1


♥️
“Çocuklar Bazen de Babalarının Günahlarının Bedelini Öder”
Çok güzel bir hayatım vardı benim. Kanatlarımı kıracaklarından habersiz yuvamın kenarına tünemiş kendimi uçmaya hazırlıyordum. Çok güzel bir hayatım vardı benim. Çok güzel olduğuna inandığım yanılgılarım vardı.
O geceye dair mutlu hatırladığım son şey müthiş bir imkanlar ırmağı gibi akan varlığın içinde nokta kadar zayıf hissederken umuduma sarılır gibi okşadığım parmağımdaki yüzüktü. Avuntum, kıskançlıktan çok korkudandı.
İnsanların sahip olmayı arzuladığı varlık beni korkutuyordu. Büyük başın derdi büyük olur, diye sık sık hatırlatırdı annem. Bu ailenin başına gelenlere kader deyip geçemiyordu.
“Ah, benimle evlenmek istese bütün dünyam değişir resmen.”dedi yan masamdaki kadınlardan biri. Geçen yaz çalıştığım Çin restoranın düzenli müşterilerindendi. Yemekten önce dakikalarca tabağının fotoğrafını çekenlerden, aynı zamanda bu fotoğraflarla para kazanıyordu.
“Şu koca konağın hanımı olduğunu düşünsene!”dedi arkadaşı heyecanla. Gözlerimi kaldırıp Şahbender Konağı’na bir kez daha baktım.
Bulutlar yere inmiş de kirecin en saf haliyle birleşip konağı çevrelemiş gibi görünen duvarları gecenin karanlığında ay gibi parlıyordu. Adaçayı rengindeki pervazlar, saçak altları ve pencere çerçeveleri ne zeytin kadar mat ne çimen kadar parlaktı. Ormanda dinlenen rüzgarın bir rengiydi sanki. Sakin, derin, dingin. Bahçeyi aydınlatan turuncu ışıklar söndüğünde Şahbender Konağı, yorganın altına saklanan küçük bir çocuk gibi gece karanlığında kabuslardan korkan haline bürünecek ve yalnız kalacaktı. Bu evin, burası bir evse, tek sahibi yıllardır bu konağı küskün bırakıp adadaki evinde yaşayan ihtiyar bir adamdı.
“Sadece konak mı kızım? Bunların arkasında öyle bir güç var ki soyadın bir kez Şahbender oldu mu bir daha sırtın yere gelmez!”
Müfit Şahbender, nam-ı değer Müfit Paşa, sadece İstanbul’un değil, babamın dediğine göre Marmara’nın bildiği paşalardandı. Balıkesir’e, Yalova’ya, Sapanca’ya, Edirne’ye, Bursa’ya ayak basması yeter diye anlatıyordu babam. Kırmızı halılar serilmediği kalırmış önüne. Yalnızca servetiyle değil, dokunduğu hayatlarla da zengindi Müfit Paşa. Şimdilerde belki yüz binler belki de milyonlarca insanın istihdam edilmesinin sebebi Şahbender Ailesi’nin varlıkları, fabrikaları, hastaneleri, okullarıydı.
Bu varlığına rağmen münzevi bir hayat yaşardı Müfit Paşa. Sırtında ağır kumaşlardan dikilmiş cübbe taşımazdı belki ama duruşu öyle vakarlıydı ki, rüzgar onun ardından esmek isterdi. Bir sözüyle değil ha bir bakışıyla yüzlerce adam dikilir karşına paşa isterse, diyordu babam.
Hep çok özenmişti ona. Paşaya, gücüne, ailesine…
Askerde tanışmışlardı oğlu Nedim ile. Babamın anlattığına göre sahip oldukları güce karşı ünlü bir aile değildi Şahbenderler, hiç de öyle olmak istememişlerdi. Nedim, bu varlıktan kaçar gibi doktor olmuş kendini hastanelere saklamıştı mesela.
Müfit Paşa, yıllardan beri yalnızdı aslında. Varlığının gücünden yararlanmak isteyenler hep etrafında olsa da öz oğlu, kurduğu minik ailesiyle konaktan çok uzakta yaşıyordu. Bu yüzdendi belki de babam Doktor Nedim’in kimin oğlu olduğunu askerden döndüklerindeki karşılamada öğrenmişti. Tabii, soyadı bir fiyakalı geliyordu ama bizden biriydi Nedim, hiç lafını yapmamıştık o yüzden, diye anlatmıştı yıllar sonra.
Nedim Şahbender, konvoylarla otogardan alınıp konağa götürülürken babam da yanındaydı. İlk o gün ağırlanmıştı konakta. İlk o gün etkilenmişti bu varlıktan.
Kendimi bildim bileli babam bu varlığının kırıntısının peşindeydi. Öyle derdi, bir kırıntısı bile yeter bize.
Ta o günlerden beri bize bir kırıntısının dahi yeteceği bu varlığı düşünürdüm. Aklım almazdı.
Babam ne kadar bu altından akan nehrin kıyısında gezse de Nedim hiçbir zaman onun için bir iş istememişti babasından. Yapmazdı çünkü, Nedim. Neden, hiçbir zaman anlatmamıştı babam ama yapmayacağını bilirdi. Yine de o her fırsatta kendini bu aileye hatırlatır ve o meşhur kırıntının izini sürerdi.
Yalnızca babam değildi o kırıntının izini süren. Pastadan daha büyük dilim alabilmek için süslenip püslenip gelmiş bazı misafirlerin dilinde Müfit Bey’in torununu evlendirme isteği dönüyordu. Eski dostlarına torununu artık evlendirme vaktinin geldiğini söylemişti. Pastacı kremasının, içindeki meyvelerin, üstündeki çikolatanın kokusunu alan herkes davete Müfit Bey’e takdim edebilecekleri bir gelin adayıyla gelmişti. Herkes onunla akraba olmak istiyordu. Tamam, belki herkes değildi ama birçoğu diyebilirdik… Babam, bana söylememişti ama parmağımdaki yüzüğe rağmen beni de bu davete o yüzden getirdiğini biliyordum. Annem, kapıdan çıkmadan önce sitemle ben onun ciğerini bilirim, demeden önce de biliyordum.
