Aynı Beden Farklı Hayat

All Rights Reserved ©

Summary

"Dünya'nın solgun ışıkları söndüğünde, ruhlar yıldızlararası bir yolculuğa çıkar ve yeni bir gezegenin şafağında yeniden doğarlar."

Genre
Action
Author
Krhnl
Status
Ongoing
Chapters
1
Rating
n/a
Age Rating
18+

Başlangıç

"Zaferin coşkusu,

Kaybedilenlerin acısıyla kesilir"


Yıllardır birbirine düşman olan Alexander ve Eldoria, yeni bir savaşa hazırlanıyordu. Kraliçe Zenobia, siyah uzun saçlı, son derece merhametli ve cesur bir kadındı. Çocukları için her şeyi yapabilecek bir anne olan Zenobia, her zaman savaşa karşıydı. Ancak kızı Selena, mavi uzun saçlı, annesi gibi siyah gözlü, merhametten yoksun ve korkusuz bir savaşçıydı. Şu ana kadar hiçbir savaşı kaybetmemişti. Selena, cesur ve yetenekli bir savaşçı olmasına rağmen zekasıyla öne çıkmıyordu. O, sadece savaşı ve yıkımı seviyordu.

Bu nedenle savaş planlarını kız kardeşi Alice yapıyordu. Alice, olağanüstü zeki bir genç kadındı ve bu zekasını her fırsatta sergiliyordu. Parıldayan sarı uzun saçları ve göz kamaştırıcı güzelliği, halk arasında dilden dile dolaşıyordu. Annesi gibi merhametli olan Alice, kız kardeşinin aksine dövüş konusunda yetenekli değildi. Ancak icatlarıyla savaşlarda Selena'ya destek oluyordu. Bu savaşı da Alice planlamıştı.

İki ülkenin ordusu karşı karşıya geldi. Alexander’ ordusu, Eldoria'nın ordusundan daha kalabalık ve daha görkemliydi. Altın kaplamalı kılıçları ve kalkanlarıyla rakiplerini küçümsüyor ve böbürleniyorlardı. Yine de Eldoria'nın ordusu daha disiplinliydi ve daha iyi savaşçıları vardı.

Savaş başladı. Bir tarafta en önde çift taraflı çift kılıcıyla Selena, diğer tarafta görkemli dev kılıcı ve altınlarla süslenmiş atıyla şövalye Pethrus vardı ve iki ordu birbirine girdi.

Alexander Kralı Alexios, cesur ve savaşçı ruhuyla tanınan biriydi. Sarı, uzun saçları ve keskin bakışları ile kral olduğunu belli ediyordu. Savaşları, ordusunun en arkasında izleyerek  hem stratejik bir bakış açısı sunuyor hem de halkına ve ordusuna duyduğu güveni gösteriyordu. Selena, Alice'in planıyla ona ulaşıp onu öldürmek için harekete geçti.

Alexios'un oğlu Alex, tıpkı babası gibi iyi bir dövüşçüydü. Halk arasında yakışıklı prens olarak bilinirdi. Ancak babası ile arası pek iyi değildi. Babasının gözüne girebilmek için Eldoria kalesi'ne saldırmak üzere bir grup askerle yola çıktı ve kalenin etrafını sardı.

Alice böyle bir durumun olacağını önceden tahmin etmiş ve hazırlıklarını yapmıştı.

Zenobia, Alice'e hemen güvenli bölgeye geçmesini söyledi; her ne kadar hazırlıklı olsalar da kızını tehlikeye atamazdı. Alice, hizmetçisiyle odasına doğru giderken Alex, kale kapısını koçbaşıyla kırarak içeri girdi. Alex ve ordusu kaleye girdiklerinde avluda kimse olmadığını görünce tuzağa düştüklerini anladılar.

