruh ikizini bulduğuna inandığı bir an yüksekten düşmeyi? Nasıl bilebilirlerdi ki birbirlerini tanımanın hayatlarında bir dönüm noktası oluşturacağını?
Gelin Zeynep ve Arda’yı birlikte tanıyalım. Her şeyin başladığı o sahil kasabasına gidelim..
Zeynep Şahin, 24 yaşında, çiçeği burnunda bir doktordu. Eğitimini yurt dışında tamamlayıp Türkiye’ye yeni dönmüştü. Başarılı bir genç kadın olan Zeynep, mesleği severek seçmiş olmadığı için çalışkan ve parlak bir öğrenci hiç olmamıştı. Ancak mükemmeliyetçi yapısı onu başarılı bir doktor yapmıştı. Ayrıca iki yabancı dil konuşuyor olması da onu oldukça gözde bir doktor olarak anılmasına sebep oluyordu. Etrafındaki herkes ona yurt dışında kalmasını önermiş olsa da Zeynep okulu bitirir bitirmez ülkesine dönmeyi seçmiş, yurt dışında kalmayı aklının ucundan bile geçirmemişti. Vatan sevgisiyle, vatan aşkıyla yanıp tutuştuğunu görebilmek için onu tanımaya gerek yoktu.
Zeynep, zorunlu görevini tamamlayıp, kendi kliniğini açmayı hedefliyordu. İdolü her zaman annesi olmuştu. Onun gibi güçlü, kendi ayakları üzerinde durabilen, kendi iş yerinin patronu bir kadın olmak en büyük isteklerinden biriydi. Zeynep, çocukluğunun geçtiği bu sahil kasabasına uzun yıllardır tatilden tatile annesi görmek için uğradığından, tanıdığı iki üç kişiden başka kimsesi kalmamıştı. Güzel ve zekiydi ama oldukça yalnızdı. Bu yalnızlığın kendisine iyi geldiğini düşünüyordu. Zaten zaman içinde eskisi gibi sosyal olmaktan vazgeçmiş, insanların kirli zihinleri ve saçma düşüncelerinden uzak kalmayı tercih etmişti. Zeynep, çok yüksek beklentileri olan bir genç kadın değildi. Küçük şeylerden mutlu olabiliyor, hayattan keyif alabiliyordu. Ölümle yaşam arasındaki ince çizginin farkındaydı. Yaşıtlarının aksine kendini hiç bir şey uğruna harcamıyor, içinde bulunduğu zamanın tadını çıkarıyordu. Sabah içtiği bir kahve bile onu keyiflendirebiliyordu. Bir akşam yürüyüşü, bir kahve, biraz sohbet belki de. İleriye dönük planlar yapıp hayatın akışının sürekli değişmesinden bıkmıştı ama hırslıydı da. Beklentileri büyük olmasa da kafasına koyduğu her şeyi yapabilecek kadar istekli ve inatçıydı. Pes etmek ne demek bilmezdi. Çok iyi kriz yönetirdi Zeynep. Her türlü sorunun üstesinden düzeni ya da mantığıyla gelebilirdi.
Zeynep’in hayatı da herkesinki gibi, göründüğü kadar toz pembe değildi tabii. Zor bir çocukluk geçirmişti. Travmatik olarak insanlarla romantik ilişkiler kurmakta zorlanıyor, kimseye tam anlamıyla kalbini ve ruhunu teslim edemiyordu. Sürekli bir isyan, asilik ve başkaldırı halindeydi. Annesiyle babasının boşanması bile çok yeniyken babası evlenmiş, bunu da Zeynep’e söyleme ihtiyacı bile hissetmemişti. Olanlardan sonra patlayan kavgalar ile birlikte artık babasıyla da görüşmüyordu. Ama çocukluğu boyunca tek derdi kendisini babasına sevdirmek olduğundan hiç kendi istediklerini yapmamış, hep babasının çizdiği yolları yürümüş olduğunun da yeni yeni farkına varıyordu. Tüm bu süreçten elinde kalan, eski bir sporcu olmanın ona verdiği atletik fizik ve çok da sevmediği bu meslekti.. Öyle ya, hep asker olmak istemişti Zeynep. Ya da istihbarat ajanı. Babası, daha üniversite zamanında izin vermemişti. Yine de pişman değildi. En azından kimseye muhtaç olmadığı bir mesleği vardı. Annesinin izinden yürüyebilirdi. Güçlü bir kadın olabilirdi.