Bu bir yarışsa eğer, bahçedeki tüm bakışlar bunu haykırıyordu, ben korkulacak bir aday olmayan Sindirella’ya dönüşmeyecek o Külkedisi’ydim. Babamın tüm iğneleyici laflarına rağmen bir paşa konağına sade bir elbise ve tek taş yüzüğümle gelmiştim. Aslında dolabımda çok güzel bir kırmızı elbise vardı ama o bu gecenin elbisesi değildi.
Bu, eski bir faldı. Sahilde yanımıza gelen bir falcıyı dinlemek için Barış beni cesaretlendirmişti. Söylediklerine inanmamıştım. O zamanlar ilişkimiz çok yeniydi. Barış, fakültenin en yakışıklı, en gözde öğrencilerindendi. Çapkınlığıyla tanınırdı, bu yüzden birkaç aylık bir flört olacağını düşünüyordum. Kendimi kaptırmamaya, uzak durmaya kararlıydım. Ama falcı, sanki Barış’ın bir oyunuymuş gibi, kalbimdeki duvarları sarsacak şeyler söylemişti. İlişkimizin uzun süreceğini, birbirimizi mükemmel bir şekilde tamamladığımızı, insanların kıskanacağı bir çift olacağımızı iddia etmişti. Sözleri o kadar aşikâr bir şekilde güzellemelerle doluydu ki sadece gülüp geçmiştim.
Barış duyduklarından memnun, ben yelkenleri sıkıca tutuyordum.
Onun kim olduğunun farkındaydım. Ben daha birbirimize odaklı bir ilişki yaşamak istiyordum, o ise mümkün olan her davete, her partiye katılıyor, başkalarıyla da tanışıyordu. İlişkimiz olduğu sürece bana hiç ihanet etmedi ama flörtöz tavrıyla başkalarını kendine hayran bırakmaktan da geri durmadı. Günün sonunda bitirmemiz gerekeceğine inanıyordum. Barış gitmek istediğinde arkasında ağlayan bir ben olmayacaktı. Falcı, üstümde kırmızı bir elbiseyle evlilik yüzüğü takacağımı söylemişti. İki ay sonra, falcıya meydan okurcasına Barış’tan ayrıldım.
O gitmeden ben gidersem daha kolay olur sanmıştım. İkinci sınıfta yeniden bir araya geldiğimizde, Barış daha farklıydı; kibirli duruşu sarsılmıştı, beni kaybetmiş olmanın farkındalığı gözlerinden okunuyordu. Güvensizliklerimin sebebini anlıyordu ve bir şans daha istiyordu. Bahar döneminde yeniden başladık ve şimdi o kırmızı elbise dolabımdaydı.
Garip bir şekilde, falcının sözleri zihnimin bir köşesinde kalmıştı. Falcının söylediklerine inanmadığımı, Barış’tan ayrılarak kendime göstermiş olsam da geleceğe değil, geçmişe bir anı bırakmak isteyerek almıştım o elbiseyi. O, Barış içindi. Nişanda giyecektim.
Yüzüğü, daha sıkı sarılırmış gibi parmağımda sıkıca kavradım. Bana babamın beni içine çektiği tüm bu kepazeliğin içinde gecenin çok yakında biteceğini, yarın kendi hayatıma devam edeceğimi hatırlatıyordu.
Etrafımdakiler gibi değildim. Bu konağın gelini olmak istemiyordum. O istekle burada olduğumun düşünülmesi bile tüylerimi diken diken ederken herkese göstermek isteyerek elimi parmağımdaki yüzükten ayıramıyordum.
“Nerede ama bir türlü göstermedi kendini?”
“Ya çok çirkinse?”
“Fotoğraflarını görmedin herhalde?”
“En son üç sene önce fotoğraf paylaşmış. Hem kazadan sonra topal kaldı diyorlardı.”
“Ne fark eder? Koca Şahbender mirasının varisi o!”
Neredeydi o sahiden? Elini tuttuğu bir kadınla misafirlerinin karşısına çıksa da babam bizi özgür bıraksa her şey daha çabuk biterdi. Onu en son gördüğümde ikimiz de henüz çocuktuk. Şimdi koca adam olmuş olmalıydı. Şahbender mirasının tek varisi. Yağız Şahbender. Dedesinin göz bebeği.
Babam öyle diyordu sabah kahvaltısında. Dedesinin göz bebeği, paşa torunu! Koca serveti tek başına yiyecek küçük prens!
Babamın hayalindeki Şahbender mirası, adeta altın bir tepside sunulan büyük bir ziyafet gibiydi. Ve o tepsinin el değiştirmesine az kaldı gözüyle bakıyordu.
Ucunda peynir dilimi olan çatalını kaldırarak iştahlı iştahlı yaptığı tanıma karşı annem yüzünde hafif bir hüzünle zavallı çocuk demişti yalnızca. Dedesi de öldüğünde tek başına kalacaktı iyice.
Dedesinin kardeşleri ve onların çocukları vardı ama yıllarca yurtdışında kalmıştı Yağız. Zaten uzak sayılabilecek akrabalarıyla arasına uzun mesafeler de koymuştu.
Bu sessiz ve yalnızlığa gömülmüş konağın ardında, görkemli bir mirasın ve bitmeyen bir yasın izleri sürüyordu. Babamın servet iştahı ile annemin merhamet dolu sözleri, Şahbender mirasına dair farklı pencerelerdi.