Ayak sesleri duyuldu. Zenobia, Alex ve ordusunu üst katta karşılamaya gelmişti. Simsiyah gözleri ve kaşlarıyla Alex'e keskin bir bakış attı ve alaycı bir tebessümle, "Ne kadar da aptalsın, Alex! Bugün hem sen öleceksin hem de baban. Alexander böyle bir yenilgiyi hak etmedi," dedi.

Alex, bu savaşı kazanacağına emindi ve çirkin bir şekilde gülümsedi. Zenobia'nın gözlerinin içine bakarak, "Babam tüm hayatı boyunca kimseye, özellikle de Eldoria'ya savaş kaybetmedi. Selena'nın ise ilk büyük savaşı. Hâlâ savaşı kazanacağına inanıyor musun, Zenobia?" diye sordu, sesi alay ve meydan okumayla doluydu.

Zenobia, Alex'in bu kadar rahat olmasının nedenini anlayamamıştı. Tuzağa düştüğünün farkında olduğu halde, bu kadar sakin olması onu tedirgin ediyordu. Zenobia, Selena'ya olan güveni tam olsa da, annelik endişesiyle bir anlığına tereddüt etti. "Selena'ya olan inancım sonsuz," diye karşılık verdi, sesi her zamanki gibi kararlıydı. İçindeki ufak endişe kırıntısı bile, kızına duyduğu sarsılmaz güvenin yanında anlamsız kalıyordu.

Alice ve hizmetçisi odasına doğru ilerlerken, aniden Alice'in dizleri çözüldü ve yere yığıldı. Başı dönüyor, zihni karmakarışık halüsinasyonlarla doluyordu. Bu, ilk kez başına gelmiyordu; birkaç haftadır tekrar eden bu gizemli durumda, her seferinde farklı görüntüler görüyordu. Bu defa gördüğü, en korkutucu olanıydı: Kendisi, kanlar içindeydi. Etrafı, cansız bedenlerle çevriliydi. Hizmetçisinin panik dolu sesi, Alice'in kafasının içinde yankılanıyordu:

"Prensesim! Prensesim, kendinize gelin!"

Alice, irkilerek gözlerini açtı ve hizmetçisine baktı.

"İyi misiniz, prensesim?" diye sordu hizmetçi, endişeli gözlerle.

"Bilmiyorum," diye fısıldadı Alice. Gerçekten de bilmiyordu. Kalbi, göğsünde çılgınca atıyordu. Ter içinde kalmıştı. Gördükleri, zihninde karanlık bir gölge gibi asılı kalmıştı. Korkuyordu. Elleri titriyordu.

"Kraliçe, güvenli bölgeye gitmenizi emretti. Acele etmeliyiz," dedi hizmetçi, sesi boğuk ve telaşlı geliyordu.

"Ne dedin?" diye sordu Alice, dikkatini toparlamaya çalışarak.

Hizmetçi, söylediğini tekrarladı.

"Haklısın, tamam," dedi Alice, sesi titreyerek. Güçlükle ayağa kalktı. Bacakları titriyordu. Duvarlara tutunarak, güvenli bölgeye doğru ilerlemeye başladı.

Tam o sırada, Alex'e çalışan hizmetçiler mahzeni patlatmışlardı. Devasa bir gürültüyle kale sallanmaya başladı. Zenobia, dengesini kaybederek yere düştü. Binanın sarsıntısı, kalbinin yerinden çıkacakmış gibi atmasına neden oldu. Aklına ilk gelen Alice oldu. Patlama alt katta gerçekleşmişti ve Alice de oradaydı. Alex, zafer kazanmış bir edayla gülümsedi ve ordusuna saldırı emrini verdi.

Şövalye Patrick ve askerleri, surların üzerinde gizlenmişlerdi. Alex'in ordusunun harekete geçmesiyle birlikte, onlar da düşmanın üzerine atladılar. Savaş başlamıştı. Zenobia, güçlükle ayağa kalktı. Etrafında askerler amansızca dövüşüyordu. Zenobia, arkasına döndü ve kaleye doğru koşmaya başladı. Tek hedefi, Alice'e ulaşmaktı.

