1.BÖLÜM

Zamanın durduğu anlar vardı.
Öyle bir an olurdu ki etrafındaki gürültü azalır, kalabalığın o heyecanlı hareketleri ağır çekimdeymiş gibi yavaşlardı.
Senin bile hareketlerin yavaşlardı, farkındalığın ne kadar yüksek olsa da ayaklarına bin tonluk ağırlık bağlanmış gibi hissederdin.
Geriye canlı, güçlü ve olduğu akışıyla ilerleyen tek bir şey kalırdı.
Kalp atışların.
Seni uyarır gibi göğsüne defalarca kez güçlü yumruklarını savurur, uğultusu kulaklarında çınlamaya dönerdi.
Kendi nefesini duyamayacak kadar seni kendine ait kılardı.
O anlar her zaman gerçekleşmezdi, bazı zamanlarda ise içine çekildiğini fark ederdin ve önüne çıkan tek bir seçenek olurdu.
Kazanmak.
Bakışlarım ağır çekimdeymiş gibi etrafta dolaştı, ceza sahasının çaprazında, taç çizgisine yakın bir noktadaydım. Topu sağa ayağıma çektim, Fenerbahçe kalecisinin bir adım öne çıkışını gördüm. Derin bir nefes alıp topa ayağımın dışıyla vurdum.
İlk başta stadyumdaki insanların sesleri silinmişti şimdi ise kalbimin atışlarını duyamayacak noktadaydım.
Her şey ağır çekimdeymiş gibi ilerlerken etrafımda hareket etmemi engellemeye çalışanlarında bakışları aynı şekilde topu takip etti. Havada kıvrılan top falso aldı, içeri kıvrıldı ve direğin içine çarpıp ağlarla buluştu.
Bütün sesler geri geldi.
Takımımızın tribünlerine yayılan sessizlik çığlık gibi bir uğultuyla dağıldı. Çoğu kişi başını ellerinin arasına almış bir halde maçı izliyorlardı, kimsenin berabere bitmesini istemediği bir maçtı.
Sahada adım yankılanmaya başladığında gerçekliğin içine çekildim. Ellerimi iki yana açarak göğsümü parçalayan sevinçle koşmaya başladığımda ardımdan gelen arkadaşlarımı hissediyordum. Dizlerimin üzerine çökerek çimler üzerinde kaydığımda taraftarların olduğu tarafa ulaşmıştım. Sağ bileğimin iç kısmındaki dövmeye dudaklarımı bastırarak kafamı geriye yatırıp işaret parmağımı havaya diktim.
Her golümün bir sahibi vardı.
Ayağa kalkmamla sırtıma ilk atlayan Demir oldu. Kahkaha atarak onu kavrarken Semih yanımıza gelip şakağımdan öperek elini sırtıma geçirdi.
Demir’in sırtımdan inmesiyle göğüslerimizi birbirimize çarpıp sıkıca sarıldık. Emirhan elini enseme sarıp kafalarımızı tokuşturduğunda ikimizde gülümsüyorduk.
Maçın bitiş anonsu yapıldığında arkadaşlarımdan sıyrılarak ilerlerken formamın alt temiz kısmını yukarı çekerek yüzümdeki teri sildim, saçlarım dağılarak alnıma yapışmıştı. Elimle onları geriye iterken stada yayılan şarkıyla kaşlarımı çatarak kafamı kaldırdım, çalan çoğu şarkıyı artık ezberlemiştik ama bu sefer farklı bir şarkı çalıyordu.
Taraftarlarımız hep bir ağızdan, “Yak söndür sorma maksadın ne, sağ olsun canın durmam üzerinde, sana iltimas bitmez bizde Gurur Han!” diye bağırdıklarında şaşkınlıkla adımlarım duraksadı.
Aynı sözler bir kere daha tekrarlanırken şaşkınlığımdan sıyrılıp kafamı iki yana sallayarak güldüm ve bakışlarımı teknik direktörümüz Zoran’a çevirip sırıttım, gözlerindeki nefreti okuyabiliyordum.
Ona doğru ilerlerken ellerimi iki yana açtım şarkıyla birlikte taraftarların ne yaptığımı gördüklerini biliyordum. Bir kere daha ama bu sefer daha güçlü bir şekilde, “Sana iltimas bitmez bizde Gurur Han!” diye bağırdıklarında sırıtmaktan ağzım yırtılacaktı.