“Nerede sence?”dedi ağzına attığı lokmayla yanıma gelen Çınar. Elimi dudaklarının üstüne kapatıp dudağının kenarındaki kırıntıları gizledim. “Annem görmesin, kaç kere uyardı biliyorsun.”
“Kimsenin bizi gördüğü yok ki! Şu tiplere bak. Yanlarında evin çalışanları gibi duruyoruz.”
“Saçmalama Çınar!”diyerek gözlerimi devirsem de neredeyse herkes Çırağan’da bir düğüne gider gibi şık ve pahalı kombinlerle gelmişti davete. “Sen Sevim Çelebi’nin oğlusun,”derken omzumla omzunu dürttüm. “Böyle konuştuğunu duysa çok kızar.”
“İlk defa annemin forsunun geçmeyeceği bir yere geldik. Şu insanlara bak, Narin. Biz niye geldik ki zaten?”
“Babam kendini davet ettirmenin bir yolunu bulmuştur işte. Çok sorgulama.”
Kazadan sonra sanki Nedim Şahbender, babamın yıllarca bir parçasından nasiplenmeyi isteyeceği bu varlıkla tanışmasına vesile olan kişi değil de, bir engelmiş gibi aradan çekildiğinde o kırıntıları elde etmek babam için daha mümkün hale gelmişti. O elim kazada asker arkadaşını kaybetmiş, kırıntıların asıl sahibinin kötü gün dostu olmayı başarmıştı. Bunun karşılığında da o çok arzuladığı kırıntılara kavuştu. Şahbender Vakfı babamı bir yükten kurtarıp çocuklarının eğitim masraflarını üstlendi.
“Merak ediyordum şu mucize çocuğu ama göremeyeceğiz galiba. Bizi karşılamaya layık görmedi herhalde.”
“Sadece bizi değil, kimseyi karşılamadı Çınar. Kendini bu kadar küçük görme. Kim, babasına bizim babamızdan daha yakındı ki? Kazadan sonra aylarca onu babam ziyaret etti biliyorsun.”
“Sanki biliyor…”
“Biliyordur tabii.”
“Çocuk komadaydı abla.”
“Birileri anlatmıştır muhak-“
“Aaa şu mu?”diye heyecanla beni böldüğünde etrafa bakındım.
“Kim?”
“Yukarıda bak, pencerede!”
Gözlerimi yukarı kaldırdığımda camın ardındaki adamı gördüm. Yas ilan edilmiş gibi simsiyah giyinmiş, arkasına aldığı karanlıkla onun için gelen misafirleri seyrediyordu. Babam haklıydı, koca adam olmuştu Yağız Şahbender. Hastane yatağında gördüğüm cılız çocuktan eser kalmamıştı.
“O mu?”diye sordu Çınar yeniden. Yıllar geçmişti, büyümüş, değişmişti ama o olduğunu biliyordum.
Yağızla yollarımız ilk kez, bir hastanede, o gözlerini hayata ikinci kez açtığında kesişti. Ben on üç yaşındaydım, Yağız on altı. Dört yıl sonra komadan uyanmıştı. Babam geceden onu ziyarete gideceğini söylediğinde annemle yaptıkları fısır fısır konuşma o kadar ilgimi çekmişti ki yapayalnız kalmış bu zavallı çocuğu -annemin tabiriyle- görmek istemiştim. Sabah hazırlanıp babamla birlikte bu zavallı çocuğu görmeye gittim.
Cam bir odanın içinde sakladıkları bu çocuk bana kar kürelerimi hatırlatmıştı. Ailesinden geriye tek dedesi kalmıştı. Onu bu cam odanın içindeki kablolarla yaşama bağlayan kaza çekirdek ailesindeki herkesi ondan almıştı. Yağız, on üç yıllık hayatımda gördüğüm en ilginç şeydi. Masallardaki gibi derin bir uykudan uyanmıştı.
Onu görmek bende biraz hayal kırıklığı yaratmıştı. Doğrusu hasta gözükmesini bekliyordum. Zihnimde tüm gece onun ne kadar korkunç bir halde olduğunu canlandırıp durmuştum. Annemin konuşmalarındaki o yazık ton zihnime ilmek ilmek işlediğinden onu uykudaki herhangi bir çocuk gibi görmek beni şaşırtmıştı. Hiç yazık biri gibi görünmüyordu öncelikle. Öyle korkunç gözükmediği için onun adına mutluydum. Uzamış saçları alnında kakül gibi duran, soluk benizli bir çocuktu yalnızca.
Ailemde sık sık duyduğum bir hikayeydi Yağız’ın ailesinin geçirdiği kaza. Babam bir kez anneme, bir kez de dedeme anlatmıştı. Sonra annem birkaç arkadaşına anlatmış, yıllar yılı da bu konu dönüp dolaşıp sohbetlerde bahsedilir o malum olay olmuştu.
Dizlerimize kadar kar yağdığı seneydi. Şahbender Ailesi yılbaşı tatili için İngiltere’ye gideceklerdi. Gidecekleri gün, sabaha karşı bir zincirleme kaza olduğundan Yağız’ın babası Doktor Nedim ameliyata girmiş, o günkü uçaklarını kaçırmışlardı. Ameliyat çok uzun sürdüğü ve yılbaşı yoğunluğu nedeniyle yeni uçak bileti bulmak zordu. Karısı Jülide aslında vazgeçmişti gitmekten ama çocuklar üzüldüğünden yine de uçuş şirketiyle görüşmeye devam etmişlerdi. Müfit Bey sonradan böyle anlatmıştı.
O sırada Doktor Nedim acil hastalara bakmaya devam ediyordu. Gece yarısına başka bir uçakta yer bulduklarında hastaneden çıkıp ailesini evden almış, havalimanına giderken yoldaki buzlanmadan Ebede Köprüsü’nde kaza yapmışlardı. Doktor Nedim ve eşi Jülide’nin cesetleri arabanın içinden çıkarılmıştı.
