1
İstanbul’da bir kış günüydü...
Hlopina Mahallesi’nde dur durak bilmeyen sağanak yağmur baş göstermişti. Sokaklar, çakılan şimşeğin ışığıyla aydınlanıyordu; fakat sonra şimşeğin sesiyle birlikte, iki katlı bir evin odasından gelen ağlama sesiyle karışıyordu. Gök gürültüsü aynı anda göğe yükselmişti. O sesin ise karıştığı bir kız çocuğuydu; adı da BERİL’di...
...
Her zaman olduğu gibi, yine yağmur damlaları eşlik ediyordu usulca odamın penceresine...
Tak… Tak...
Biraz size kendimden bahsedeyim. Ben, bir yere sap olamayan garip ama akıllı bir kızdım, ta ki seviyemi yanlış ölçtüklerini anlayana kadar!
Nasıl mı? ANLADIM! Size anlatayım…
Üniversite sınavına tam tamına 3 kez girdim ve tabii ki de KALDIM! Baraj puanını geçseydim, şu yağmurların sesi gibi huzur bulsaydım... E tabii ki, insan 20 yaşına kadar aile baskısı yüzünden odasından dışarı adımını zor atar! Bunu sadece yaşayanlar bilir! Yaşamayanlar ise ne diyorsun, ne saçmalıyorsun diyeceklerdir.
Kesinlikle bir ailede her zaman bir tane zeki abi vardır! O da kesin elektrik mühendisi, birincilikle mezun olmuştur. Bu hiçbir zaman şaşmaz!
Ama ben sorunumu çözdüm. O kadar araştırma yaptım, oraya buraya gittim… Sakın ha kütüphanede aradığımı düşünmeyin! Tabi ki Google amcaya sordum, ama o da azcık saçmaladı, neymiş efendim; ders çalışacakmışım, plan yapacakmışım da mışım… Bende düşündüm taşındım, kendim bulmaya karar verdim.
Ben biliyorum, arkadaşlar; ailem beni yağmurlu bir günde doğurdu. Bütün beynim suyla beraber uçup gitti, puf oldu!
Elimle vurdum camın arkasındaki su damlalarına. Tak tak ediyor, ama sus sesinden değil, olmayan beynimin takırtısından... Beynim suyla karışıp bitkilere, sebzelere vitamin olmaya gidiyor. Bir nebze işe yarıyor, beynimin vitaminleri!
1... 2... 3...
Ve sürem doldu!
Tik tak, yelkovanın kendi ekseninde dönüş sesiyle birlikte annemin narin sesiyle karşılaştım ama sinir bozmayan bir tonla... Kulağıma melodili bir çırlama geldi.
Annem mutfaktan bana sesleniyordu ama ben sessizlik oyunu oynamaya karar verdim. Neden mi?
Bana bir iş yaptıracak kesin! Uyku numarası mı? Yapsam, yok yok, olmaz, onu dün yaptım, çakar. Ben bunları düşünürken odamın kapısı, askerlerin operasyonda kapıyı kırdığı gibi, annem tarafından öyle açıldı. Ama tek farkla, kapım kırılmadı!
“Kız, Beril, sabahtan beri sana sesleniyorum!” dedi annem.
Gözlerimi devirdim.
“Ya anne, ALLAH’INI SEVİYORSAN, sınav çalışıyorum, beni rahatsız etme!” dedim, bütün sinirlerimle birlikte.
“Kızım, sen sınav mı çalışıyorsun?” dedi annem.
İçimden “Ana, ne diyorsun?” diye geçirdim. Başımı evet anlamında salladım.
“Anneciğim, hangi beyinle?” dedim. Annemin dediği lafla ağzım açık kaldı ve devam etti.
Annem, cümlem bitmeden diğerini sıraladı.
“Kalk Beril, kalk! Ayşe teyzene misafir gelecekmiş, yardıma gidiver bir,” dedi.
Ayşe teyzenin oğlu Demir abi aklıma geldi! Daha geçen ay askerliğini tamamladı ve mahalleye döndü. Ama duyduğum haberlere göre, uluslararası ilişkilerden mezun olduktan sonra yurtdışından iş teklifi almış ama reddetmiş. Ailesi ne kadar dil dökseler de gitmemiş. Geçen kızlar konuşurken, bir sevdiği varmış, ondan gitmemiş! Son gördüğümde ben 12 yaşında cıvıl cıvıl bir ergenken, o 18 yaşında bir delikanlıydı...