Alice ve hizmetçisi, Alice'in odasına girdiler. Hizmetçi, "Prensesim, kraliçe güvenli bölgeye gitmenizi emretmişti, neden buradayız?" diye sordu, sesi endişeyle titriyordu. Alice, hâlâ halüsinasyonların etkisindeydi ve zihni bulanıktı. Hizmetçinin sorusuna dönerek, "Bu gibi durumlar için güvenli bölgeden odama gizli bir geçit yaptırmıştım," dedi, başı hâlâ dönüyordu. Gözlerini kapatıp başını sallayarak kendine gelmeye çalıştı, pek işe yaramamıştı ama kaybedecek zaman yoktu. Dolabını açtı, giysilerini aceleyle yere atarak gizli kapıyı açtı . "Hadi, acele etmeliyiz," dedi, sesi titriyordu.

Hizmetçi, güvenli bölgenin varlığından habersizdi ve oraya giderse geri dönemeyeceğinden korkuyordu. Bu yüzden, işini burada bitirmeye karar verdi. Alice, dolabın içine girdi gizli kapıdan bir ayağını geçirdi. Tam adımını atacakken, sırtında keskin bir acı hissetti. Yine halüsinasyon gördüğünü sandı, ama bu sefer acı gerçekti.

Sırtında ikinci bir acı hissettiğinde, yere damlayan kanları gördü. Halüsinasyon değildi, gerçekti. Hizmetçi, elindeki hançerle Alice'i defalarca bıçaklamıştı. Alice, kanlar içinde duvara tutunmaya çalışıyordu.

Bileğine sakladığı, Selena'nın kendisini koruması için verdiği ince bıçağı hızla çekti ve arkasına dönerek hizmetçinin göğsüne bir çizik attı. Ardından, yere yığıldı. Hizmetçi için bu küçük bir yaraydı, önemsemedi. Bu sefer, Alice'in boynunu kesmek için çömeldi ve başını kaldırdı. Gözleri kıpkırmızı parlıyordu. Hizmetçi, korkuyla geri çekilerek dehşet içinde çığlık attı.

Alice'in attığı çizikten akan kanlar, yavaşça Alice'e doğru süzülmeye başladı ve mucizevi bir şekilde yaralarını iyileştirmeye başladı. Alice, şaşkınlıkla ayağa kalkmaya çalıştı. Hizmetçi, Alice'in özel gücü olduğunu bilmiyordu. Kanının onu iyileştirdiğini görünce, elleri titremeye başladı ve şok içinde Alice'e baktı. İşini hemen bitirmeliydi, Alice'in iyileşmesine izin veremezdi. Hızla koşarak, hançerini Alice'in boğazına sapladı. Gözlerindeki kırmızı parıltı daha da güçlendi ve  Alice acı dolu bir çığlık attı. Yere yığılmıştı güçlükle ayağa kalktı Hizmetçiye baktı; karşı duvara yapışmış, kendi hançeri kalbine saplanmıştı. Alice, bunu nasıl yaptığını anlamlandıramadı. Özel bir gücü mü vardı? Elindeki bıçağa baktı, bıçaktan akan kanlar hâlâ Alice'in yaralarını iyileştiriyordu. Ancak kaybedecek zamanı yoktu. Vücudu kanlar içindeydi ve güçsüz düşüyordu. Arkasını döndü, birkaç adım atmaya çalıştı ama dizleri büküldü ve yere yığıldı. Hiç gücü yoktu öleceğini anlamıştı, gozleri yavaşça kapanırken ailesinin kazanması için dua ederek sonsuz uykuya daldı.