Yağız’ı dere kenarında sulara kapılmaktan son anda kurtarmışlardı. Kendinde değildi ama kalbi zayıf da olsa atıyordu. Mahir’i etrafta günlerce aramışlardı, kar suları arama kurtarma ekiplerinin çalışmasını zorlasa da taşkınlıkla akan dere yolundaki çalışmalar aylarca sürmüş ama küçük Mahir’in bedeni bulunamamıştı. Şahbender Ailesi’nden geriye bir Yağız kalmıştı. O da kazadan beri bir kez olsun gözlerini açmamıştı ve kablolara bağlı yaşıyordu. Buna da yaşamak denirse, diye ekliyordu annem her seferinde. Zavallıcak, zavallı çocuk, kimsesiz onun için en sık kullandığı kelimelerdi.
Uyansa ne olacak ki diyordu babam acımasızca. Sakat kalır, diye ekliyordu. Hatırlamaz, yürüyemez, konuşamaz. Bardağın dibini görürken ortaya döktüğü ihtimaller beni biraz daha dehşete düşürüyordu. Sözlerindeki bir şey buz kesmeme sebep oluyordu. Annem yine güzel bakarlar, diyordu. Ne de olsa dedesinin durumu iyiydi. Ya durumu olmayanlar napsındı? Ne kadar zordu yarım insana bakmak. Yarım insan, sakattan daha çok kalbimi kırıyordu. Aklımın o kadar ermediği o yaşlarda bile kanım çekiliyordu bunları duydukça.
Annemle babam biraz merhametle bunları söylerken kim bilir kimler daha ne kadar acımasız bir gelecek görüyorlardı onun için diye düşünerek odanın içindeki çocuğa çevirdim kafamı. Yıllar geçtikçe uyanmaz artık denilen çocuk, uyanmıştı. Yine uyuyordu ama bu kısa bir uykuydu. Dedesi öyle söylemişti. Az önce uykuya daldı. Ellerimi cama yaslayıp ne zaman uyanacağını merak ettim. Kısacık hayatımda çok tuhaf bir şeydi onun bu başına gelen. Onu uyanık görmek istiyordum.
Ciddi şeyler konuşmak için koridorun sonuna kadar gitmiş dedesiyle babam konuşurken çenemi cama yaslayıp annemin küçükken beni öğlen uykularından uyandırmak için söylediği Kırmızı Balık şarkısını söylemeye başladım. On üç yaşındayken bile küçüklüğüme dair en sevdiğim anı annemin saçlarımı severken kulağıma fısıldadığı bu şarkıyla uyanmaktı.
Kırmızı Balık gölde
Kıvrıla kıvrıla yüzüyor
Balıkçı Hasan geliyor
Oltasını atıyor
Kırmızı Balık kaç kaç kaç!
Kırmızı Balık kaç kaç kaç!
İkinci nakaratta kendimi kaptırmış olmalıyım ki sesim fısıldamaktan fazlasıydı. İçerideki doktorlardan biri kafasını çevirip bana baktığında gülümsemesi rahatlatıcı olsa da utanarak sustum. Ellerindeki dosyaya bir şeyler yazmaya geri döndükten birkaç dakika sonra odadan çıktılar. Oradaki varlığımı unutmuş gibi kendi aralarında kısa bir değerlendirme yaptılar bir süre.
Anlamadığım yabancı bir dil gibi gelen şeylerden sonra “mucize çocuk resmen”dedi doktorlardan biri. Bu Yağız hakkında söylenildiğini duyduğum en rahatsız edici olmayan şeydi. Diğeri, dosyayı kolunun altına sıkıştırırken cam odadaki çocuğa manalı bir bakış attı. “Hayata bir borcu olmalı.”
Bu duyduğum en tuhaf şeydi. Sonra sık sık doktorun böyle söyleyerek neyi kastettiğini düşünecektim ama o an beni fark ederek gülümsemeleri her şeyi değiştirdi.
“Arkadaşın uyanıyor. Yanına girebilirsin.”
Arkadaşım değil, demek diliminin ucuna kadar geldiyse de kendimi tuttum ve kafamı sallayarak harekete geçtim. Doktorun benim için araladığı kapıdan içeri girdim.
Cam odanın içinde olmak, ilk anda, yaşamak ve ölmek arasında sıkışmak gibi hissettirmişti. Kafamı çevirip camın diğer tarafına baktığımda hayat orada akmaya devam ediyordu. Sanki ben burada bu çocukla beraber durmuştum. Her şey durmuş, kalbim atmaya devam ediyor, buna yaşamak denirse. Oysa yaşıyordum işte. Yağız da yaşıyordu artık. Uyanmıştı. Bu odadan da çıkacaktı herhalde. Yeniden ona döndüğümde meraksız gözlerini üzerimde yakaladım.
“Her şeyi hatırlıyor musun?”diye sordum ama hemen sonra “Affedersin,”dedim. Duygu barındırmayan meraklı tiplerden olmuştum. Karşı komşumuz Fahri Dede gibi. Annem artık o kadar çok yaşadı, o kadar çok şey gördü ki her şey onun için normal derdi.
Usul usul attığım adımlarla yatağının ayak ucuna kadar varmıştım. Kalçamı ayaklık kısmına yaslayıp ona daha yakından baktım. Gözlerinin altı çökmüş, kızarmış, ince yeşil damarları belirginleşmişti. Biraz da dudakları kurumuş, ince ince çatlamıştı ama en fazla grip olmuş kadar hasta görünüyordu. İnsanlar ona bakıp hemen korkunç bir kaza atlattığını tahmin edemezdi herhalde.
“Hasta gözükmüyorsun.”
