Yalanın Yalan Olmayanla Paradoksu
O gün Rika'nın evreninde bırakın rüzgarı, hafif bir esinti bile yoktu.
Yedi çuval... Yedi çuval kütük doldurduğum takdirde Rika'nın söylenmelerinden bugünlüğüne kurtulacaktım. Yedi çuval kütüğü bir gün içinde yaktığımız için değil, Rika'nın yapmam için bulacağı yeni bir iş için gerekli olan süreydi bu.
Rika, Gökada'da dadı, bakıcı, bazen de öğretmen anlamına geliyordu. Saraydaki prenseslerin, şehirdeki soylu kızların Rikaları tam da isimlerinin hakkını vererek yetişkinliğe giren kızlara ev işleriyle alakalı eğitimler verirken benim Rika'm, her gün sınırlarımı daha da zorlayacak yeni bir eğitime tabi tutuyordu beni. İşin sarsıcı yanı, bu eğitimlerin ev işleriyle alakası yoktu.
Yaptığım işleri sorgulamaya başladığım ilk zamanlarda; ona neden böyle şeyler yapmak zorunda olduğumu sormuştum. Aldığım ilk cevapsa, suratıma yediğim okkalı bir tokat oldu. Beni bu şekilde sindiremeyeceğini göstermek için ertesi gün tekrar sorduğumdaysa bana önce etrafıma bakmamı, baktıklarımı görmem gerektiğini söyledi, daha sonraysa ona Rika ismini verenin benim Gökada'daki konumumun olmadığını, bu ismi kendi kendine uygun gördüğünü belirtti.
O günden sonra sahiden de etrafıma bakmaya, baktıklarımı algılamaya çalıştım. Takıldığım her noktadaysa Rika'ya koştum. Anlattığına göre yaşadığımız evren olan Gökada, büyükten küçüğe üç kısımdan oluşuyormuş. İlk ve en büyük olan kısım sarayla etrafını kaplayan krallıkmış. Bu kısımda Kral ve Kraliçe, çocukları olan prensle prenses, bu aileyi koruyan büyük elçiler ile ülkenin diğer kısımlarını yöneten küçük elçiler varmış. Rika'dan ne zaman Gökada'yı anlatmasını istesem, en etkilendiğim kısım işte tam da burası oluyordu. Bir prenses olmakla yakından uzaktan alakam yok, ilgimi çektiğini bile söyleyemem ama nedense, bu kısımda içimi kıpır kıpır eden bir şeyler vardı.
İkinci kısımda soylular, üçüncü kısımdaysa köylüler varmış. Bu iki kısmı birleşik anlatmamın sebebi, zamanında kendini hiçbir alanda kanıtlayamamış köylülerin çocuklarının, ailelerinden alınıp soylu yetenek okullarına gönderilmesiydi. Aslında bir anlamda bu iki kısım iç içeydi ama alınan çocukların köylü kısımla iletişiminin tamamen kesildiğini düşünecek olursak hiçbir alakaları yok demem de yanlış olmaz.
Ben kimim ve nerede miyim?
Ben bir köylü kızı değilim. Köylünün ta kendisiyim. Annem beni doğururken ölmüş, babamsa annemi öldürenin ben olduğumu düşündüğünden abimi alıp, beni de Rika'ya bırakarak bizi terk etmiş. O zamanlar altmış iki yaşında olan Rika, ailemden başka kimsesi olmadığı için beni çok fazla sahiplenmiş ve daha ben bebekken, elçilerin yaşım geldiğinde beni soylu eğitimine almaması için etrafımıza dışardan gözükmememizi sağlayacak, kocaman, görünmez bir duvar örmüş. Ben o duvarın içinde yaşayan sıradan bir köylü kızıydım ama kendi evrenimizde iki kişi yaşadığımız için Rika'sı olan, sözde bir soyluydum.
Ben... Ben sadece Rüya Çetin'dim işte.
"Rüya!"