“Biri şu piçe bu şarkıyı ezberletmeli.” Yanıma gelen Demir’e baktım. “Yoksa ben döve döve öğretirim.”
“Sakin ol.” Elini sırtıma vurup sırıttı. “Gel hadi gel, Atilla abi ve Luis karşılıklı göbek atıyorlar.”
Sahanın bir kısmındaki kalabalığı gösterdiğinde gülerek o tarafa ilerlesem de omzumun üzerinden Zoran’a dik dik bakmayı bırakmadım, şerefsiz herif.
“Ooo gel aslanım benim.” Atilla abi elini enseme sarıp beni kendine çekerek başımın üzerinden öptü.“Ayağına sağlık koçum.”
“Eyvallah abi ama aslan falan olmuyor öyle.”
“Hadi lan.” Enseme vurmasıyla gülerek omzuna dokunup geri çekildim. Taraftarlarda henüz gitmemişlerdi, kazanmamızın sevincini yaşıyorlardı.
Onların açtığı şarkının sesi etrafta dağılmaya başladı, Göktuğ şarkıyı fark ettiğinde keyifle bağırdı. Parmaklarını dudaklarına yaslayıp ıslık çalıp bir yandan da oynayarak aramıza katıldığında ensesine vurarak sırıttım.
Kollarını karşıma geçip iki yana açtığında onu tekrarladım, beraber oynamaya başladığımızda Demir de Atilla abinin karşısına geçmişti.
Terli ya da kir içinde olmamızı umursamadan oynarken maçın bütün stresi, öfkesi gitmişti.
Göktuğ keyifle etrafında dönerek, “Çayır biçiyom çayır, yanıyom cayır cayır,” dediğinde bana yaklaşmasıyla omuzlarımızı birbirine vurduk.
Demir, Göktuğ’a kalçasıyla vurup kenara iterek karşıma geçtiğinde, “Hoş geldin ömrüm,” diyerek yanağından makas aldım. Demir bana doğru yaklaşıp alnıyla alnıma vurduğunda biraz zafer sarhoşu olmuştuk. Alnı alnımdayken dizlerimizi bükerek oynarken, “O kırmızı yanaklar o kiraz dudaklardan benim payımı ayır,” dediğinde kahkaha atarak geri çekildim.
Bir süre sahada oynadık, içeri geçerken adımı dile getiren birkaç taraftarı fark ettiğimde yönümü o tarafa çevirdim. Güvenlikler etrafımı sarıp bir şey olursa müdahale etmek için tetikte bekliyorlardı.
“Oğlum bak kim var burada.” Taraftarlardan biri telefonunun ekranını bana çevirdiğinde ekrandaki çocuğu fark etmemle gülümsedim. “Antrenmanlarda kolunu kırdı yoksa o da maça gelecekti.”
Babası hızlıca durumu açıklarken, “İsmi ne?” diye sordum.
“Efe.”
“Merhaba Efe.” Telefonunun ekranına el salladığımda küçük çocuk şaşkınlıktan konuşamıyordu. “Umarım bir an önce iyileşirsin.”
“Teşekkür ederim Gurur abi, iyi ki varsın. Bende büyüyünce senin gibi olmak istiyorum.”
“Eyvallah, olursun tabii, asıl sen iyi ki varsın.”
Üzerimdeki formayı süzdüm, çok kirli değildi. Üzerimden hızlıca sıyırıp güvenliklere, “Kalem var mı?” diye sordum.
Taraftarlardan biri, “Bende var,” dediğinde uzattığı kalemi alıp hızlıca formanın en temiz kısmını Efe’nin ismine imzaladım.
“Hediyem olsun Efe’ye.”
Formayı adama uzattığımda şaşkınlıkla, “Çok sağ ol Gurur,” dedi. “İyi ki Beşiktaş’ın evladısın, vurduğun gol olsun.”
“Eyvallah abi teşekkürler.”
Gülümseyerek geri çekilip çocukların yanına döndüm. Hızlıca duş alıp dışarı çıkarak giyindiğimde Demir ve Atilla abide çıkmışlardı.