Gözlerini yavaşça üstümden kucağına doğru çektiğinde bunu hatırlatmanın canını sıkabileceğini fark etmiştim.
Ağzımdan çıkacak her şey canını sıkacak türden göründüğünde pes edip onun gibi susmayı tercih ettim. Bir süre sonra suskunluğum ilgisini çekmiş olmalı ki yeniden bana daha doğrusu sıkıntıdan durmayan ellerime bakmaya başladı. O zaman bileğimde oynayıp durduğum tokayı çıkarıp yatağın kenarında temkinli iki adım daha attım.
Odanın içi küçük bir cennet bahçesi gibi gelen çiçeklerle donatılmıştı. Biz, annemin hatırlatmasıyla son anda hastane içindeki marketten aldığımız muzla gelmiştik. Bu mucize uyanışa geçmiş oldu diyebilmek için bir muz yerine daha anlamlı bir şey vermek istedim.
Cesaretimi topladıktan sonra tokayı onun bileğine geçirdim. Sonra buz gibi bir sesle “Bu benim uğurlu tokam. İyi görünüyorsun. Görüşürüz.”dedim ve arkamı dönüp kaçar gibi cam odadan dışarı çıktım. Kapıyı kapattığımda bir süre orada kalmış ve korkudan deliren kalbimin sakinleşmesini beklemiştim.
Şimdi Yağız, o cam odadaki çocuktan çok farklı görünüyordu ama arkasına aldığı karanlık odaya rağmen yine bir camın ardında, bu sefer ayakta duran adamın o olduğunu biliyordum. Kafamı usulca salladığımda tek cevap bekleyenin Çınar olmadığını yan masamızdaki tepkilerden anladım. Bizi dinliyorlardı. Oymuş, diye birbirlerine duyururlarken birinin telefonunu yukarı doğru kaldırdığını gördüm. Tekrar aynı yere baktığımda camın arkasında kimse yoktu.
“Narin, baban seni bekliyor. Kapının orada.”dedi yanımıza gelen annem.
“Anne ne zaman gideceğiz?”
“Babana sor, oğlum. Ev sahibi gibi misafirlerle konuşmalarını bitiremedi daha.”dedikten sonra bana döndü, “Bekletme hadi!”
Kafamı sallayıp yanlarından ayrıldıktan sonra misafirlerin arasıdan geçerek konağa doğru yürüdüm.
“Gel, Narin.”dedi babam merdivenleri çıktığımda. “Müfit Bey seni görmek istiyor.”
Ahşap kapıdan içeri adımımı attığımda yüksek tavanlı geniş bir antreyle karşılaştım. Duvarlar boydan boya sıcak bir krem rengiyle boyanmıştı ancak dikkatle bakıldığında seçilen detaylar konağın havasına sıkılmış parfüm gibiydi. Duvarlar zarif oyma işlemelerle süslenmişti. Dokuma halı adımlarımı yutarcasına sessizdi. Avize mağarada bir sarkıt gibi aşağı doğru zarifçe iniyordu, verdiği ışıltı salonu bir balo salonu gibi gösteriyordu.
Antredeki tek süs özgürce büyüyen yeşil geniş yapraklı bitkilere ev sahipliği yapan devasa saksılardı. Duvarlara asılmış portreler eve hikaye katan diğer detaylardı.
Müfit Bey bizi büyük pencerenin önünde konumlandırılmış tahtında, aslında bir berjerdi, karşıladı. Onu son gördüğümden çok da farklı değildi. Yılların yüzüne eklediği birkaç çizgi diğerlerinin arasında kamufle olmuş gibiydi. Beni fark edince hoş bir tınıyla kısa bir kahkaha attı.
“Narin Kız.”dedi yıllar önce seslendiği gibi. Torunu hastaneden eve geldiğinde bazı hafta sonları babamla birlikte ben de onu ziyarete gelmiştim. Çocuk ne konuşuyor ne de yürüyordu. Konağın bahçesinde ona tahsis edilmiş müştemilat küçük bir hastane odasından farksızdı. Beş dakika kadar onunla aynı odada aynı havayı solur sonra bahçeye çıkar, babamı beklerken Müfit Bey’in yeğenlerinden birinin özel dersini dinlerdim. Belki de bu derslere ilgim sayesinde sonradan Şahbender bursundan ben de kardeşim de faydalanmıştık.
“Çok iyi görünüyorsunuz Müfit Bey, sıhhatiniz nasıl?”
Elini öpmek için yaklaştığımda gülerek damarları belirginleşmiş zayıf elini uzattı. “Seni gördüm daha iyi oldum. Ne kadar büyümüşsün!”
“Mesleğini de eline aldı, paşam. Bir görseniz eli çok lezzetli. Beş yıldızlı otellerde çalışıyor. Sayenizde hep!”dedi babam ben geri çekilirken. Omzumu sıkarak yanımda olduğunu gösterse de mesleğimden neredeyse ilk kez övünür gibi bahsediyordu. Neden burada olduğumuzu o an daha iyi anladım. Paşa adadan döner dönmez babam, yeniden o kırıntıların peşine düşmüş, kapısından geçemeyeceğime inandığı yerlerde çalışabilmem için kolları sıvamıştı.
“Çocuklar kendi geleceklerini kendileri tayin ediyor. Biz ne yapıyoruz ki?”
“Olur mu paşam! Elinden tuttunuz, hiç düşünmedik okulu bitirebilecek mi, masraflarını karşılayabilecek miyiz diye… Daha iyi şeyler de okuyabilirdi ama tutturdu şef olacağım ben diye, işte, çocuklar bu devirde böyle.”
Babam geri döndükten bir süre sonra annem eski iş yerine geri dönmüştü, iyi de kazanıyordu, aslında eğitim masrafları endişemiz yoktu ama babamın, bütün masrafları üstlenme konusundaki inadı yüzünden aile bütçesine yük gibi hissettiriliyorduk.