Kulaklarımın dibinde duyduğum hırçın bağırışın ardından neyin geleceğine emin olduğum için arkamı döner dönmez kolumu kaldırdım ve dirseğimi yüzüme siper ettim. Başıma inecek olan sopayı dirseğimle kendimden uzaklaştırıp diğer elimi Rika'ya vurmak için kaldırdım ama devamı gelmeden kendini durdurdum. Bu yaptıklarım ona karşı bir başkaldırış değil, reflekslerimdi. Beni bu şekilde, dışardan gelebilecek her saldırıya karşılık verebileceğim şekilde eğitmişti. Anlamadığım tek bir şey vardı, oluşturduğu evrende iki kişi yaşadığımıza göre beni kimden koruyordu?
"Rüya, gördüğüm kadarıyla iki çuval kütük doldurup düşüncelere dalmışsın bile! Ne kadar hantalsın... İşine dön... Ne kadar hantalsın... Seni böyle yetiştirdiğime inanamıyorum... Annen olsaydı... Ne derdim? Kendimden utanıyorum... Annene olmuştum ama sana iyi bir Rika olamadım."
Yirmi iki yaşındaydım. Bu yaşıma kadar bu sözlerini tekrar ve tekrar o kadar çok duymuştum ki, zerre etkilenmiyordum. Annem yoktu. İyi yetiştiğimi görecek hiç kimse yoktu etrafımızda. O zaman iyi olmayı neden umursayacaktım? O kambur bedeniyle yavaşça arkasına döndüğünde, söylenmeye devam ettiği için gözlerimi devirip rastgele bir kütüğe sapladığım baltayı çekip elime geri aldım.
"Boş çuvallarını al ve odunluktan iki kilometre uzaktaki ağaçların yanına git. Onları kes." Verdiği cezanın anlamsızlığına dayanamadığım için "ama neden?!" diye bağırdım. Benim sinirle yükselen sesim onu eğlendirmiş olacaktı ki, az önceki gibi aynı sözleri etmenin bıkkınlığıyla değil, neredeyse keyifli bir ses tonuyla konuştu. "Kütük dolu çuvalları iki kilometre taşırsan, iş yaparken kaytarmamayı öğrenirsin de ondan."
"Rika! Kaytarmıyordum ki!"
"Sana yarar getirmeyecek düşüncelere dalmak da kaytarmaktır evladım. Şimdi, ya dediğimi yaparsın... Ya da yaparsın. Alternatifin yok, biliyorsun."
"Ama-"
"Cevap vermeni istemiyorum. İki kilometre yürüyüp işine dön."
Elindeki yamuk dalı oradan oraya sallayarak uzaklaşırken, onu tanımasaydım dans ettiğini söylerdim... Keyifli hâli iyice uzaklaştığında, önüme dönüp elimdeki baltayı çuvallardan birine attım ve boş olan üç çuvalı alıp diğer dördünü çoktan doldurduğum için kendimi tebrik ederek rastgele bir yöne ilerlemeye başladım.
Hava güneşli, önüme uzanan orman yemyeşildi. Rika'nın büyüleri yüzünden seneler boyunca ne kadar ağaç kesersek keselim ormanda hiçbir seyrelme olmamıştı. Hatta kimi zaman ağaçların daha da arttığını düşünüyordum. Ormanı güçleriyle öyle besliyordu ki, meyvelerimizi, sebzelerimizi buradan topluyorduk. Avcılık yaparak hayvanları öldürüyor, lezzetli etler yiyorduk. Yaptığı büyü sayesinde görünmez olan alan dışardan kimsenin kolay kolay denk gelemeyeceği kadar küçük, içerde olan bizim için de bitmeyecek kadar büyüktü. Bunları sadece anlatmasıyla değil, doğum günlerimde dış dünyaya çıkmama izin verdiği için de biliyordum.