Selena, önüne geleni yere sererek Alexander'ın ordusunun içinden hızla ilerliyordu. Yanlardan gelen askerleri durdurmak için Alice'in oluşturduğu yarım küre şeklindeki iki kalkan, Selena'yı aynı hızla takip ediyordu. Selena o kadar hızlı ilerliyordu ki, arkasından kimse saldıramıyordu. Önündeki düşmanlar da onunla teke tek dövüşmekten kaçarak sağa sola dağılıyorlardı. Askerlerin kaçışmasıyla kendini yenilmez biri gibi hissediyordu. Alice ile yaptıkları plan tıkırında işliyordu, ama savaş henüz bitmemişti. Ciddiyetini bozmadan devam etmeliydi, sevinmek için henüz çok erkendi.

Şövalye Pethrus, Selena'nın amacının krala ulaşmak olduğunu anladı. Askerlerin onu durduramayacağını biliyordu. Önüne baktı, ordusunun ona ihtiyacı vardı ama önemli olan kraldı. Ordusunu bırakıp atını ordunun arkasına, kralın yanına sürdü ve kralın önüne geçti. Krala selam verdikten sonra atını Selena'ya doğru sürdü.

Selena'nın en yakın arkadaşlarından Igırd, planladıkları gibi, uçan kaykayıyla havadan Selena'yı izliyordu. Şövalye Pethrus'un Selena'ya doğru geldiğini görünce, Selena'yı uyarmak için Selena'nın önüne özel silahıyla bir roket attı. Selena'nın önüne düşen roket önündeki askerleri temizlemişti. Selena, askerler tekrar toplanmadan aceleyle kalkanı kapattı ve zemine daldı. Yeri kazarak kralın önüne çıktı.

Şövalye Pethrus, Selena'nın yerin altına girdiğini görünce atını durdurdu ve arkasına baktı. Kralın önünde kazması olan bir daireden kalkanla yükseldiğini gördü. Yetişemeyeceğini bildiği halde atını Selena'ya doğru sürdü. Krala olan sadakati ve ona duyduğu güven hiçbir şeyle kıyaslanamazdı.

Alexios'un atı, aniden yer altından çıkan Selena'yı görünce korkudan kişneyerek Alexios'u yere fırlattı ve kaçtı. Selena kalkanından çıktı.

Alexios'un etrafındaki korumalar Selena'ya doğru koştular. Selena, bir kılıcını yatay bir bumerang gibi fırlattı. Kılıç dönerek korumaların kafalarını kesti. Geri kalan askerleri de tek kılıcıyla öldürdükten sonra, dönerek havada süzülen kılıcını yakaladı ve krala doğru yürümeye başladı. Bir yandan da sağ elindeki kılıcı çeviriyordu.

Şövalye Pethrus tüm hızıyla Selena'ya doğru ilerliyordu, çok yaklaşmıştı. Başarabilirdi, askerler onu yavaşlatmışlardı. Kılıcını doğrulttu, diğer eline hançerini alarak Selena'ya fırlattı. Hançer Selena'ya doğru giderken küçük bir bıçağın çarpmasıyla yere düştü.

Pethrus, düşen hançerini görünce büyük bir umut kırıklığına uğradı. Sinirli bir şekilde bıçağın geldiği yöne baktı. Simsiyah giyinmiş, yüzü kapalı biri ona doğru bakıyordu ve birkaç tane daha hilal şeklinde bıçak fırlattı. Pethrus kılıcıyla bıçakları savuşturmaya çalışırken bir bıçak atına saplandı.

Atından düşen Pethrus, Selena'ya baktı. Selena kralın önünde diz çökmüştü. Hala başarabilirdi, kralını kurtarabilirdi. Sonra bıçakların geldiği yöne baktı, kimse yoktu. Selena'ya doğru koşmaya başladı, kralı için her şeyi yapardı. Var gücüyle koşarken elinde hilal bıçakları olan, yüzü kapalı birinden darbe alarak yere düştü.