“Tamam, Bedri. Ne güzel mesleğini eline almış. Bir gün Narin Kız’ın elinden yemek yemek de nasip olur inşallah!”
“İnşallah, paşam! Ne zaman istersen.”
“Biz bir Narin ile yalnız konuşalım.”dedi Müfit Bey cebinde bir şey aramaya başladığında. Babam birkaç saniye tereddüt ederek yerinden kıpırdamayınca Müfit Bey gülerek kafasını kaldırdı. “Korkma yahu kızını kaçıracak değilim!”
“Estağfurullah, paşam! Ben de bir hanıma bakayım,” Bana döndü, “Tamam, kızım?”
Kafamı salladım. Babam gittikten sonra kapı usulca kapandı. Müfit Bey cebinde aradığı saati bulmuş, kontrol ediyordu. “Torunum döndü, hatırlıyor musun onu, ziyarete gelirdin.”dedi biraz sonra.
“Evet. Gözünüz aydın!”
Kafasını salladı yavaşça. Cep saatinin kapağını kapatıp yeleğinin cebine geri koydu.
“Çok fazla vaktini almayacağım, Narin. Bu konuşmayı babanın yanında yapmak istemedim çünkü onun kararının benim nezdimde hiçbir önemi olmadığını bilmeni isterim.”
Neler olduğunu anlamaya çalışırken nasıl tepki vereceğimi de bilemediğimden gülümsemeye çalışırken kaşlarımı da çatmıştım.
“Baban bir teklifte bulundu.”
“Ne…”Aklımdan geçen onlarca şey tüylerimi kabartırken konağın koca odasında nefesim boğazıma takıldı. “Ne teklifi?”diyebildiğimde aklıma düşen fikirlerin utancından kasıklarıma vuran ağrıyla iki büklüm olmak üzereydim.
“Kazayı biliyorsun?”dedi soru sorar gibi. Kafam refleks olarak sallanırken ne alakası var diye düşündüm. Yıllar önceydi.
Cebindeki saati tekrar çıkardı ama bakmak için değil. Yaşlı zayıf ellerinde tutarak sıktı altın kabını. Bilinçsizce yaptığı bir hareket gibi gözleri boşluktaydı bunu yaparken. “Yağız, babanın bir şeyler bilebileceğini söylediğinde ihtimal vermedim başta. O günlerde oğlumun arkadaşlarından en çok o arayıp sormuştu, yanımızda olmuştu, Yağız’ın durumunu yıllarca sordu, komadan uyandığında ilgilendi. Bilse o zamanlarda söylerdi diyordum.” Başını hafifçe iki yana sallarken gözlerini daldığı yerden kurtararak bana çevirdi.
“Tektaş?”
O söyleyene kadar yine parmağımdaki yüzükle oynamadığımı fark edememiştim.
“Evlenme teklifi mi aldın?”diye sordu merhametli bir gülümsemeyle.
“Evet.”diye yanıtladım konunun bu kadar kolay değişebilmesindeki normalliğe güvenip biraz nefes alarak.
“İnsanın onu seven birini bulabilmesi ne şans, değil mi?”
“Galiba öyle.”dediğimde neden böyle dediğimi bilmiyordum ve Müfit Bey’in hemen dikkatini çekmişti.
“Galiba... Güven tam değil mi?”
Güveniyordum. Güveniyordum ama ağzımı açıp ilişkimi savunmak yerine “Benimle ne konuşmak istemiştiniz?”diye sordum.
“Yağız’ın iddiasını başta ciddiye bile almadım,” dedi Müfit Bey, elleri titreyerek kucağındaki mendili buruştururken. “Ama sonra izini sürdüm. Katiller çoğu zaman olay mahalline geri döner, derler ya… Bu sefer de öyle oldu.”
“Hayır…”
Sesim neredeyse bir fısıltıydı. Beni duyduğuna ihtimal vermedim ama o, başını kaldırıp gözlerime baktı.
“Bir dedektif tuttum. Eski polisler, emekli avukatlar… Küçük bir ekip kurduk. Davayı yeniden ele aldılar. Yağız’ı dinlediler. Sonradan ortaya çıkan birkaç tanık da oldu…”
Durdu. Gözleri bir an parladı, sonra yeniden bulutlandı.
“Bedri. Oğlumun can dostum dediği adam, garajın anahtarını çalmış. Sonrası malum. O anahtar oğlumun katillerine gitmiş.”
Bacaklarımın titrediğini hissettim. Ayakta durmakta zorlanıyordum. Etraftaki eşyalardan çok uzaktaydım. Düşsem, kimse tutmazdı. Ama babam yapmamıştı, değil mi?
İçimde bir şey düşmüştü sanki.
Bir bağ mıydı, bir inanç mıydı bilmiyordum.
“Sen diyorsun ki şimdi, o zaman nasıl hala babamın suratına bakıyorsun, onu evine davet ediyorsun. Ben de sorguluyorum kendimi ama yaptığım hiçbir şeyden gocunmuyorum da. İnsan ailesi için her şeyi yapar, değil mi?”
Müfit Bey'in gözleri bir anda değişmişti. Yılların yorgunluğuyla belki de kısılan gözlerinde kazadan sonra ne kadar çok şeyle tek başına mücadale ettiği kendini gösteriyordu. “Cevap ver.”diye sakince emrettiğinde “Evet.”dedim bir çırpıda. Kelimeler sanki kendiliğinden dökülüyordu bu gece. Ne söylemek istediğimi bilmiyordum. Buna gerek de yoktu.
“Bedri, oğlumun can dostu Bedri Çelebi, oğlumu satmış.”deyip yıllardır almadığı nefesi içine çeker gibi derin bir nefes aldı.
Babamın adı, ailemizin taşıdığı soyadıyla beraber o çirkin kelimelerin arasında geçince içimde bir yerler yandı.
