Ardıç Matemi by Zeynep at Inkitt
Customize readability
Aa

Ardıç Matemi

All Rights Reserved ©

Summary

"Derler ki, kış ne kadar sert olursa olsun, aslanın izleri karın altında kaybolmaz." Kış geri gelmişti; kar fırtınası her yeri sarmıştı. Ve kar erimeye başladığında, sırlar ortaya çıkacaktı. Midas'ta hiçbir sır gizli kalmazdı. Açelya, üniversite için Devin'i terk edip Midas'a geldiğinde karşılaşacaklarından habersizdi. Yeni bir hayat, yeni arkadaşlar ve kalbini parçalara ayıracak o aşkla tanışacağını bilmiyordu. Kalbi ikiye bölünecek, terazide bir taraf ağır basarken her şey düşündüğünden çok daha karmaşık hale gelecekti. Bazen her şey ölümle başlardı. Bazen ise bir yabancının şehre gelişiyle. Midas'ta yeni bir dönem başlıyordu. Cemiyet üyeleri, ışıltılı davetler, göz alıcı partiler ve arkadaşlıklar... Her şey büyüleyici görünüyordu. Ama Midas'ın parıltısı insanın gözünü kör ederdi. O ışık ruhunuza işler, kalbinizi donatır ve vicdanınızı yitirmenize neden olurdu.

Genre
Romance
Author
Zeynep
Status
Ongoing
Chapters
1
Rating
n/a
Age Rating
16+

1.BÖLÜM: GÜNBATIMI


















































Kaşlarım şaşkınlıkla yukarı kıvrılırken oturduğum yerden arkama dönüp arabanın arka camına baktım, kan izleri çok gerimizde kalmıştı ama oradaydı.

İzler terk etmezdi.

“Yemek arıyorlarsa şehre inmezler mi?”

“Ceylanlar onlara yetiyor,” dedi. “Onların kokusuna çekiliyorlar zaten başka bir şeyle ilgilenmezler, vaşakların en büyük zaafıdır ceylanlar.” Ellerini direksiyona sürterken gözleri sürekli çalışan sileceklerde dolaştı. “Şehre inmeleri için çok uzun bir yol var senelerdir buradayım hiç öyle bir haber duymadım, karşılaşmadım.”

Bir kere daha önüme dönüp dışarı baktım.

Her yer bembeyazdı.

Kar birkaç gündür bu şehri esir almıştı, Duha dayım öyle söylemişti.

Bizi almaya geldiğinde,“Şanslısınız güzel bir manzarayla karşılaşacaksınız,”demişti.Kar yağdı mı şehrin her yerini sarar sonra eriyip gider insanları bir süreliğine rahat bırakır ama kış sert geçer, kar eksik olmazdemişti.

Devin de havaalanı yoktu, şehrin zenginlerinin helikopter kullandıklarını duymuştum ama bizim yanımızda çok fazla eşyalarımız vardı bu yüzden dayım araba yolculuğu yapacağımızı söylemişti.

Üzerimdeki peluş hırkanın içine boynumu gömerek biraz daha gömüldüm ve yorgunlukla kafamı camın kenarına yaslayıp yolu izlemeye başladım.

Telefonum bildirimle titrediğinde ekrana baktım, Su mesaj atmıştı.

Midas’ta ilk arkadaşımdı ve babam patronunun kızıydı. Babalarımız tanışmamızı istediğinde Instragram’dan ekleşip konuşmaya başlamıştık ve şimdilik tatlı biri gibi gözüküyordu.

Anne ve babama kavuşacağım günleri sayıyordum, çok önemli bir eğitim için yurtdışına çıkmışlardı ve araya giren ek eğitimlerle dönüşleri uzun sürmüştü. Bazen ortaya çıkan bu eğitimler yüzünden ayrı kalırdık ama uzun zaman sonra ilk kez ikisi beraber gitmişlerdi.

Karın esir aldığı orman alanından çıkarken uluma seslerini duymamla irkildim. Bir kere daha yerimde doğrulup arabanın arka camından ardımızda kalan ormana bakarken hiçbir şey yoktu, kar tekerlek izlerini silmek istercesine yağıp bütün izleri kapatıyordu.