Fizik demişken, Zeynep 1.70’i aşkın boyuyla atletik bir fiziğe sahipti. İnsanlar, yürüdüğünde hayranlıkla onu izlerdi. Uzun dalgalı kahverengi saçları ve sivri yüz hatları ile, annesine hiç benzemeyen, baba tarafını andıran bir kadındı. En büyük arzusu annesine benzemekti. Fiziksel olarak ona benzemese de, zamanla bu isteğine kavuşmuş, mimiklerine kadar annesine fazlasıyla benzeyen bir genç kadına dönüşmüştü. Hokka gibi burnu, hayata meydan okurcasına hep havadaydı. Yüzü annesine benzemezdi ama huyları da adeta annesinin küçük bir kopyasıydı.
Üzgün ve kırgındı Zeynep. Tüm bu zorlukları yaşarken, bir de uzun süreli ilişkisi sona ereli bir yılı ancak dolduruyordu. Her şeye rağmen sert ve dik duruşlu, karakterli bir kız olmaktan asla vazgeçmemiş, kimsenin etiketini kabul etmemiş, her zaman kendisi bir marka olmayı başarmıştı. Hep kendini, ruhunu ve bedenini korumak zorunda kalmıştı. Annesi ve kardeşi her zaman ona destek olsa da her zaman yalnız kalabileceğini bilirdi. Zeynep boş zamanlarında kickboksa gidiyor, poligonda enerjisini atıyordu. Enerjisini atmazsa çevresine zarar veriyor, öfkesiyle herkesi, en çok da ailesini yakıyordu. Silahlar onun gizli tutkusuydu. Kimse bu yönünü bilmiyordu. Herkesin her şeyi bilmesine de gerek olmadığını düşünüyordu. Zeynep’in bir diğer tutkusu ise arabalardı. Çok iyi şofördü. Tabii bunu gizleyemezdi, herkes bilirdi Zeynep’in şoförlüğünün ne kadar iyi olduğunu. Hatta bazen çocukluk arkadaşının yanına sanayiye bile gider, araba tamiri yapardı. Özellikle düşünmeye ihtiyaç duyduğu zamanlarda soluğu orada alırdı.
Arda Aslan, 26 yaşında bir üsteğmendi. Askeri okulu, dönem birincisi olarak bitirmişti. Üsteğmen olunca ataması bu sahil kasabasına yapılmıştı. Rütbesinin ikinci senesini işliyordu. En az Zeynep kadar vatan aşkıyla yanıp tutuşuyordu. İnatçı, dediğim dedik ve biraz da huysuzdu Arda. Her zaman gözü yükseklerde olmuştu. Giydiğinden yediğine her şeye dikkat ederdi. Takıntılı denecek kadar titiz bir adamdı. Bir bardağı bile belki beş kere incelerdi. Bir tek leke gördüğü anda o bardağa bir daha asla dokunmazdı.
Arda, kadınların çoğunun kucağına atlayacağı kadar yakışıklıydı. Sarışın ve mavi gözlü olmasına ek fit bir vücudu vardı. Sinek kaydı traş bir adama ne kadar yakışabiliyorsa ondan kat be kat daha fazla yakışıyordu Arda’ya. Birçok erkeğin aksine Arda, enerjisinin tutmadığı bir insanla beş saniye bile aynı ortamda duracak bir tip değildi. Tek gecelik ilişkiler, samimiyetsiz sevişmelerin adamı değildi. Samimiyetsiz ve seviyesiz bir ilişki bile kuramazdı. Biraz ukalalığı da vardı tabii Arda’nın. Ama sevdiği insanlara karşı o kadar sevimli oluyordu ki, bu ukalalığını çekilebilir kılıyordu.
Arda da zor bir yaşam sürüyordu. Çocukluğu öyle abartılı zorluklarla geçmemişti. Ama annesinin kendisine olan bağımlılığı ile mücadele ettiğinin farkında değildi. Çok genç yaşta üzerine bir evin sorumluluğunu almıştı. Anne ve babasına tek başına bakmaya çalışıyordu. Bu da aslında pek normal olmadığı için Arda’da kolaylıkla baskı yaratıyordu. Annesiyle babası, kendisine bakabilecek durumdaydı. Ancak annesi Arda’yı kolay kolay bırakacak türden bir kadın değildi. Her fırsatta oğlunu sıkıştırıp ona küçük bir bebekmiş gibi davranmaktan geri durmuyor, sürekli yanında olmak istiyor ve karşısında küçük bir çocuk varmış gibi oldukça korumacı davranıyordu.