İnkar etmek istedim. Yapmaz, diyebilmeyi çok istedim. Ama sesim çıkmadı.
Damarlarımın içinden buz gibi bir şey aktı sanki.
“Hemen apar topar dosyayı yeniden açacaktım ama bir kez yüzüne bakmak istedim. Ekmeğimden yedi, suyumdan içti ya hiçbir an utandı mı görmek istedim. Bu da benim yanlışım oldu belli ki… Oğlumun dostum dediği adamda bir merhamet aradım ama o benim olmasını istediğim insandan uzak, merhametsiz bir…”derken bir anda sustu, bana bakarken gözlerindeki acımayı gördüm.
Bir tane mumun yanmadığı karanlık bir odada bile tanırdım bu bakışları. Babamın her yanlışından sonra armağan edilirdi bu bakış bize. Başka başka insanlar, tanımadığım yüzler, ellerini sürmek istemeyecekleri bir çöp yığınına bakar gibi bize bakardı o zamanlarda.
“Ben, babanızı cezalandırmak istiyorum. Sana dürüst olayım, kızım. Cezasını çeksin ki benim torunumun içi biraz soğusun istiyorum. Ben, oğlumun, gelinimin, torunlarımın sebebi bu adama sunduğum her bir lokmadan bin pişmanım zaten, kalan günlerimi bu pişmanlıkla geçireceğim ama Yağız…”deyip sustu. Zorlukla yutkundum. Ciddiydi. Elinde kanıtları vardı. Olmasa bu kadar net konuşmazdı, değil mi? Ciddiydi, diyordu içimdeki gür bir ses. Kemiklerime kadar titretiyordu içimi. “Allah izin verirse onun daha çok günü var bu hayatta.”
O derin bir nefes alırken büyüyor, ben tuttuğum nefesle karşısında biraz daha küçülüyordum.
“Ben niye buradayım diyorsun. Ah, narince kız, haklısın... Aldım karşıma Bedri’yi. Bir oda dolusu hukukçu. Anlattılar, reddetmedi. Bundan sonra olacakları söylediler. Korkar sandım ama korkmadı. Bir kozu varmış meğer.”
Artık bacaklarım beni taşımada gerçekten zorlanırken arkamdaki kapı hızla açıldı. Rüzgarı titreyen bacaklarıma çarpmış gibi sarsılarak geriye adımladığımda onun içeri girdiğini gördüm. Camın ardındaki çocuk… Sapasağlam, öfkeli, nefret dolu bakışlarıyla beni süzerek üstüme doğru yürüyordu.
“Yağız!”dedi arkadan Müfit Bey.
Yağız gözlerini benden ayırmadan üstüme üstüme yürürken “Kefaret olmayı kabul edecek misin?”diye sordu. Ben ne kastettiğini anlayamadan Müfit Bey cevapladı onu. “Konuşmamız daha bitmedi, Yağız.”
Yağız nefret dolu gözlerini benden ayırmadan önümde dikilerek ışığımı engelleyip beni karanlığa biraz daha hapsetti. “Babası susalım diye kızını kefaret olarak vermeyi teklif etmekten utanmıyor! Sen bunu anlatırken mahcup olup konuyu dolandırıyorsun dede.”
“Kızın bir günahı yok.” Bu kadar yaklaştığını zayıf eli torununun dirseğini kavrayana kadar fark edememiştim. “Onun üstüne gitme.”dedi uysal bir uyarıyla Müfit Bey. Yağız gözlerini hala benden ayırmamış, beni de bu cezaya mecbur bırakmıştı.
“Sen git, dede. Ben konuşurum."dedikten sonra gözlerini bana çevirdi yeniden. "Ailemi onun yüzünden kaybettim!”
“Benim hiçbir şeyden haberim yoktu,” dedim bir çırpıda. Kelimelerimin basitliğinin aksine, içimde bir fırtına kopuyordu.
“Babanın ihanetinden mi bahsediyorsun?”
Bir an zihnimdeki bütün kelimeler silindi. Ne diyecektim ona, ne diyebilirdim?
“Benim için üzülme. Kendin için üzül. Seni satıyor.”dediğinde başımı iki yana sallamaya başladım.
“Yağız!”diye uyardı dedesi kenardan.
“Susalım diye seni dedeme gelin diye vermeyi teklif etti!” Yağız ağzından zehir saçmaya devam ederken sanki biraz olsun keyif alıyordu, babamın kanından birinin canını yakabildiği için…
“Sus payı!”diye devam etti şeytani bir gülümsemeyle.
“Yağız…”
Dedesine aldırış etmeden üstüme doğru biraz daha eğildiğinde “Kefaret olmayı kabul edecek misin?”diye sordu.
“Öyle yapmaz.”
Kelimeler yine düşüncelerimden bağımsızdı çünkü içimde korkuyla, bunların gerçek olabileceğinin korkusuyla tir tir titriyordum. Konuşurken dişlerim birbirine çarpmış ama karşımdaki canavar öfkesinden bunu fark etmemişti. Gülerek “Her şeyi bilerek buraya hala yemeğimizi yemeye gelecek, müstakbel gelinini dedeme sunacak kadar alçak bir adamın kızısın.”derken sesi buz gibi soğuktu, ama aynı zamanda içinde fokurdayan bir öfke vardı.
Sözlerinin ağırlığıyla sendeledim. Bu sırada ellerim istemsizce yumruk olmuştu. Vücudum titrerken, o sözcüklerin yarattığı nefret her bir hücreme nüfuz ediyordu.
Nefreti tenime batan bir bıçak gibiydi. Aksi bir şey duymayı umacak kadar çaresiz bir bakışla Müfit Bey’i odanın içinde aradığımda bir kapının önünde buldum. Çürük kokan siyah bir çöp poşetinin içindeki durumumuzdan utanarak salonu terk ediyordu.