Kız olduğu görünüşünden belliydi, ama onu tanımıyordu. Ayağa kalktı, zamanı yoktu, kızı hemen indirmeliydi. Çok öfkeliydi, bir kez daha krala baktı sonra kılıcını savurdu. Kız çok hızlıydı, Pethrus iri yapılı ama yavaş bir adamdı. Kız hiç saldırmadan sadece Pethrus'un kılıç darbelerinden kaçıyordu. Pethrus öfkeden düşünmeden darbe üstüne darbe indiriyordu ve bir anda kız ortadan kayboldu.

Pethrus arkasına bile dönemeden kulağının yanından kalın bir ses "Sıra bende" dedi ve hilal şeklindeki bıçağı ile Pethrus'un sağ bacağının damarını kesti. Pethrus acı içinde diz üstü çöktü, kızı yaralamak kılıcını arkaya doğru savurdu ama başaramadı. Kız Pethrus'un kolunu kesti, kılıcını düşürdü. Pethrus son bir kez krala baktı, Selena kılıcını havada sallamaya başlamıştı. Kız bıçağını Pethrus'un boğazına sapladı, Pethrus gözlerini kapattı, kralı ile aynı anda ölecekti. Kız hilal şeklindeki bıçağını döndürerek Pethrus'un başını kesti.

Selena, Alexios'un önüne geldi, diz çöktü. "Yolun sonuna geldin, Alexios. Belki de hayatımda göreceğim en onurlu düşmandın. Sana olan saygım sonsuz olduğunu bil, ama ölmen gerek. Bu işler böyle yürüyor. Ama acısız bir ölüm olacak, sana söz veriyorum."

Alexios, ayağa kalkmaya çalıştı ama kalkamadı, hala şok içindeydi, kendinde değildi. "Beni öldüremezsin, Selena. Bilmen gereken çok önemli şeyler var. Kimseye hiçbir şey için yalvarmam, hele ki yaşamak için asla, ama sen farklısın. Lütfen önce beni dinle." Sesi yorgun geliyordu, zor nefes alıyordu.

Selena, daha fazla vakit kaybetmek istemiyordu ve Alexios'un zeki biri olduğunu biliyordu, sözleriyle onu ikna etmesinden korkuyordu. Arkasına döndü, ordu Selena'ya doğru koşuyordu ama Igırd roketleriyle izin vermiyordu. Pethrus ise diz çökmüş son hamlesini yapıyordu.

Selena kılıcını havada sallamaya başladı, imzası olan çapraz kesmeyi kullanmayacaktı. Alexios'a olan saygısından acısız ölüm istiyordu ve Alexios'un kafasını kopardı. Okçuların Igırd'ı vurmasını önlemek için hilal bıçaklı Tyene, okçuları savaşın başında temizlemişti.

Ordu, kralın öldüğünü görünce kılıçlarını yere atarak teslim oldu. "Kral öldü, savaş bitti."


Alex, Eldoria kalesinin içine adamlarını sızdırmış olsa da Zenobia ve askerleri hazırlıklı olduğu için Alex yenilmek üzereydi. Birkaç yakın adamını alarak kaleden kaçmayı başardı. Büyük bir hayal kırıklığına uğramıştı, babasının çok sinirleneceğine ve gözünden daha da düşeceğine eminde belki de imkanı olsa kral olmasına bile izin vermezdi ama tek varis oydu.


Zenobia, terler için güvenli bölgeye koşuyordu. Patlama kaleye pek fazla zarar vermemişti. Zenobia mahzene indi, mahzen yıkılmıştı, güvenli bölgeye açılan kapı kapanmıştı. Mahzenin halini gören Zenobia'nın gözleri dolmaya başladı, elleri titriyordu.

Şövalye Patrick koşarak mahzene geldi, Zenobia donup kalmıştı, aklına çok kötü şeyler geliyordu, kalbi sızlıyordu. Patrick başka bir kapının olup olmadığını sordu, Zenobia kendinde değildi.