/Koş, Beril, koş, kaçmaz bu fırsat! /iç ses
Hızla çalışma masamdan kalkıp, odamdan çıkmaya başladım. Siyah bir kot, beyaz bir kazak ve saçımı at kuyruğu yaparak evlerine gitmek için hazırdım. 2. kattan dış kapıya doğru hızlıca ilerlerken, hız kaybetmeden beyaz spor ayakkabılarımı giydim ve dış kapıyı açtım. Lakin, arkamdan kapatmadan önce anneme seslendim...
“Anne, çıktım ben!” diye bağırdım. Kapıyı yavaşça örtmeye çalışırken, oops, sertçe kapandı! Hızla uzaklaştım, dayak yemek isteyeceğim son şeydi! Kesin annem arkamdan bağırdı, belki de oklava ile koşmuş olabilir!
Mahallemizin yağmurun durması ile hava biraz aydınlanmıştı. Tabii ki, biliyordum aşk böceğimi göreceğimi. Karşı binaya doğru yürürken, mis gibi toprak kokusunu içine çekerek evlerin kapısına kadar geldim. Kapıyı bir kez çaldım ve bekledim. Kapıyı açan ise üstü çıplak, altına şort giymiş ve uyku mahmuru gözlerle bir Demir abiyle karşılaştım.
Nasıl olurdu bu, askerde patates soymamış mıydı? Ben öyle duymuştum...
Bunu duyunca, ne çok ağlamıştım. Evimizin direği, çocuklarımın babası bir patates kafa olmuştur diye çok korkmuştum!
Ama o patates olmamış! O bildiğin kas yapmış!
“Koşun komşular, benim ilerdeki kocam patates kafa olmamış!” İç sesimde bunları düşünürken, gözlerimden kalp çıkarak havada dans ettiğini ispatlayamam, ama gösterebilirim...
Yüzüne bakamıyorum, bakmaya çalışsam da gözlerim hep kaslarına kayıyor. Allah’a şükürler olsun, kızarma gibi bir huyum yok; çünkü esmerim. Sadece çok pis sapığım, o kadar! Düşüncelere dalmışken, Demir faktörü devreye girdi, yani ilerdeki kocam...
“Ufaklık, ne sırıtıyorsun, muşmula surat?” dedi. Hayallerimden koparak, yüzümdeki tebessüm yavaşça sinirli bir ifadeye dönüşüverdi.
Bana mı dedi?! Birine, benim gibi birine “muşmula surat mı?” /Allah’ım, tutmayın beni!/ iç sesim çığlık atarken, aklımda birden ikonaların çiftleşmesi canlandı. “Biliyorsun, yüzü kime benziyor? SANA!" Kahkahalar içinde eve girdim, tam yanından geçecekken, kolumu tutarak gitmemi engelledi. İlk önce tutan elini fark ettim, sonra yavaşça yüzüne kaydım ve... Altıma sıçtım. Neden mi? Çünkü güzel yüzü, sinirden kıpkırmızı olmuştu, sanki domates gibi, ya da sinirli kuşlar gibi kaşları ortada birleşmişti. Çirkin ördek yavrusu gibi...
“Kızım, deli etme beni, bir çarparım, amale sümüğü gibi duvara yapışırsın!” demesiyle şok oldum, ağzım açıldı, ağlayacak gibi oldum.
“S-sen bunu yapamazsın!” diye çatallanmış sesimle, “Erkekliğe sığar mı bir kıza el kaldırmak?” dedim. Yüzünde pis bir sırıtma belirdi.
“O zaman ayağını denk al, erkekliğimi göstermek istersen o başka,” dedi ve göz kırptı, iğrenç bir şekilde. Yüzüne tokat atmaya yeltenirken, elimi tuttu ve sakin bir şekilde indirdi, sonra sertçe duvara itti.
“Kızım, mal mısın? Seven insan sevdiğine kıyar mı?” dedi. Eli yavaşça saçlarımı geriye attı, ben de şok içinde ne yapacağımı bilemedim.
“S-sen ne diyorsun Demir abi?” dedim, şaşkınlıkla. O da, tüm güzel dişleriyle gülümseyerek ağzını araladı:
“Güzelim, hadi içeriye geç, bunları uzun uzun sonra konuşacağız,” dedi. Ciddiyetiyle yanımdan gitmeden önce, beni iyice duvara yasladı ve yüzünü tam burnuma yaklaştırdı. Kahverengi büyük gözlerimle ne yapacağımı bilemezken, o pembemsi dolgun dudaklarını tam dudaklarıma yaklaştırdı. Beynim işlevini kaybetmişti.
“Demir, kim gelmiş?” O an duyduğum ses beni kendime getirdi. Hızla ittim, şaşkınca Demir’e bakarken, o sinirle mavi gözlerini bana yönelten kişiye baktı. Gözlerini ben de takip ettim ve küçük dilimi yutuyordum.