İçim hayal kırıklığıyla bulanırken “Seninle evlenmem.”diyebildim. Bu gece farkında olarak ağzımdan çıkan ilk şey belki de buydu.
“Ben?”deyip alayla güldüğünde istemeyerek de olsa gözlerimi yeniden ona çevirdim.
“Bir katilin kızıyla asla evlenmem.” Gözlerimin derinine baktı, “Korkman gereken kişi ben değilim."
Ağzından dökülen kelimeler bir bıçak gibi içime saplandı. Gözlerindeki düşmanlığa alışkınım diyebilirdim ama geçmişte bir kez olsun sesini duymadığım çocuğun sesindeki öfke, zehir gibiydi. Söyledikleriyle eş değer bir zehri kalbime salmıştı. Ona dönüp bakışlarına aynı öfkeyle karşılık verirken bir an duraksadım, kalbim deli gibi çarpıyordu, ama korkum, öfkemin arkasına saklanmıştı. Benim, babamın günahların cezasını çekme kotam çoktan dolmuştu. Ben suçlu değilim, diye hatırlattım suçluluğu ezberden kabullenip ezilip büzelen Narin’e. Ben suçlu değilim. Topla kendini!
“Ben kimseden korkmuyorum!”derken sesim toktu. "Kimseden korkmam!"
Yağız şaşırmak yerine öfkelendi. “Öyle mi?”
“Öyle!”deyip üstüne yürüdüm. “Sen… Beni azarlayamazsın. Haddini bil! Ben hiçbir şeyin sorumlusu değilim, öfkeni benden çıkaramazsın!”
Bunlar geceler boyu bize babamın ayıplarını hatırlatan komşulara söylemeyi hayal ettiğim cümlelerdi. O kadar kolay dökülmüştü ki dudağımdan, sesimi duydukça omuzlarım dikleşmiş, kalbim haklılığıma daha çok inanmıştı. “Önümden çekil Yağız Şahbender, gideceğim. Bir daha da asla karşı karşıya gelmeyeceğiz.”
Önümden çekilmediğinde omzuna çarparak yoluma devam ettim. “O kadar kolay değil.”dedi arkamdan. Dirseğimden yakaladığında ondan kurtulmak isteyerek var gücümle omuzlarından öyle bir ittim ki bu saldırımı beklemediğinden sendeleyerek kapıya çarptı. Bunu ben de beklemiyordum ama zaman algımı yitirdiğimden şu an karşımda komşular mı var yoksa Yağız mı ayırt eder halde de olduğum iddia edilemezdi. Beynim ve kalbim farklı zamanlarda yaşıyor gibiydi.
Yüzündeki acı ifadeyi görmezden gelerek“Çekil!”dedim onu kenara itmeye çalışırken. Kendimi kaybetmiştim. Bir şey boğazımı sıkıyordu. Nefes almak için bu odadan, bu evden dışarı çıkmalıydım. Sesim boğazımdaki elden kurtulmaya çalışır gibi telaşlıydı. “Çekil!”
Kendini toparladığında benim de kapıyla aramda bir engel kalmamıştı artık. Kapı kolunu kavrayan elimi bileğimden tutup beni az önceki öfkemin bir benzeriyle itip sırtımı duvara çarptı. Can acıtıcı değil, ama baş döndürücüydü.
“Senin baban olacak o şerefsiz, benim ailemi yok etti. Her şeyi hak ediyorsunuz siz!” Gözlerindeki acı, sözlerine eşlik eden çığlıklardı sanki. Ellerimin duvara yapıştığını fark ettim; kaçacak hiçbir yerim yoktu.
“Bırak!” dedim, dişlerim birbirine çarpıyordu. O kadar yakınımdaydı ki, nefesini yüzümde hissediyordum.
Elini duvara vurduğunda yerimden sıçradım ama kaçacak bir yerim de yoktu. Beni vücuduyla duvar arasına sıkıştırmış, kollarıyla da hapsetmişti. Burnumun dibine girecek kadar eğildiğinde kararan gözleri gece denize bakmak gibiydi. Sonsuz, derin bir karanlık.
Alnından dökülen terler kızarmış yanaklarından çenesine doğru bir yol izliyordu. Ben üstüme çığ gibi düşürdüğü suçlamaların altında buz keserken o nefretin alevinde yanarak ter döküyordu.
Yıllarca biraz daha yakından görmeyi isterken yaklaşmaktan korktuğum gözler karşısında yorgun düşerek gözlerimi yumduğumda isyankar bir damla sıcak gözyaşı yanağıma doğru süzüldü.
“Bırak beni!”dedim yalvarır gibi. Yıllar önce konuşmasını istediğim çocuk şimdi benimle konuşuyordu ama ben artık aynı şeyi istemiyordum.
“Sen kefaret ol ya da olma, o adam, eninde sonunda cezasını çekecek! Sana söz, katilin kızı.”
Son bir gayretle kendimi ona karşı savurdum, onu sonunda yerinden oynatmayı başarmıştım. Bir adım geri çekildi, ben de kapıyı açmak için elimi tokmağa götürdüm. Sözleri bir bıçak gibi tenime saplanmıştı, ama asıl yara içimdeydi. Tokmağı çevirirken, Yağız Şahbender’in arkamda kalan nefret dolu bakışlarını sırtımda hissettim.
Dışarı çıkıp merdivenleri inerken sesi zihnimin içinde yankılanıyordu. Katilin kızı.
Hikayeme, bana ulaşan herkese kucak dolusu merhabalar! Hoşça geldiniz, hoşça kalırız beraber♡ Düşünceleriniz benim için çok değerli ve önemli, benimle paylaşırsanız çok hoşuma gider.
Çok öpüyorum, sonraki bölümlerde görüşmek üzere!