Atilla abi, “Bu yavşağın derdi ne?” diye sorduğunda ona baktım. “Seni bilerek maça almadı.”
“Son olaylardan dolayı.” Kafamı sıkıntıyla iki yana salladım. “Aklınca beni cezalandırıyor da taraftarlardan tepki çektiğimizi anlamıyor herhalde.”
“Olaya Fransız kalıyorsa.” Demir’in esprisiyle yüzümü buruşturdum, Fransız adam içinde yaptığı espri bu kadar olurdu. “Ama seni almasaydı olay çıkardı taraftarlar bir an sahaya inecek sandım.”
“Böyle giderse alınır görevden,” dedi Atilla abi. “Üstler fark etmiştir bu maçta, bakalım ne olacak bana sorarlarsa da-”
“Bir şey olacağını sanmıyorum.” Ayakkabılarımın bağcıklarını bağlayarak onlara baktım. “Suç benim yakalanmamalıydım.”
Atilla abi ayağa kalkmamla elini omzuma sarıp, “Biraz ara ver oğlum,” dedi. “En azından birkaç maç, ortalık sakinleşsin sonra yine tozutursun. Anlıyorum seni gençsin, eğlenmek istiyorsun ama bu aralar çok göz önündesin bırak okları üzerinden çeksinler.”
“Haklısın abi.” Onaylarcasına kafamı sallarken kulaklarımın kızardığını hissediyordum. “Daha dikkatli olacağım.”
“Aferin aslanım.” Başımın üzerinden öpüp geri çekildi. “Buradan çıkışta neredesiniz?”
“Benim evde pes atarız.” Cevabımla gözlerinden geçen şüpheyi gördüğümde göğsüm sıkışmış gibi hissettim. “İnanmıyorsan canlı konum paylaşayım abi.”
Yanımıza gelen Göktuğ’u fark etmesiyle onu tişörtünün ensesinden tutarak yanımıza çekip, “Yanınıza Göktuğ’u da alın,” dedi. “Bana yeter.”
“Ayaklı konum abi senden haklısın,” dedi Demir. “Bu şerefsiz yüzünden zaten ifşalarımız çıkıyor.”
“Aşk olsun abi ben ne yaptım?”
Göktuğ masum olduğunu düşündüğü renkli gözlerini üzerimize dikmiş bize bakıyordu. “Hiç canım ne yapmış olabilirsin,” diye homurdandım. “Yavşak herif sarhoş olup Instagram’a dadanıyorsun habersiz paylaştığın videolar da hepimizi yakıyor.”
Geçen gün Demir’le eğlenmeye çıktığımızda gelmek için resmen miyavlamıştı kıyamayıp onu da yanımıza almıştık ama almasaydık keşke, sarhoş olup ortamın videosunu çekerek paylaşmış hepimizi yakmıştı.
Başkanın öfkeden kükreyişleri hala kulağımda çınlıyordu.
“Eve gidecekseniz ifşalayacak bir şeyi olmaz.” Atilla abi babacan bir tavırla Göktuğ’un omzuna vurdu. “Sana güveniyorum Göktuğ.”
“Eyvallah abi.” Göktuğ göğsü kabarmış bir şekilde kaptana sarılıp sırtını sıvazladı.
Atilla abi eşyalarını toparlayıp gittiğinde bizde otoparka geçip arabama yerleştik. Arka koltukta oturan Göktuğ, “Lahmacun yiyelim mi abilerim?” diye sorduğunda gülümsedim. “Çok acıktım.”
“Sen ısmarlarsan neden olmasın.” Demir omzunun üzerinden ona baktı. “Eurolarını ıslatalım biraz.”
“Sen iste sana lahmacuncu açarım abi.”
“Tamam lan yağlama.” Araya girip dikiz aynasından ona baktım. “Bana bak evin içini gösterecek bir şey paylaşırsan kafanı kırarım senin.”
“Tamam abi söz çok dikkatli olacağım.”
Burnumdan nefes vererek kafamı iki yana salladım, pek güvenmiyordum ama umarım öyle olurdu.
Demir yoldayken yemek için sipariş vermişti, eve geçmemizle odama çıkıp eşyalarımı odama bırakarak aşağı indim. Demir bir köşede telefonuyla oynarken Göktuğ oyunu açmakla uğraşıyordu.