Arda ve Zeynep’in tanıştıkları dönem tam da hayatlarının en zor dönemiydi. İkisi de gündelik streslere bile tahammül edemiyor, hayatın akışında o kadar yoruluyorlardı ki, akşam olduğunda başını yaslayıp huzuru bulabilecek bir omuza ihtiyaç duyuyorlardı. Yalnız hissediyorlardı. Hem de çok yalnız hissediyorlardı. Tutunabilecekleri tek bağ, aile bağlarıydı ve onlar da sıkı sıkıya bu bağa tutunuyorlardı. Tutunmasalar kurumuş bir yaprak gibi dalından düşüp, bir ayağın altında ezilmeye mahkum olacaklarından korkuyorlardı. İkisi de birbirinden habersiz, birbirinin bir sokak ötesinde, korkularıyla, yalnızlıklarıyla ve mutsuzluklarıyla öylece yaşamaya devam ediyorlardı. Ya da diğer bir deyimle nefes almaya…
Yine sıradan geçen bir güne başlamışlardı. Arda her zamanki gibi kamuflajlarını çekmiş, o sahil kasabasındaki küçük karakola doğru gidiyordu. Motorize ekiplerin başındaydı. Arda’nın en büyük tutkusu bu sayede motosiklet haline gelmişti. Rüzgarı teninde hissederken sanki tüm eksik yanları doluyormuşçasına rahatlıyordu. Her gaza bastığında duyduğu sesle, iliklerine kadar işlemiş olan, hayata karşı biriktirdiği öfkesi motorun sesiyle havaya karışıyor gibi hissediyor, eksik kalan yönlerinin böyle tamamlanmasına izin veriyordu.
Zeynep de o sabah, en rahat giysilerini giyip, annesinin eczanesine yardıma gitmişti. O gün akşam nöbetleri vardı. Yaz sıcağında nöbet çekilmiyor olsa da Zeynep annesine asla kıyamaz, her boşlukta yardıma giderdi. Arabasına binip eczaneye gitmek üzere gaza bastı. Öyle ya, o da arabasında gaza bastıkça kusuyordu içinde biriken öfkesini. Arabasına binip kontağa basar basmaz derin bir nefes alarak iç çekti. “Bu aralar poligona da gidemiyorum. Bari uzun yoldan süreyim arabayı da 500 metre fazladan stres atmış olayım.” diye kendi kendine mırıldanarak çıktı yola.
Aynı günün akşam saatleriydi. Arda’nın birkaç askeri grip olmuştu. İnsanlarla sürekli yakın iletişim halinde olan tüm bu gençler salgından kolayca etkilenmişti. Komutanı Arda’yı yanına çağırdı. Hepsini alıp önce hastaneye oradan da eczaneye götürmesini söyledi. Tabip yüzbaşı çoktan sevk kağıtlarını vermişti. Komutanının verdiği sevk kağıtlarını uzanıp eline aldı. Revire gidip aldı askerlerini yanına, önce hastaneye sonra eczaneye gittiler beraber. “Reçetelerinizi teslim edip dışarıda bekleyin.” dedi komutasındaki askerlere. Henüz içeri girmemişlerdi. Nöbetçi eczanelere, acil servislere kalabalık etmeyi eskiden beridir hiç sevmezdi. İnsanlarla uğraşmanın ne kadar zor olduğunu bildiği için bir de hasta insanlarla uğraşıyor oldukları için her birine saygısı ayrı ayrı sonsuzdu. “Emredersiniz komutanım.” diyen askerler, teker teker girip reçetelerini verdiler. Arda her zaman hangi askerinin cebinde parası var hangisinin yok bilirdi. Kimseyi rencide etmemek için adil davranırdı. O yüzden herkese dışarı çıkmasını söyleyip kendisi içeri girdi. Eczacı reçeteleri giriyordu. Fazla bunalmış görünen sarışın, beyaz tenli, ela gözlü kadına baktı. Kadının ellili yaşlarda olduğu sadece gözlerinin kenarından belli oluyordu. Kadın derin bir nefes alıp vererek reçetelere baktıktan sonra arkaya doğru seslendi. “Zeynep ön tarafa bakabilir misin?” dedi. Arka taraftan fazla yumuşak, kulakta tatlı bir tınısı olan bir ses yükseldi. “Hemen geliyorum.”