Bölüm 1
Hayatın ne kadar boktan bir yer olduğunu anlamanız çok farklı dönemlere denk gelmiş olabilir, ben size benimkini anlatacağım. Benim çöküşüm on dört yaşındayken annemin kanser olduğunu öğrendiğimde başladı. Açıkçası o zaman hastalığın ciddi bir şey olduğunu tam algılayamamıştım, iyileşeceğine inancım yüksekti. Annem her şeyin üstesinden gelirdi fakat annemin günden güne eriyip gittiği görmek yavaş yavaş içimdeki merhameti, sabrı, coşkuyu emip yok etti. Annem iki yıl boyunca savaş verdi. Hayatınızda görüp görebileceğiniz en yorucu muharebeydi fakat başaramadı. Bundan sonra devamı çorap söküğü misali geldi.
Yalan olmasın babamla aram hayatımın ilk beş yılı fena sayılmazdı. Sahip olduğu tek çocuktum ve aynı istediği gibi erkektim fakat asla onun istediği 'erkek' evlat değildim.
Yönelimim konusunda ilk önce anneme açıldım. Kendisi dünyanın görebileceği en anlayışlı ve sevgi dolu insandı ve biricik oğlunu seçme şansı olmayan bir şey yüzünden elbette ki silip atmayacaktı. Bana destek oldu, suçluluk hissetmememi bunda utanacak sıkılacak bir şey olmadığını söyledi. Hayatımın en güzel günüydü. Babama beraber söylemeye karar verdik. Aslında ben kendisine söyleme taraftarı değildim ancak annem bir gün kendi öğrenirse daha kötü tepki vereceği konusunda ısrar etti. Benim ağzımdan duyması bir şey değiştirdi mi diye merak ediyorsunuzdur hemen söyleyeyim; hayır. Evdeki bağırış çağırıştan komşuların polis çağırmaması büyük bir incelikti bana kalırsa. Ya da büyük bir aptallık. Babam beni öldürüyor da olabilirdi. Annem araya girmeseydi belki onu da yapardı. Belki değil, yapardı.
Neyse sonuç olarak babamdan o gün ilk dayağımı yedim. Annem sayesinde çok büyük darbeler almamıştım ama yine de insanın canı yanıyordu. Fiziksel acıyı bir kenara bırakalım da asıl benim üzerimde travma bırakan yere gelmek istiyorum. Babam beni doktor doktor gezdirdi çünkü ona göre benim 'durumum' bir çeşit hastalıktı ve 'üstesinden' gelebilirdim. Kendi kafasında bir doktor bulmayı da başardı inanır mısınız? Bende bir süre inanamadım. Yaklaşık beş ay boyunca o doktora gitmeye zorlandım. Annemin haberi yoktu öğrendiğinde babamla büyük kavga ettiler ve babam o günden itibaren benimle o açıdan uğraşmayı bıraktı. O açıdan diyorum çünkü artık doktora gitmiyordum belki ama çevremde herhangi bir erkek gördüğünde beni dövüyordu. Eğer annem yoksa öldüresiye.
Annemin hastalığı sürecinde dikkatini bana veremedi. O zamanlar buna mutlu olmak bana bok gibi hissettiriyordu. Annemin ölüyor olduğunu çok geç fark etmek de daha sonra öyle hissettirecekti.
Her ne kadar benden nefret ediyor olsa da yıllarca çalışıp binbir başarıyla kurduğu Park Art'ı ,biricik mimarlık şirketini, bana devretmek zorundaydı. İstediğinden değil. Tırnaklarıyla kazıyarak kurduğu şirketini bırakabileceği kan bağı olan bir tek ben olduğumdan.
Günümüze gelecek olursak; Seoul Üniversitesi mimarlık üçüncü sınıf öğrencisi olarak karşınızda bulunuyorum. Yukarıda bahsettiğim hayat hikayemi kimse bilmiyor. Hatta babamla yüz yüze kalmadığım ve vücuduma bıraktığı yaraları görmezsem bende bazenleri unutuyorum. (Koca bir yalan.)
Babam yüzünden bu bölümü okuyor olsam da garip bir şekilde bölümümü seviyorum ve oldukça başarılıyım. Hocalarım benden memnun. Bu babamın şirketinin başına geçmek istediğim anlamına gelmiyor tabii. Elimde olsaydı onu iflasa sürüklemek isterdim.
Lavabonun tezgahına bıraktığım telefonum titremeye başladığında babamın sebebiyet verdiği yarayı sarmayı yeni bitirmiştim. Cevaplayıp aramayı hoparlöre aldım. "Efendim Hoseok."
"Günaydın güzellik! Nasılsın bakalım?" ağrımı dindirsinler diye bandajlardan biri sağ omzuma yerleştirdim. "İyiyim, sen nasılsın?"
"Bende iyiyim. Sesin garip geliyor, yeni mi uyandın?"
"Aynen. Yataktayım hâlâ." tişörtümü üzerime geçirip telefonu kulağıma yasladım. "Süper. Sen biraz daha oyalan o zaman biz Tae'yle yoldayız sana geliyoruz. Kahvaltıyı beraber edip okula geçeriz olur mu?"