Demir, “Göktuğ yeni ismin hayırlı olsun kardeşim,” dediğinde ona baktım.
“Twitter’a mı bakıyorsun abi?”
“Aynen, sana kara panter diyorlar. Güzel editler yapmışlar.”
Göktuğ keyifle gülümserken, “Güzel isim,” dediğimde bana baktı. “Çok iyiydin bugün.”
“Teşekkürler abi, siz beğendiyseniz gerçekten iyiyimdir.”
Gülümseyişi büyürken yanakları kızarmaya başlamıştı. Koltuğa geçip oturarak bende telefondan sosyal medya hesabıma girdim. Göktuğ yirmi bir yaşında takımdaki en küçük kişiydi, kalede gol yememizi engellerken yakın mesafeden gelen şutları ve hava toplarını engellemesiyle kısa sürede parlamaya başlamıştı. Birçok fotoğraf videoda onu bütün gücüyle ileri uzanmış topu dışarı çıkarırken ya da havada süzülürken yakaladıkları için her maç taraftarlar insan değil özel güçlü biri olduğunu söylüyorlardı.
Twitter’a girerek maçla ilgili atılan tweetleri kontrol etmeye başladım. Menajerlerimiz her ne kadar Twitter kullanmamızı istemeseler de ben taraftarların paylaştıklarını okumayı seviyordum.
Ben nasıl gönlümü bu takıma verdiysem, dünyam yaptıysam onların da aynı şeyleri hissetmesi beni mutlu ediyordu.
Paylaşımlarda eleştirilerin yanında komik yazılarda vardı, hoşuma gidenleri beğenerek birkaçına yorum bıraktım. Son dakika attığım gole karşı yapılan birkaç edit vardı.
Videoları yapanlardan biri, ‘Golü kime hediye ediyorsan uğur getirsin sana hep’ yazarak gol sevincimi paylaşmıştı. Çenem hüzünle kasılsa da tweeti kendi profilimde beyaz kalp koyarak paylaştım.
“Gruba gönderdiğime bakın hayvan gibi havalı çıkmışız.”
Demir’in konuşmasıyla ekrana düşen bildirime dokunup ben, Atilla abi, Demir ve Göktuğ’un olduğu gruba düşen linke tıkladım. Benim son golü attığım andandı, dizlerimizin üzerinde yere çöküp öne kayarken fark etmemiştim ama Atillaabi sağımda ve Demir de solumda aynı anda aynı şekilde hareket etmişlerdi ve planlanmış bir şey değildi. Tam karşıdan görüş açısıyla paylaşılan videoda ağır çekime çevirmiş arkaya da genelde üçümüzü paylaşırken eklenilen şarkılardan biri vardı.
Yemek siparişimiz geldiğinde karnımızı doyururken hiçbirimiz elimizden telefonu düşürmemiştik, ben Instagram’a geçmiş takım hesabının etiketlediği görselleri paylaşıyordum, Göktuğ kendisine yapılan editleri izlerken annesine de gönderdiğine emindim. Demir her ne yapıyorsa ekrana sırıtarak bakıyordu.
“Yapılan editi kızlardan birine gönderip nasıl çıkmışım mı yazıyorsun?” Sorumla kafasını kaldırıp bana bakarak sırıttı, bir kere de şaşırtsaydı keşke…
Sosyal medyayı kullanmayı sevmeyen, sevmediği için öğrenemeyen ve berbat kullanan biriydi.
Geçen aylarda bir kız görüşmelerinden sonra ikinci buluşmayı alamayınca konuşmalarını paylaşıp prim kasmaya çalışmış Demir umursamamıştı bile menajeri fotoğrafı kaldırtmıştı. Ekiple çıktığımız yemeğin sonunda gazetecilerden biri mesaj konusunu açtığında da, “Bu çağda mektup mu yazacağım? Tanışmak için mesaj atmaktan başka çözüm mü var? Normal kabul edin böyle şeyleri dumanla haberleşecek halimiz yok. Eee tabii sosyal medya yanıltıcı yer bizimde bazen kandırıldığımız oluyor,” demiş ifşasını çıkaran kıza da laf atmıştı.