Yarım saat sonra kalemimle karaladığım defterden kafamı kaldırdığımda şehrin merkezine yaklaştığımızı hissettim. Ormanı gerimizde bırakmıştık artık etrafta birbirinin boyunu aşmak istercesine yarışmış binalar vardı, orman manzarasına göre burası daha şehirmiş gibi hissettiriyordu. Büyük bir köprüden geçerken artık defterime karaladığım yüze göre dışarısı daha dikkat çekiciydi.

Beyaz bir örtüyle kaplanmış, sessiz bir ormandan geçmiştik; şimdi ise kar taneleri, şehrin devasa, soğuk binaları arasında süzülerek yere iniyordu. Gotik yapılardaki sivri uçlar, ince beyaz bir tabakayla kaplanmıştı. Sokak lambalarının ışıkları karanlık bulutların altında soluklaşıyor, gri bir parıltıyla yansıyordu. Karla karışık sis, binaların üst kısımlarını gizleyerek onlara korkutucu bir gölge katıyordu.

Buğra, “Gotham’ı andırıyor,” dediğinde kıkırdadım, haklıydı.

Yollar yağmurla karışık karın izleriyle parlıyordu. Binaların çoğunda altın detayları vardı ve bu beni şaşırtmamıştı, gelmeden önce bu şehri internette araştırmıştım.

Midas adının geldiği efsane gibi altına bulanmış bir şehir diyorlardı.

Midas’ın laneti, dokunuşu ya da gösterişi her neyse...

Şehir de bu yüzden altın rengi önemliydi.

Soğuk ve donuk yapılara serpiştirilmiş altın dokunuşları iç karartıcıydı. Bulutlar yüzünden hava karanlık gözükürken birkaç noktanın sokak lambası yanmıştı ve onlar bile turuncu değil altın sarısı renkteydi.

Yüksek binaların tepelerinde göze çarpan aslan heykelleri sanki şehri korumak için nöbetteydi. Camdan süzülen buz gibi damlaların ardında, binaların ağır ve soğuk havası hissediliyordu. Bu şehirde yaşam vardı ama bütün zenginliğin içinde boğulan bir yaşam var gibiydi.

Ama zaten zenginlik bu değil miydi? Boğulmak.

“Burası şehrin merkezi.”

Dayımın sesiyle kafamı sola uzatıp ortadaki boşluktan ön cama baktım. Karşımızda büyük bir çeşme vardı. Şehir meydanında yükselen Midas Çeşmesi, soğuk kış günlerinin ortasında, karla kaplanmış bir ihtişam anıtı olarak tüm görkemiyle duruyordu. Çeşmenin etrafındaki dairesel havuzlar, kat kat yükselen kar tabakalarıyla çevrelenmişti; fakat bu birikintiler bile çeşmenin devasa yapısının heybetini gizleyemiyordu. İnternette okumuştum, normalde altın renginde yansıyan suları vardı ama şimdi donmuş, katılaşmış ve buzlarla kaplanmıştı. Akan suyun yerini, heykelin yukarısında oluşan buz sarkıtları almıştı, sanki altına dönüşmüş bir suyun donup kalmış yansımaları gibi.

Midas heykeli, pişmanlık içinde elleriyle yüzünü kapatmış bir duruşla, lanetinin ağırlığını taşıyan bir figür gibi yükseliyordu. Yüzündeki ifadesizlik, buz kristalleriyle kaplanmış ve donmuştu. Heykelin taş gövdesi, kısmen beyaz karlarla, kısmen de altın rengi detaylarla kaplanmıştı. Bu detaylar, ellerinde, saçlarında ve tahtının belirli bölgelerinde, soğuk kış güneşinin altında soluk bir şekilde parlıyordu.

Tahtının her iki yanında yer alan aslan figürleri, korkutucu bir ciddiyetle etrafa bakarken, onların da yüzleri, ince bir kar tabakasıyla kaplanmış, göz çukurlarında ise donmuş damlacıklar vardı.

Araçlar merkezin belli bir noktasından itibaren içeri giriş yapamıyor etrafından dolaşarak uzaklaşıyorlardı, merkezde kafeler, mağazalar vardı.

Artık yaşayacağımız ev bambaşka bir şehirdeydi ve buna nasıl alışabilirim bilmiyordum.