Bir süre daha ilerledikten sonra çuvallarımı yere bıraktım ve saçlarımın arasındaki tokayı çekip aldım. Öncekinden daha sıkı bir şekilde toplayıp etrafında döndürerek topuz yaptım ki kütükleri doğrarken önüme tek bir saç teli bile gelmesin. Aslında iki kilometre yürümediğime emindim ama o yaşlı bunak, normalden daha geç ve daha yorgun döndüğümde yürüdüğüm yolu umursamayacaktı, emindim. Bu yüzden işimi olduğum yerde görmeye karar verdim. Bir an önce bitirip biraz kestirmek istiyordum. Döndüğümde yemek yer yeniden uyurdum, böylelikle daha yorgunmuş rolü yapmama gerek bile kalmazdı.
Yaklaşık iki saat boyunca planımı uygulayıp, bazen şarkı söyleyerek, bazen küfürler ederek ama çoğu zaman sinir bozucu bir sessizlik içinde kütükleri doğradım ve çuvalladım. İşim bittiğinde kendimi çimenliklere atmamamın tek sebebi susuzluktan neredeyse ölecek olmamdı. "Tamam..." dedim hızlı hızlı nefes alıp verirken. "Sikeyim.. Bitti. Ben de bittim. Su içip biraz uyursam... Evet... Su."
Gözlerimi kapatıp derenin sesini duymaya çalıştım. Çok değil birkaç saniye sonra gözlerimi yönümü bilir hâlde araladım. Rika'ya bununla alakalı bir şey sormamıştım ama nedense, gözlerimi kapattığımda doğamızdaki her şeyi duyabiliyor, yolumu kendimden emin bir şekilde yürüyebiliyordum. Giderken adımlarım yorgunluğum yüzünden mi yavaştı, yoksa dere aynı zamanda görünmezlik kalkanımızın çizgisi olduğu için mi temkinli davranıyordum, bilmiyorum. Kimsenin su sesinden beni duyacağı yoktu ama ben dışarda ezkaza dolanan insanları görürken onların beni görmediğine inanmak çok güçtü doğrusu.
Birkaç dakika sonra ağaçların arasından suyu gördüm. Temkinli adımlarım yerini insani bir aceleciliğe bıraktı. Dizlerimin üzerine çöküp yaklaşık on kere avuçladığım sudan içtim. Ardından yüzümü yıkayıp terli ensemi sildim. Artık kendimi ferahlamış, daha nefes alabilir hissediyordum. Aldığım ani kararla çuvalların yanına gitmekten vazgeçip olduğum yerde uyumaya karar verdim. Biraz uyuyacak, ardından çuvallarımı alıp yola düşecektim.
Evet, tam da böyle yapacaktım.
Gördüğüm rüyaların hepsi iç içe geçmiş, karmakarışık şeylerdi. Çektiğim uyku bedenimi dinlendirecek, zihnimi daha da yoracak türden bir uykuydu. Bir şeyleri kovalıyor, bir şeylerden kaçıyor, bazen yakalayıp bazen yakalanıyordum. Yakalandığım yerlerin birinde insanların aniden dövüşmeye başlaması kafamı iyice karıştırdı. Bu insanların dövüşürken çıkardığı sesler o kadar gerçekçiydi ki; durduğum yerde onları izlerken kaşlarımı çattım. Sesleri gittikçe daha da yakınlaştı, öyle ki kulaklarımı kapatmak, oradan uzaklaşmak istedim. Bunun yerine gözlerimi aniden açtım ve yattığım çimenlikte nefes nefese doğruldum.
Rüyaydı... Ya da kabus... Bilemiyordum.
Dövüş seslerinin hâlâ devam ettiğini algıladım. Başımı kaldırıp nehre doğru, görünmez duvarın diğer tarafına baktım. Gerçekten de orada üç kişi vardı ve birbirlerini öldürmek istermiş gibi kâh saldırıyor, kâh savunmaya geçiyorlardı.