Demir telefonunu Göktuğ’a uzatıp, “Şu nasıl yapılıyor?” diye sorduğunda yerimde hafifçe uzanıp telefonunun ekranına baktım. “Bu akşamdan fotoğrafları kaydettim benimkini de paylaşsana.”
“Hallederim abi.”
Göktuğ telefonu alıp Demir’in fotoğraflarını Twitter’da paylaşırken, “Bence bırak sosyal medyanı menajerin birini ayarlasın onlar kullansın,” dedim. “Bazen Göktuğ’dan daha fena başımıza bela oluyorsun.”
“Yapmadım bir şey oğlum Göktuğ’a paylaştırıyorum işte.”
“Ben hallederim abi sen merak etme.” Göktuğ tek elinde dürüm yaptığı lahmacun diğer elinde de Demir’in telefonu onunla uğraşırken uzanıp kafasına vurmamak için kendimi tuttum. Takımda ne kadar önemli bir parça olursa olsun hala çocuktu ve saha dışında bu ortaya çıkıyordu.
“Bana söyleyeceğine sen ara ver, mesaj kutun Victoria Secret’s melekleri listesine döndü.”
“Ben olmasam aç kalırsınız aç.” Sırıtarak arkam yaslandım. “Hem millet bizi görmeyi seviyor, gözleri şenleniyor.”
“Havanı yesinler şekerim.”
Uzanıp yanağımdan makas almaya çalıştığında eline vurdum. Son zamanlarda sosyal medya üzerinde gerçekleştirdiğim işbirlikleriyle hepimiz bir noktada ön plana çıkmıştık, insanlar bir tek beni değil arkadaşlığımızı da görmeyi seviyorlardı.
En azından ben Demir gibi kendimi körü körüne rezil etmiyordum.
Sezon başlamadan önce çıktığımız tatilde eğlenirken uzaktan çekilen bir fotoğrafı Twitter’a düşmüş Demir de yalanlayarak ‘sakin ol champ antrenmandayım’ diye tweet atmış ama konumunu kapatmadığı için nerede olduğumuz tweetinin altında belli olmuştu. Allahtan üzerinden çok zaman geçmeden fark etmiş ben eski antrenman fotoğraflarımızdan birini paylaşıp onu etkilerken, Göktuğ da telefonu elinden almış ve Demir’e yeni bir Twitter hesabı açarak mavi tik almış, asıl hesabının yeni açıldığını daha önce kullanmadığını belirtmişti. Bir de diğer hesap hakkında şikayette bulunduğunu dile getirmişti, eski hesabını çok fazla kullanmadığı için göz önünde değildi ve herkes gerçek olup olmadığını anlayamamıştı.
Yemeğin ardından Demir’le oyuna başladık, Göktuğ bir köşede bizi izlerken yorgunluktan uyuyakalacağını ikimizde biliyorduk. Bugün en zorlu maçlardan birini geçirmiştik.
Oyundan sonra Göktuğ’u uyandırıp misafir odasına gönderdim diğerine de Demir geçtiğinde bende odama geçtim. Demir ve Göktuğ aynı evde yaşasalar da saat geç olmuştu bu saatten sonra evlerine gönderecek değildim.
Yatağa uzandığımda elim istemsizce telefonuma gitti ve bir süre önce profilimde paylaştığım gol videomu tekrar açtım. Tek kolumu başımın altına alırken gol sevincimin videosunu bir kere daha izlerken göğsüme yüklenen ağrıyla ruh halim değişti. Telefonu kenara bırakırken bakışlarım bileğimin içindeki küçük yarım melek kanadına takıldı, diğer yarısı artık bende değildi.
Takım harici düşünmek beni dibe çeken şeydi ve kendime düşünmeyi yasaklayalı bayağı olmuştu.
Kendimi uykuya bırakmamda düşüncelerimi alıştığım şekilde susturmamla oldu.
Ne kadar uyudum bilmiyordum ama zil sesiyle yerimden kalktığımda kendimi berbat hissediyordum sanki on dakika uyumuş ve uyanmıştım.
Uyku sarhoşluğuyla aşağı inip kapıyı açtığımda kim gelmişse sövmeyi düşünürken karşımdaki tanımadığım takım elbiseli adamla kaşlarım çatıldı.