Patrick'in sesini duyunca arkasına döndü, gözleri yaş doluydu, çenesi titriyordu. Patrick dediğini tekrarladı. Kraliçe kekeleyerek "Be-be-benim odam... benim odamda bir kapı daha var" dedi. Patrick kraliçenin odasına doğru koşmaya başladı, kraliçe de arkasından koşuyordu. Gizli kapıdan geçtiler, güvenli bölge zarar görmemişti, içeride kimse yoktu.

Zenobia Patrick'e döndü. "Alice'in odasında bir kapı daha var, belki patlama olunca odasında kalmıştır" dedi. Patrick "Siz burada kalın, ben Alice'i buraya getiririm" dedi. Kraliçe ayakta zor duruyordu. Patrick Alice'in odasına giden geçitten gitti, kraliçe yanındaki koltuğa oturdu. Burada böyle bekleyemezdi, güçlü olmalıydı. Ayağa kalktı, gözyaşlarını sildi, dimdik bir şekilde Alice'in odasına doğru yürümeye başladı. Geçit çok karanlıktı, biraz ilerledikten sonra meşale ışığını gördü, Patrick olmalıydı. Işığa yaklaştı, Patrick kapının önünde diz çökmüştü, kraliçe durdu, gözünü kapattı, düşündüğü şeyin olmamasını diledi, derin bir nefes aldı ve kapıya doğru ilerledi.

Yer kan gölüne dönmüştü, Patrick'in önünde biri yatıyordu, kapının karşısında duvar hizmetçiyi gördü, duvara yapışmıştı. Zenobia'nın kalbi yerinden çıkarcasına atmaya başladı. Patrick belli etmek istemese de titremesinden ağladığı belli oluyordu.

"Çekil!" dedi kraliçe, sesi çok kısık çıktı. Patrick "Kraliçem..." dedi, gerisini getiremedi. "Kraliçe, çekil!" dedim," dedi Patrick. Patrick sola doğru kendini attı ve duvara yaslandı, kraliçe Alice'i gördü, sırt üstü yatıyordu, elindeki Selena'nın hediyesi olan bıçak, sırtındaki yaralar. Alice'in kan rengine bulanmış beyaz elbisesine baktı, gözlerini kapattı, güçlü olmalıydı, ağlamamalıydı. O bir kraliçeydi, dul bir kraliçe ve bu daha da güçlü olması gerektiği anlamına geliyordu. Patrick kraliçe'ye baktı, ellerinin titrediğini gördü, gözlerini kapatmış ağlamamak için kendini zorluyordu. Kraliçe'nin nefes alışını duydu, titreyerek nefes alıyordu.

Kraliçe arkasına döndü, uzaklaştı ve borazan sesleri duyuldu, Selena gelmişti.


Selena ve ordusu kalenin kapısından içeri giriyorlardı. Ordu savaşı kazandıkları için çok mutluydu. Kapının kırık olmasından, Alice'in tahmin ettiği gibi Alex'in saldırdığını anladı. Selena, "Alex öldü mü?" diye sordu. Kapı koruması, "Ne yazık ki efendim, kaçtı" dedi. Selena, "Bir günde iki savaş kaybetti. Askerleri elimizde, artık bize tehdit değil. Bugün hiçbir şey keyfimi kaçıramaz" dedi. Tam o sırada kalenin içinden Patrick koşarak çıktı.

"Hoş geldiniz prensesim," dedi Patrick. Selena, "Bu halin ne? Patrick, bir günde iki savaş kazandık, neden mutsuzsun?" dedi. Patrick kafasını kaldırdı ve Selena'nın gözlerinin içine baktı ama bir şey diyemedi. Selena'nın gülümsemesi bozuldu, "Ne oldu? Annem, anneme mi bir şey oldu?" dedi.

"Hayır," dedi üst kattan kalın bir ses. Selena annesinin sesini duyunca hemen arkasına döndü, üst kata bakarak, "Anne, Patrick'in neyi var? İki savaşı da kazandık, mutluluktan mı ağlıyor?" Sonra Patrick'e dönerek, "Fazla duygusal olmuşsun Patrick, emekli mi olsan artık?" dedi.