Gökada'nın köylü çocukları soylu eğitimine alınırken yeteneklerine göre takımlara seçiliyorlardı. Bu yüzden aileleri kendilerinden alınacak çocuklarının en iyi takımlarda olmalarını istedikleri için onları eğitiyor, kendi içlerinde dövüşmelerine izin veriyorlardı. Bunları hem Rika'dan dinlediğim için biliyordum, hem de merakıma yenik düşüp ceza almak pahasına turnuvayı izlemeye gittiğimde kendim görmüştüm. Bu yüzden en başta karşımdaki dövüşün bu tarz bir çocuk dövüşü olduğunu düşündüm ama hayır, karşımdakiler çocuk olamayacak kadar büyüklerdi. Üçlü arasından görünüş itibariyle en küçük gözüken bile bu hâliyle benden büyük gözüküyordu.
Ben Rika'nın bizim için oluşturduğu evrende sınırlara pek fazla gelmez, kendi kararımla dışarı çıkmadıkça hiçbir insanı görmezdim. Çıktığım zamanlarda da tam bir hayalet gibi köşelerden, insanların asla ilgilenmeyeceği yerlerden geçerek kimseyle muhatap olmamayı başarırdım. Şimdi böyle hazırlıksız bir şekilde üç tane adamın dövüştüğünü görmek beni hayrete düşürmüştü. Yardım etmeyi düşünmem bir yana, olduğum yerde başımı çevirmek bile aklıma gelmiyordu. Onları izlediğim birkaç dakika boyunca aralarındaki gruplaşmayı anladım. Biraz önce en küçük teşhisi koyduğum adamla yanındaki izbandut gibi olan birlik olmuş, diğer ortanca gözükene öldüresiye saldırıyorlardı.
Birlik olan ikilinin hareketleri bana insan olamayacakları kadar hayvani, iğrendikleri bir şeyin işini bitirmek istiyorlarmış gibi aceleci gözüküyordu. Ortanca olan ise onların bu hâllerine karşı kendini savunuyordu ama acınası bir çaresizlikle değil, hayranlıkla izlenecek bir çeviklik ve zariflikleydi. İzbandut olan kocaman yumruğunu savurduğunda eğiliyor, küçük olan hançerini savurduğundaysa tamamen geri çekiliyordu. Zaten hançere karşı eğilecek olsa küçük olan bacaklarına vurmasına fırsat vermez, hançeri olduğu gibi sırtına saplardı.
Bu eşitsizliğe müdahale etme, ortanca olana yardım etme isteği bir an için zihnimden geçip gitti. Bu istek öyle hızlı oldu ki, yakalayıp eyleme geçirme fırsatı bulamadım. Böyle olmamın sebebi acımasızlığım değildi. Pek fazla görmesem bile insan hayatına karşı duyduğum umursamazlık da değildi. Bu durum; yardım ettiğim, edip de yakalandığım takdirde Rika'dan alabileceğim cezanın korkusuydu. Yoksa dövüşecek kadar yetenekli, eşitsizliği kapatabilecek kadar güçlüydüm.
Peki ya yardım edersem ve hiçbir hasar almadan dönersem? Ya Rika'nın bir dövüşe katıldığımdan hiçbir zaman haberi olmazsa? Yapabilir miydim?
Ben kendi seçimim için mücadele ederken, feci bir bağırış doldu kulaklarıma. Ortanca olan, küçük olanı kendisinden en az beş metre ileriye fırlatmıştı. Çocuğun karnını tutarak iki büklüm olmasından şunu kolaylıkla çıkartabilirdim: İyi bir tekme yemişti.