“Hayırdır?”
Cevabımla kaşları çatılsa da, “Gurur Bey mi?” diye sordu.
“Evet, siz kimsiniz?”
Adam, “İçeride konuşabilir miyiz?” dediğinde elini havaya kaldırmasıyla elinde tuttuğu puseti ve içindeki bebeği görmemle irkilerek geri çekildim. Boşluğumdan yakalayarak içeri adımlayıp, “Dışarıda konuşulamayacak kadar önemli bir konu,” dedi ve salona ilerledi.
Ardından şaşkınlıkla kapıyı kapattığımda adam puseti koltuğa bırakıp yanına oturdu.
“Gurur Bey, ben Bayan Ilva’nın avukatıyım.” Tanıdık soyadla kaşlarım çatıldığında oturduğu yerde hafifçe öne kaydı. “Bayan Ilva bir süre önce tükenmişlik sendromuna yakalandı ve ciddi seviyede bu yüzden kendisi gözden uzak bir yere taşındı.”
“Bu beni neden ilgilendiriyor?”
Eliyle pusetin içinde uyuyan bebeği işaret edip, “Ve iki yaşındaki bir bebeğe sağlıklı şekilde bakabilecek durumda değil,” dedi. “Bu yüzden bebeğe babasının bakmasını istedi.” Boş boş bakmamla, “Size,” dedi. “Arya’nın babası sizsiniz.”
“Ne?” Kükrercesine dudaklarımdan taşan soruyla avukat hızlıca pusete uzanıp bebeğin uyanıp uyanmadığını kontrol etti. Bebek irkilse de uyanmamıştı. “Sen ne saçmalıyorsun?”
“Bakın şaşkın olmanızı anlıyorum-”
“Benimle dalga mı geçiyorsunuz?”
İç çekerek diğer elinde taşıdığı çantayı kucağına çekerek içindeki dosyayı alıp bana uzattı ve, “Lütfen kontrol edin,” dedi.
“Ne oluyor?”
Demir içeri girdiğinde, “Demir,” dedim. “Al şuna bak benim sinirden tansiyonum fırladı.”
Elimi alnıma yaslarken Demir dosyayı alıp kapağını açarak incelemeye başladı. Her sayfayı çevirdikçe küfürleri artıyordu. “Gurur.” Demir şaşkınlıkla bana baktı. “Başkan bu sefer seni kesin öldürecek.”
“Saçmalama.” Korkuyla ona yaklaştım. “Gerçek olamaz değil mi?”
“DNA raporu var.”
“Lan saçmalama!” Öfkeyle saçlarımı çekiştirdim. “Oğlum ben çocuk yapmam ki!”
“Doğal olarak çocuk tek kişiyle yapılmıyor Gurur Bey.”
Avukatın konuşmasıyla öfkeyle ona doğru ilerleyip ceketinin yakasından tuttum. “Ne kadar istiyorsunuz?” diye sorduğumda kendini kurtarmaya çalışıyordu. “Oyununuz için ne kadar istiyorsunuz?”
“Hiçbir şey istemiyoruz.” Demir’in çekmesiyle adam tutuşumdan kurtuldu. “Bayan Ilva’nın istediği tek şey kızınıza sağlıklı ve güvenli bir şekilde bakmanız çünkü kendisi bunu gerçekleştiremeyecek bir durumda.” Ayağa kalkarak çantasını aldı. “Bayan Ilva’yla sevgili olduğunuz dönem hamile kaldı ancak siz eşyalarınızı bile almadan terk edip ülkenize döndüğünüz için size söyleyemedi daha sonra da haber vermek istemedi. Eşyalarınızda bulunan saçınızla DNA testi yapıldı, sizde emin olmak için tekrar yaptırabilirsiniz. Elinizdeki dosyayı da dilerseniz avukatınıza inceletebilirsiniz ancak Arya’nın babası sizsiniz ve artık sizinle yaşamalı.”
“Kafayı yemişsin.”
Avukat, “Arya sizinde kızınız ve Bayan Ilva’yla sağlıklı bir şekilde büyüyemez kendisi psikolojik açıdan da iyi değil. İki yaşındaki bir çocuğu onunla bırakamazsınız.”