"Günaydın Jimin-ahhhh!!" arkadan Taehyung'un sesini duyduğumda güldüm. "Tamam gelin hadi. Evde pek kahvaltılık yok ama gelirken markete uğramanız lazım."
"Sen merak etme hayatım biz hallederiz. Hadi öpüyorum."
"Bende. Görüşürüz." telefonu koltuğa fırlatıp mutfağa geçtim. Filtre kahveyi demlemeye başladım. Hoseok ve Taehyung hayatımda olan güvendiğim, sevdiğim tek insanlar. Üniversitenin ilk ayı beraber yapmak zorunda bırakıldığımız projededolayısı ile tanışıp hiç ayrılmadık. Kendileri en büyük destekçimlerdir. Madem bu kadar güveniyorsun niye onlara bu problemlerinden bahsetmiyorsun dediğinizi duyar gibiyim aslında bahsettim. Yani şöyle babamdan periyodik olarak dayak yediğim gerçeği dışında çoğu şeyi biliyorlar. Annemin vefat ettiğini, babamla aramızın iyi olmadığını biliyorlar ki bence bu yeterli. Hem bilseler de ellerinden hiçbir şey gelmez yalnızca bana üzülürler ve ben bunu istemiyorum.
Kahvemi yudumlarken evi dolduran zil sesiyle oturduğum sandalyeden kalktım. Kapıyı açtığımda çocuklar ellerinde poşetlerle içeri girdiler.
"Günaydın!" Hoseok kollarını etrafıma doladığında omzuma çarpan koluyla irkildim fakat bozuntuya vermeden bende ona sarıldım. "Günaydın Mini." Taehyung elindeki poşetlerle mutfağa geçerken Hoseok benden ayrılıp peşinden gitti.
Arkalarından mutfağa geçtim. "Kahveler benden kahvaltı sizden." derken sandalyeme yerleşmiştim. "Bir kere de biz gelmeden senin kahvaltıyı hazır ettiğini görebilecek miyiz acaba?" Taehyung poşetleri boşaltırken söyleniyordu.
"Kim bilir."
***
"Bayan Lee bugün beni öldürmezse bir daha öldürmez." fakülte binasından çıkıp yemekhaneye yürürken Hoseok söyleniyordu. “Öldürmesi için bir sebep vermezsen, öldürmez.” diye yanıtladım onu. Kampüs her zamanki gibi oldukça doluydu. Yürürken insanların gözlerinin üzerimde olmasına alışalı baya olmuştu. Artık rahatsız bile olmuyordum. İlk zamanlar gerilirdim. Yaralarımı görebilecek kadar dikkatle baktıklarını sanıyordum ama hiç kimse kıyafetlerimin altını göremezdi. Ruhumdaki yaraları ise hiç fark etmezlerdi. Onlar yalnızca yüzeysel olarak benimle ilgileniyordu.
Yemekhaneye girdiğimizde masalardaki insanlar bize bakıp fısıldaşmaya başlamışlardı bile. Taehyung bu hallerine göz devirip sıraya geçti. Sakince onu takip ettim. Tepsi alıp önümüzdeki yere yerleştirdim. “Bugün pek iç açıcı bir menü yok gibi duruyor.” diye mırıldandım. Taehyung tepsisine bir şeyler alırken benim tepsimi de dolduruyordu. “Yine de yemelisin sabah bir şey yemedin.” omuz silktim. Midem bir şeyler yemek istemiyordu hem ağır şeyler de yiyemezdim.
Sıranın sonuna yaklaşırken ödeme yapmak için çantamdan cüzdanımı almaya çalışıyordum ki koca bir tepsi önüme düşüverdi. Tepsideki iğrenç yemekler pantolonuma ve ayakkabılarıma sıçramıştı. “Aman Tanrım... Özür dilerim Jimin!” başımı yavaşça kaldırıp karşımdaki hiç tanımadığım o yüze baktım. Muhtelemen kampüste yeniydi. Benim yakınıma bile yaklaşmaması gerektiğini bilmediğinden çıkartmıştım bunu.
Öylece durmuş yüzüne bakarken çocuk çantasında muhtemelen peçete veya ona benzer bir şey arıyordu. Yemekhanedeki herkes sus pus olmuş bize bakıyordu bu sanki mümkünmüş gibi sinirlerimi daha çok germişti. “En sevdiğim ayakkabımı kirlettin.” sesim çıt çıkmayan yemekhanenin duvarlarına çarptı.
“Nasıl telafi edeceksin?”
Çocuk buz gibi sesimi duyduktan sonra resmen titremişti. Gözlerinin dolduğunu görmek beni daha da delirtti. Neden ben suçluymuşum gibi davranıyordu? Eğer öyle davranıyorsa gerçekten bir suçlu gibi davranma hakkını elime vermiş olmuyor muydu?