Artık teke tek kaldıkları için dudağımın bir kenarı hafifçe yukarı kalktı. Seçim yapmama gerek kalmamıştı, şimdi eşit bir mücadelenin tadını çıkartabilirdim. İzlediğim bu dövüş, kuar yatırılan türden kapalı alan dövüşlerinden biri olsaydı ve ben bin Gökada kuarıyla ikisinden birine kupon yatıracak olsaydım, bütün kuarlarımı zarif olana verirdim. Altındaki siyah keten pantolonu, üstündeki beyaz gömleği, bulunduğu durumun onun için de sürpriz olduğunu gösteriyordu. Gökada'nın birkaç turnuvasını izlediğim için emindim, hiç kimse böyle gitmezdi dövüşe. Nitekim dövüş olacağı günler omuzlarından başlayıp sırtlarından geçen, en son karınlarında bağladıkları kemerler olurdu ki, fazladan hançer veya bıçak taşıma imkanları olsun. Öte yandan alnına düşmüş terli perçemleri, sırtına yapışmış gömleği, kirli yüzü uzun bir süredir bu dövüşü sürdürdüklerini düşündürdü bana.
Yüz hatları gergin, bakışları sivri bir bıçak gibi keskindi. İzbandut olandan bir hamle beklerken, bir diğer hamlesini düşündüğünü anlamak güç değildi. Saldırısından birkaç saniye önce başını çevirip gözlerime baktığında öyle irkildim ki, dayandığım kollarım yalpaladı ve sırt üstü yere düştüm. Beni görmüş olmasının verdiği dehşetle ayağa kalkıp neler olduğunu anlamaya çalıştım ama sanki biraz önce bana bakan o değilmiş gibi izbanduta doğru ilerledi. Yürüyüşünün yavaşlığına tezat olarak adamın suratına hızlı ve sıkı bir yumruk geçirdiğinde, kırılan kemiğin sesi yüzümü buruşturmama sebep oldu. İzbandut birkaç adım geri çekildiğinde yeni bir hamleyle adama doğru ilerledi ama işler bu noktadan sonra ikimizin de beklediği gibi devam etmedi çünkü izbandut olan bacağını kaldırdığı gibi midesine iyi bir tekme atarak geri düşmesine neden oldu.
Bir müddet daha bu şekilde devam ettiklerinde emin oldum, görünmezlik duvarı hâlâ olduğu yerde duruyordu, kimsenin beni gördüğü falan yoktu. Az önceki göz göze gelişimiz de rastgeleydi. Rahatladığım için bu dövüşü daha fazla izlemek istemediğime karar verdim. Kimin yeneceği, kuponuma ne olacağı umurumda değildi. Gidip kütüklerimi bulacak, evin yolunu tutacak ve Rika'nın sıcacık çorbasından içip uyuyacaktım. Arkamı döndüğümde, yeni bir düşme sesinin ardından acı dolu bir inleme kulaklarıma ulaştı. Suratım istemsizce buruştuğunda geri dönüp izlemeye devam etmemek için kendimi ikna etmem gerekti.
Rika bekliyor.
Gökada'nın işlerine asla karışmamam gerektiğini söyledi.
Beni evrendeki kötülüklerden korumaya çalışırken onu hayal kırıklığına uğratmaya hakkım yok.
Her bir telkinimin ardından bir adım daha atıyor, arkamdaki cümbüşü geride bırakmaya çalışıyordum. Adımlarımı iyice hızlandırmıştım ki, soğuk bir rüzgar yüzüme çarpıp kulaklarıma fısıldadı. Tam şu anda yapman gerekeni yapmazsan, kendini ömrün boyunca affetmeyeceksin. Geri dön. Geri dön ve ona yardım et.
Rika'dan aldığımı hatırladığım ilk eğitim, beni ormana götürüp gözlerimi bağlaması, ardından gözlerimi açmadan evin yolunu bulmamı istemesiydi. Bir ay boyunca ağlayarak, ağaçlara çarparak, dallara takılıp düşerek evimizin yolunu bulmaya çalışmıştım. Bir ay boyunca beni her gece buz gibi ormanda yarı baygın bir hâlde bulmuş, yapamayacağımı söyleyip ağladığım her sefer de kör gibi yürümememi, rüzgarın sesini dinlememi söylemişti. Evin yolunu gözüm kapalı bulabildiğim ilk sefer, bir ay gerçekten de dolmak üzereydi. Şimdi, birini kurtarmamı bana rüzgar söylerken yeni bir adım atıp uzaklaşmam nasıl mümkün olabilirdi?