Kraliçe, "Hayır, Patrick'e ihtiyacımız var," dedi. Sonra Patrick'e dönerek, "Göz yaşlarını sil, gerçekten fazla duygusallaştın" dedi. "İkiniz de yanıma gelin."

Selena kalenin içine girdi, önünde annesi ile Patrick vardı. Alice'in odasının önüne geldiler. Kraliçe, "fazla zaman kaybetmeyin, düşman gün yüzü görmemeli" diyerek uzaklaştı. Selena, "Ne oluyor?" dercesine Patrick'e baktı. Patrick kapıyı açmaya çalıştı ama kapı kilitliydi. Çok şaşırdı, "Bu nasıl olabilir?" dedi içinden. Sonra kapıyı kırdı, Selena içeri girdi, Alice'i gördü ve Alice diye çığlık atarak koştu. Alice'in yanında diz çöktü, Alice'i ters çevirdi, boğazındaki yarayı gördü, hıçkırarak ağlamaya başladı.

Alice ile Selena'nın ilişkisi bambaşkaydı, kimse ikisinin arasına giremezdi. Alice'in zekası, Selena'ın dövüş yeteneği ile yenemeyecekleri kimse yoktu ve bunu herkes biliyordu, özellikle de düşmanları. Selena Alice'e sarıldı ve hıçkırarak ağlamaya devam etti. İçinden intikam planları kuruyordu. Alice'in kulağına fısıldayarak intikamını alacağına yemin etti.


Alex, bir avuç askeri ile Alexander kalesine doğru gidiyordu ama ondan önce savaş meydanına gidip savaşın durumunu öğrenmek istiyordu. Bir yandan acaba hizmetçi görevini başarabildi mi diye düşünüyordu. Savaş meydanına ulaştı, savaş çoktan bitmiş görünüyordu ama ortalıkta hiçbir ceset yoktu. Anlaşılan iki taraf da kendi cesetlerini toplamıştı.

Alex, babasının savaşı kazandığından emindi ama yine de çok heyecanlıydı. Kalbi çok hızlı atıyordu, bir yandan babasının ne kadar kızacağını düşünüyordu. Kalenin önüne geldi, kapı açıldı, her yer ceset arabalarıyla doluydu. Belli ki daha yeni gelmişlerdi, çok az ceset vardı, demek ki savaşı kazanmışlardı. Atından indi, üvey annesi Antinia göz yaşları içinde Alex'e bakıyordu. "Kaybettin değil mi?" dedi.

"Ne? Neyi ve neden ağlıyorsun Savaşı kazandık değil mi? Kazanmasaydık bu kadar az ceset olmazdı" dedi Alex. Antinia, "Sen de kaybettin değil mi? Beceriksiz aptal!" dedi ve çömelerek ağlamaya başladı.

"Ben de mi? Ne demek bu? Babam kaybetmiş olamaz" diye düşündü Alex. "Babam nerede?" diye bağırdı. Herkes bir anda ceset arabasının arkasına baktı. Alex korku içinde yavaş adımlarla arabanın arkasına doğru ilerledi, babasının başsız cesedini gördü. Başta babası olduğundan emin olamasa da cesedin üzerindeki madalyonu görünce koşarak cesede sarıldı. Babası ile arası her ne kadar kötü olsa da ikisi de birbirini içten içe seviyordu ve bunu ikisi de biliyordu. Alex hıçkıra hıçkıra ağlıyordu, kral olmak için hazır olmadığını düşünüyordu, daha çok erkendi, deneyimsizdi ve acemi bir dövüşçüydü. Kendisinin liderlik ettiği ilk savaşını kaybetmişti. Ayağa kalktı, askerlere dönerek, "Bu nasıl oldu? Babam ordunun arkasından savaşı izlemiyor muydu? Nasıl koruyamadınız? Nasıl?" diye bağırdı, diz üstü çökerek ağlamaya başladı.