“B-ben... Ben-” cümlesini bitirmesine izin vermeden kenarda duran tepsime uzanıp başından aşağı devirdim. İçimde saçma sapan bir güç hissediyordum. Babam da beni döverken böyle mi hissediyor? Bu düşünce mideme ağrı girmesine sebep oldu. Ama bulantı mı yoksa gereksiz bir haz mı anlayamadım.
“Tamam. Özrünü kabul ediyorum.” derken az önce önce çocuğun üzerine boca ettiğim yemeklerin parasını ödemek için kasaya yöneldim. “Şimdi de sen ondan özür dilemelisin.” aslında ödemeyi yaptıktan sonra kendi yoluma gidecektim. Gerçekten. Ama birisi yorum yapmayı tercih etti.
Kimin konuştuğunu görmek için arkamı döndüğümde onu gördüm. Uzun boyu, ensesi kısa olmasına rağmen üst kısmı uzun bırakılmış saçları, bir koreliye oranla büyük ve oldukça parlayan gözleri. Başka bir yerde karşılaşsaydık bu aptal yüzden oldukça etkilenebilirdim.
“Aman Tanrım bu Jungkook!” diyen kızı duydum. Ah, demek o golden boy sensin...
Ona en tatlı gülümsemelerimden biri verdim. “Yoksa? Ne yaparsın bana?” derken ona doğru yaklaşmıştım. “Bilmek istemezsin.” derken aynı yerinde sakince dikiliyordu. Taehyung belli belirsiz bileğime dokundu. “Jimin yeterince problem çıkarttık.” diye fısıldadı. Bileğimi elinden kurtardım.
Ceylan gözlü çocuğa iyice yaklaştım. Alt dudağımı ısırırken, “Göstermeni çok isterim aslında.” derken buldum kendimi. Onu çıldırtacağını düşündüğüm bu hareketime hiç tepki vermemesi beni sinirlendirmişti. “Özür dile.” dedi tekrar.
“Benimle emir kipiyle konuşmaya devam edersen canını sıkacağım golden boy.”
“Hm öyle mi? Bende göstermeni çok isterim.” derken gülümsemişti. Güzel gülüyordu lanet olası. Sanırım başka bir yerde karşılaşmamıza gerek yokmuş.
“Özür dilemesini istemiyorum, hatalı olan bendim.” dedi çocuk. Onu çoktan unutmuştum. Jungkook ona döndü. “Hayır artık hatalı olan sen değilsin.” derken oldukça sakindi. Sonra bana döndü, “Dilemeyeceksin yani?” başımla onayladım.
Kolumdan tuttuğu gibi beni kendine çekti. Omuzlarımı sertçe tutup bedenimi çocukla yüz yüze geleceğim şekilde çevirdi. Omuzlarıma uyguladığı baskı sabahki yapıştırdığım ağrı bantlarını geçip tüm acısını vücuduma yayarken nefesim kesilmişti.
“Özür. Dile.” dedi kulağıma doğru. Acı yüzünden dolan gözlerimi saklamak adına kocaman bir kahkaha attım. Hiç kimse bana böyle davranamaz. Ellerinden kurtulmak için hareketlendim fakat o hayvan öyle kuvvetliydi ki hiçbir etkisi olmadı.
“Hey! Yeter artık. Bırak onu çabuk.” Taehyung yanımıza gelmiş omzumdaki elinin üzerine elini koymuştu. “Hemen bırak onu dedim.” sesindeki siniri anlamak için kahin olmaya gerek yoktu.
Arkadan biri daha yaklaştı. “Jungkook bırak onu. Karışma, hadi gidelim.”
“Hayır.” dedi kesin bir dille. Adam kafayı yedi gerçekten bana özür diletecek. “Özür dilemeyi beceremeyecek kadar algıların kapalı mı prenses?” sesi dalga doluydu. Yemekhaneden birinin kıkırdadığını duymak iyice sinirlerimi bozdu. Buradan gitmek istiyordum ama ellerinden kurtulamıyordum.
“Ben özür dilerim!” dedi Hoseok kaşları çatık bir şekilde. “Bırak onu şimdi, ben özür diledim.” Jungkook itiraz etmeye hazırlanıyordu ki yüzü kıpkırmızı kesilen çocuk araya girdi. “Kabul ediyorum! Kabul ediyorum, dur artık lütfen.” bu onun için yeterli gelmiş olmalı ki omuzlarımı bıraktı. Hızla arkamı döndüm. Beni bunca insanın önünde küçük düşüren adama baktım. O aptal parıldayan gözlerine.
“Bir daha sakın yanıma yaklaşma.”
“Meraklısı değilim zaten korkma.” küstahça verdiği cevaptan sonra yemekhaneden çıktı ve ben orada öylece kalakaldım. Ah, seni mahvedeceğim oğlum. Seni mahvedeceğim.
🪷🪷🪷
Yeni bir ortam alışmam biraz zaman alacak gibi. Beni tanımayanlar için Wattpad’den göç etmiş bulunmaktayım. Bu hikâyeyi yazma fırsatı bulamadan erişim engeli yedik mlsf ama bu hikâyeyi sizlerle paylaşamadaydım çok üzülürdüm SO we’re here. Umarım çokça seversiniz, iyi okumalar dilerim <3