Geri döndüm. Hiçbir kuşkunun zihnimi ele geçirmesine izin vermeden, Rika'nın öğütleri rüzgarın sesini bastırmadan ilerledim. Geride bıraktığım şey tam bir felaketti çünkü ortanca olanın sağ omzuna hançerlerden biri saplanmıştı ama adam hâlâ ayakta, dövüşmeye hazır bir konumda bekliyordu. O daha durumunun farkında değildi ama hançerin zehirli olduğunu, birazdan düşüp bayılacağını anlamam için izbandut olanla, yanındaki küçüğe bakmam yetti. Bakışları, iğrendikleri bir şeyden kurtulmuşlar gibi keyifli, duruşları yeni bir savunma ya da saldırı yapmayacakları kadar rahattı. Onlar için dövüş, hançeri saplamayı başardıkları an bitmiş olmalıydı.
Eğilip sağ ayak bileğimdeki kemere taktığım hançerimi aldım ama bunu yaparken bile kullanmama gerek kalmamasını umuyordum. İzbandut olan belindeki hançeri rahatça çıkartıp sırıtırken, ben nehirde geçiş köprüsünü kurmaya çalışıyordum. Rika'nın yaptığı büyüye göre sadece köprü olduğuna inananlar suya değmeden yürüyüp geçebiliyorken, kalanlar suya düşüp akıntıya kapılıyordu. Birkaç kere geçtiğim için inancım tamdı ama nehir üstüne tereddütsüzce basıp geçmeyi düşünmek biraz odaklanmayı, biraz da cesareti gerektiriyordu.
Kendimi hengamenin ortasına atmaktan korktuğum için odaklanmakta zorluk çekiyordum, bu yüzden gözlerimi kapatıp kendimi köprünün varlığından önce yardım edebileceğime dair inandırmaya çalıştım. Ben kendi savaşımı verirken ikiliden biri, "Poyraz." Dedi. "Seni burada değil, turnuvaların birinde öldürmeyi çok isterdim. Yazık olacak."
"Geç kalmış sayılmazsın."
"Seni şu anda bırakırsak senden önce öldürülürüz. Keşke Kayra'ya karşı bu kadar inatçı davranmasaydın, biliyorsun ki biraz asabi bir adam. Söylemek istediğin son bir şey var mı?"
Ses çıkmadı. Kurtarmak istediğim adamın hâlâ hayatta olup olmadığını görmek istediğimden gözlerimi aralayıp karşımdaki sahneye baktım. Oradaydı ve yaşıyordu. Ten rengi hastalıklı bir beyaza dönmüştü, sanki zor ayakta duruyor, güç bela nefes alıyordu. Diğer taraftaki ikiliye baktığımdaysa iri yarı olanın hançeriyle nişan aldığını gördüm. İçimden bir ses "şimdi!" Diye haykırdığında bir ok gibi yaylanıp nehri geçtim ve görünmez kalkanın bedenimi karıncalandırmasına izin verdim.
O anda aklıma gelen en mantıklı şey adam can verirken diğerleriyle dövüşmek değil, onu sakin bir yere götürüp iyileştirmek oldu. Bu yüzden kendimi bedenine siper edip kollarımı beline doladım ve sırtı köprüye gelecek şekilde döndürdüm. Önce bir iki adım geri yürüttüm ama her an sırtıma hançer yeme ihtimalinin olduğu beynime dank ettiğinde adının Poyraz olduğunu öğrendiğim adamı var gücümle ittirerek Rika'nın evrenine sırtüstü düşmesini sağladım. Peşinden içeri girmeden hemen önce ardıma baktığımda gördüğüm en son şey, ikilinin ne olduğunu anlamadıkları, şaşkınlıkla karışık korkuyla bizi izledikleriydi.
Tepkilerinde çok haklılardı çünkü bir an vardık, hemen ardından kaybolmuştuk.