Dayım aracını garaja park ettiğinde arabanın bagajından valizlerimizi alarak garajdan çıktık. Buğra birkaç adım gerileyip eve bakarken dudaklarından dökülen ıslığı duydum, tepkisinde haklıydı yaşadığımız eski eve göre çok daha iyiydi.

Liseden mezun olduktan sonra bir sene rahat kafayla çalışıp sınava hazırlanmak istemiştik. Buğra’yla gitmek istediğimiz üniversiteler sınırlıydı, kendi alanlarımızın en iyisine gitmek istemiştik ve ortak bir karara vardığımızda Midas Üniversitesi bunlardan biriydi.

Üstelik dayımız Midas’ta senelerdir yaşıyordu ve ailem Midas’a taşınmaya karar verdiğinde her şeyi planlamıştık.

Annem kadın doğum uzmanı, babam ise genel cerrahtı ve ikisi de yeni bir başlangıç yapmaya karar verdiklerinde dayımın çalıştığı hastane onlara güzel bir teklifle gelmişti. İkisi de kendi alanlarında adı duyulan insanlardı, ailemizin genetiğine doktor olmak kodlanmış gibiydi ve bunu sadece ben bozuyordum.

Babamın satın aldığı ev gri tuğlalı duvarlar ve siyah çerçeveli camları olan büyük bir evdi. Babam satın almadan önce eve dair videoları ve fotoğrafları göstermişti. Evi alma kararını bir sene önce vermişlerdi, evin planını kararlaştırmıştık ve o zamandan beri babam vakit buldukça buraya gelip ilgileniyordu onun haricinde çoğu şeyle dayım ilgilenmişti.

“Benim evime gelen çalışanlar var temizlik ve yemekle uğraşıyorlar. Sizinkiler döndüklerinde aynı şirketten birileriyle anlaşacaklar ama şimdilik yalnızız,” dediğinde içeri girmiş holde ilerliyorduk, giriş lambalarla aydınlatılmıştı. Holün sonunda daire şeklinde bir bekleme alanına açılıyordu. Yukarı çıkan merdivenleri, soldaki mutfağı ve sağdaki salona çıkan kapıları görebiliyordum. “Evin iki bölgesi var,” diyerek merdivenin yanındaki ışıkları sönmüş koridoru gösterdi. “Plana göre anne ve babanızın yatak odasıyla çalışma odaları evin arka bölgesinde kalıyor, sizinkiler de üst katta. Soldaki oda Açelya’nın sağdaki de senin Buğra. Odalarınız haricinde bir üst kat çatı katı ve orada da sinema odası, kütüphane var. Gerçi siz hepsini biliyorsunuz ama yine de hatırlatayım istedim.” Omuz silkerek ellerini kabanının ceplerine koydu. “Odalarınıza çıkıp isterseniz dinlenebilirsiniz, akşam yemeğine saatler var. Bugün için istediğiniz bir şey var mı? Dışarıdan sipariş vereceğim.”

Kafamı iki yana salladığımda Buğra, “Pizza olabilir,” dedi. “Açelya margaritalı ve sebzeli seviyor.”

Dayım anladım dercesine kafasını sallayıp, “Aklımda tutacağım, Buğra sen?” diye sordu.

Buğra göğsünü kabartıp, “Fark etmez her şeyi yerim,” diyerek omuz silkti. “Eşyalarımı yerleştirip hızlıca duş alacağım.”

“Rahatınıza bakın, etrafı inceleyip eve alışmaya çalışın.”

Dayım eşyalarımızı taşımaya yardım edip odalardan birine çekildiğinde bende kapımı kapatmış ve yeni odamla baş başa kalmıştım.

Yeni ev, oda, düzen, üniversite...

Yeni insanlar.

Yeni sana etiket yapıştırmayan, yargılamayan, sırtlarını dönmeyen insanlar.

Belki rekabet etmeden hayatına devam insanlar.

Yepyeni bir başlangıç.

Yeni kelimesinin heyecanıyla derin bir nefes alıp nefesin burnumdan ciğerlerime doluşunu hissederek kendimi sakinleştirdim ve odamı incelemeye başladım.

Eskisinden daha büyük olan odama her şeyi annemle beraber seçmiştik. Odamda beyaz ile toz pembe renkleri yoğunluktaydı, ikisi de en sevdiğim renkti.