. Zeynep içeriden çıktığında enerjisi Arda’yı anında sarmıştı. Gördüğü ince uzun genç kadın yüzündeki tüm yorgunluğa rağmen gülümsüyordu. Arda, insanların kolay kolay etki alanına girmeyen türden bir adamdı ve bu özelliğini de oldukça iyi bilirdi. Kızın enerjisinin kendisini bu kadar güçlü sarması “Bu kadar yorgun görünmesine rağmen nasıl oluyor da enerjisini hissedebiliyorum?” diye düşündürdü ona. Diğer hastalarının işi bitene kadar, köşeye çekilip uzun uzun Zeynep’i izledi Arda. Kızın gecenin o saatinde herkese bıkmadan, usanmadan kocaman gülümsemesi bile gözüne başka görünmüştü. Herkesle teker teker ilgileniyor, ilaçlarını hepsinin anlayacağı şekilde tarif ediyordu. Kızın her hareketi bir peri kızının hareketini andırıyordu Arda’ya. Zeynep’in de gözüne sürekli Arda takılıyor olsa da bir yandan da işine bir hayli odaklanmış vaziyetteydi. Kamuflajlı bu yakışıklı adamın ara ara kendisine baktığını düşünse de bu düşüncesinden hemen vazgeçiyor gibiydi. Zeynep, hayatında aşka yer vermeyi düşünmeyecek kadar yorgun hissediyordu kendini. Kimsenin kendisini özellikle izlemiş olacağına inanarak boş hayaller kurmayacak kadar yaralı ve akıllıydı. Kendi kardeşinden bile yaşça küçük askerleri gördükçe gözleri ışıl ışıl oluyordu Zeynep’in. Gerçekleştiremediği hayallerini gerçekleştiren birilerini gördükçe mutlu oluyordu. Ayrıca ne kadar mesleğine bayılmasa da, yaptığı işte iyi olmanın hazzını yaşıyordu. İş artık son kısma, ödemeye gelmişti. Arda, tüm askerlerinin işinin bittiğine emin olunca yavaşça tezgaha yanaştı. “Borcumuz ne kadar?” diye kibarca ve sessizce sordu. Zeynep de aynı anda, yavaşça elindeki son reçeteyi reçete kutusuna koyup Arda’ya baktı. Arda’nın mavi gözleriyle Zeynep’in bal rengi gözleri ilk kez değdi birbirine. Yıllardır birbirlerini tanıyor gibi bakmışlar, ikisinin de içinden yüksek bir enerji dalgası geçmişti. Bunu çok iyi hissediyor olsalar da ikisi de belli etmemeyi ve bu akışın verdiği hisse kapılmamayı başardı. Zeynep kocaman gülümseyerek Arda’ya baktı. “Vatan sağolsun + KDV” dedi. Arda şaşırmıştı. Bir çok yerde hesap almadıkları olmuştu. Ama hepsi muhakkak kendilerine bir işi düşecek insanlardı. İlk defa birisi bu şekilde çıkarsız yanaşıyordu. “Olmaz öyle şey Zeynep hanım, lütfen ne kadarsa ben halledeceğim.” dedi Arda. “KDV dahil vatan sağolsun. Kredi kartı geçmiyor maalesef şey bey.” dedi yeniden Zeynep, kıkırdıyordu. “Arda ben, memnun oldum.” diyerek elini uzattı. Tokalaştılar. Arda pek ikna olacak gibi değildi. Genç üsteğmenin bu tavrını gören, Zeynep’in annesi lafa girdi. “Onlar bizimde evlatlarımız, kendi evladımızdan para alacak değiliz ya.” dedi gülümseyerek. Arda yavaşça kadına döndü. “Eczacı hanım umarım çalışanınıza..” dediğinde sarışın, ela gözlü kadın kıkırdadı. “Hanımefendileri benim kızım olurlar. Ne derlerse geçerlidir delikanlı.” dedi. Şaşkınlığını gizleyemeyen Arda, kibarca teşekkür edip ayrılmıştı. Bütün gece olanları düşünmekten kendisini alıkoyamamıştı. Zeynep de sıradan bir nöbet gecesi geçiriyordu. Ara ara o mavi gözler aklına geliyordu, ama o kadar yoğundu ki aklı çabucak dağılıyordu. Çok beğenmişti Arda’yı. Ama bunu düşünecek vakti bile henüz olmamıştı. İkisi de birbirlerini yeniden göreceklerinden habersiz günü bitirdiler.