“O nerede?”
“Bilmenizi istemediği bir yerde, iyileşmeye çalışıyor.”
Adam kapıya yöneldiğinde şaşkınlıkla konuşamıyordum. “Ona söyle,” diye aceleyle konuştum. “O kadar iyi saklansın ki asla onu bulamayayım, eğer bir gün bulursam bedeli ağır olacak.”
Avukat hiçbir şey söylemeden evden çıktığında kapanan kapıyla Demir bir kere daha küfretti. Elimdeki dosyayı kenara bütün öfkeyle fırlattığımda masanın üzerindeki soda şişelerine çarptı ve şişeler yere devrildi. Çıkan gürültüyle bebeğin ağlamaya başladığında irkilerek ona baktım. Pusette korkuyla ağlarken istemsizce ona doğru yaklaştım. Pusetin onun yüzünü gölgede bırakan kısmını geriye ittiğimde karşımda beyaz tenli, masmavi gözleri olan küçük bir bebek vardı.
Gözleri… benimkilere benziyordu.
Gözyaşları gözlerinden akarken gerçekten korkmuş görünüyordu. Ellerini savururken uzanıp belinden kavrayarak kucağına çektiğimde hala uykuluydu bu yüzden kafası omzuma düşmüştü.
“Pışpışla.”
“Ne?”
“Pışpışla lan bebeği korktu çocuk uyut işte.”
Demir nasıl pışpışlamam gerektiğini gösterdiğinde kolumu beline sarıp güvenli bir şekilde tutarak sırtına dokunurken yüzünü boynuma gömerek içini çekti.
“Boku yedim.” Şaşkınlıkla Demir’e baktım. “Bu sefer gerçekten selam okunacak.”
“Abilerim?” Göktuğ uykulu bir şekilde içeri girdi, eliyle gözünü ovuşturarak bize baktı ve adımları durdu. Gözleri kucağımdaki bebekteyken, “Bu nasıl bir rüya?” diye sordu. “Abi kucağında bebek var.”
“Farkındayım Göktuğ.”
Göktuğ bu sefer Demir’e bakıp, “Abi bana bir tane vur,” dedi. “Uyanamadım sanırım.”
Demir elinin tersiyle çocuğun alnına vurduğunda Göktuğ acıyla inledi. Silkelenerek gözlerini açıp kapattı ve tekrar bana baktı. “Eee bu bebek gitmedi.”
“Oğlum bir de sen başlama ya.” Demir söylenerek ona baktı. “Bebek gerçek.”
“Kimin?”
“Gurur’un.”
“Kimden?”
“Benden.”
Demir’in homurdanan cevabıyla Göktuğ’un vücudu sarsıldı, renginin atışını ve gözlerinin kayışını gördüm. Demir de fark edip ona uzanacakken bayılıp yere devrildiğinde küfrettim asıl bayılması gereken bendim.
Demir şaşkınlıkla, “Göktuğ,” diyerek yere eğilip yanağına vurdu. “Uyan lan şaka yaptık.”
“Allahım ne günah işledim ben?” Kucağımdaki bebeği pışpışlayarak kendimi koltuğa bıraktım.
Demir bir bardak su getirip bana verdi ve Göktuğ’u sarsarak uyandırdı. Çocuk karşımdaki koltuğa oturup şaşkınlıkla beni süzerken bende boş bakışlarla etrafı inceliyordum.
Demir dosyayı bir kere daha inceleyip, “DNA testi yaptırmalısın,” dedi. “Sonuçlarla oynamış olabilirler.”
“Aklım almıyor.” Şaşkın bakışlarımı arkadaşıma çevirdim. “Şu an göğsümde uyuyan bir bebek var.”
“Evet, senin kızın olma ihtimali var.”
“Gerçekten benimse ne yapacağım?”
“Başkana haber vermeliyiz.”
“Beni öldürecek kesin takımdan atılacağım.”
“Çok geç olmadan haber verelim.”
Onaylarcasına kafamı salladığımda Demir başkanı arayarak bir sorun olduğundan ve acil toplantı yapmamız gerektiğinden bahsettiğinde adam buna o kadar alışıktı ki sorgulamadığına emindim.
“Gidelim.”
Ayağa kalkmamla Göktuğ, “Abi üstün çıplak,” dedi. “Sen bana ver bebeği git üstüne bir şeyler giyin.” Bebeği benden alıp kendinden uzakta tutarken çatık kaşlarıyla yüzünü inceledi. “Abi bu bebek sana benziyor, gözlere bak boncuk gibi.”
“Sus Göktuğ.”
“Kız bebeğin var abi.”
Burnumdan soluyarak yanından geçerken Demir benim yerime Göktuğ’u sarsıyordu.
Bomboş bir kafayla üst kata çıktım ve yapabildiğim en hızlı şekilde kıyafetlerimi üzerime geçirdim. Arabama geçtiğimizde bebek ve Göktuğ arkadalardı. Tesise girerken yanımda getirdiğim hırkayı dışarıdaki birilerinin görmemesi için bebeğin pusetine örtmüş öyle içeri girmiştik. Erken bir saat olduğu için etrafta kimse yoktu. Pusetin üzerindeki hırkayı kaldırmadan hızlıca içeri girip toplantı odasına yöneldik. Toplantı odasına ben önde girdiğimde içeride avukatım, menajerim, kulüp başkanı Selçuk abi, asbaşkanlarımızdan Erdem abi vardı.
İçeri girmemle hepsinin bakışları bana döndüğünde Göktuğ sessizce, “Gurur abimi nasıl bilirdiniz?” diye sordu.
Salak bilirdik, aptal, düşüncesiz, burnu boktan kurtulamayan bir mal olarak bilirdik.
Selçuk Abi, “Gurur,” dediğinde şaşkın bakışları elimdeki pusetteydi. “Oğlum sakın-”
“Başkanım-”
Dirseklerini masaya yaslayıp ellerini yüzüne kapatarak, “Yemin ederim kalpten gideceğim,” dedi. “O pusetin içinde bebek mi var?”
“Keşke ben olsaydım.”
Demir iç çekerek konuştuğunda omuzlarım yenilgiyle düştü. “Yemin ederim haberim yoktu,” dedim. “Sabah haberim oldu.”
“Gel otur şuraya.” Eliyle boş koltuklardan birini gösterdiğinde o tarafa ilerleyip puseti masaya bırakıp hırkayı da aldım, uykusuna devam eden bebeğe göz ucuyla bakarak koltuğa yerleştim. “Anlat şimdi neler oluyor?”
Sabah olan her şeyi anlattığımda menajerim, “Hemen DNA testi yaptıralım,” dedi. “Sırf para almak için oyun yapmış olabilirler.”
“Para almak isteseler iki sene beklemezlerdi,” dedi avukatım. “Belgelerin sahte olduğunu düşünmüyorum ama işimizi garantiye alalım.”
Erdem Abi, “Bu durumu nasıl saklayacağız?” diye sordu. “Bu çocuk kendine bakamıyor iki yaşındaki bebeğe mi bakacak? O kadar zeki olduğunu mu düşünüyorsunuz?”
Selçuk abi sıkıntıyla saçlarını karıştırarak arkasına yaslandığında bebekten çıkan sesle hepsi irkildi. Uyanmış sızlanmaya başlamıştı. Göktuğ almak için hareketlendiğinde ondan önce ayağa kalktım. Bebeği pusetinden alıp göğsüme yaslayarak sabah olduğu gibi sırtını okşarken, “Pış pış,” dememle odada derin bir sessizlik oluştu, hepsi gözünü kırpmadan bana bakıyorlardı.
“Başkanım-”
“Hemen DNA testi yapılsın, eğer gerçekse de-” İç çekerek bana baktığında toplantı odasının kapısı izinsiz aniden açıldı.
“Ben geldim!” Odaya dolan ince sesle bakışlarım sol tarafa kapıya döndü. Tanıdık yüzle karşılaştığımda onun bakışları babası Selçuk abinin üzerindeydi. “Babacığım!”
Hepimiz kıpırdamadan ona bakarken Selçuk abi, “Maya,” dedi. “Seni bize Allah gönderdi.”
Şaşkınlıkla başkana baktığımda gözlerindeki parıltı benim başıma bela olacaktı hissedebiliyordum.