Benim alanıma dair en sevdiğim nokta yatağımın solunda kalan cam kenarındaki alandı. Güneş parıltılarının girmesi için büyük camlar tasarlanmıştı ve duvara gömme olarak yerleştirilmiş iki dikdörtgen kitaplığın ortasında dışarı doğru küçük bir daire şeklinde açılan pencerenin dibine oturma alanı yapılmıştı, kitaplarımla oturabileceğim ya da film izleyebileceğim bir yer.

Saklanabileceğim bir yer, bazen ihtiyacım oluyordu.

Yemek saatine kadar bavullarımdaki kıyafetlerimi çıkartıp dolaplara yerleştirmiş ve tahmin ettiğim gibi çoğu yer boş kalmıştı, Midas’a gelmeden önce bir kısmını bağışlamıştım. Kitaplığa kitaplarımı ve geriye kalan eşyalarımı yerleştirmiştim.

En sona çalışma masamı bırakmıştım. Çalışma masamın duvarına eşyaları koymam için uzun bir raf yerleştirilmişti. Oraya çizim kursumdan kalan dergi ve kitaplarımı yerleştirmiştim. Toz pembesi üç kalın dosyanın içinde zamanla gelişen çizimlere ait örneklerim vardı. Çalışma masamın üzerine ise dört kişilik olan ailemizin ve Buğra’yla çocukluğumuzda çekilen bir fotoğraf çerçevesini yerleştirmiştim, evimizde de masamda duran parçalardandı. Çizim takımımı bir köşeye bırakmış masayı kendime ait kılmaya çalışmıştım.

Odamı tamamen bana ait hissedebilmek için biraz çiçekle süslemeliydim.

Kendi odamda yapabileceğim başka bir şey yoktu, bu yüzden temiz kıyafetlerle banyoma geçip hızlıca duş aldım, burası da odam gibi geniş ve güzeldi. Saçlarımı kurutup yukarıdan toplayarak odadan çıktım ve Buğra’nın odasına ulaştım. Kapısını tıklatıp gir komutuyla içeri girdiğimde onu da hemen hemen yerleşmiş buldum. Elindeki topu bana fırlatır gibi yaptığında küçük bir çığlıkla ellerimi yüzüme kapattım.

Kahkahasıyla ellerimi çekip, “Kötüsün,” diyerek ona baktım. “Korkuttun.”

Dönen koltuğunda oturuyordu. Yerde halı olmadığı için koltuğu kaydırarak bana doğru gelip elimi tutarak kendine çektiğinde kollarımı omuzlarına doladım ve yanağımı başına yasladım.

“Odan güzelmiş.”

“Seninki nasıl?”

“Güzel,” dedim. “Ama benimmiş gibi hissetmiyorum alışmam gerekecek.”

“Arkada antrenman yapabileceğim bir alan var.” Hevesli sesiyle gülümseyerek geri çekildim. Buğra yerinden kalkıp elimi tutarak beni cama doğru çekiştirdiğinde gösterdiği yere baktım. İkimizin odası aynı yere bakıyordu ve camın hemen altında hem basket hem de futbol oynayabileceği bir alan vardı. Onun adına sevinmiştim ben çiçeklerle uğraşabileceğim bir bahçe istediğimde babam kabul etmemişti, eğer bir çiçek bahçesi verirse orada çiçek açacağımı, köklerimi toprağa bırakıp ayrılmayacağımı biliyordu ve emek verdiğim bir şeyi elimin tersiyle itip başka şeyle ilerlememi doğru bulmuyorlardı.

Belki de haklılardı, ikisinin başarısını düşündükçe benim için en iyisi için karar vermeye çalıştıklarını görebiliyordum, benim göremediğimi görüyor olmalılardı.

“Senin adına sevindim.” Söylediklerim yalan değildi. Buğra, Devin’in futbol takımında adını duyurmuştu ve birkaç kere akademi direktörleri, antrenörler tanışmaya gelmişti ama Buğra tekliflerini kabul etmemişti, o futbolla hobi olarak ilgileniyordu hedefi başkaydı ve babam onu destekliyordu. Beni de destekliyordu ama her şeyi bir arada yapmamı değil sevdiğim bir şeye yoğunlaşıp başarılı olmamı istiyordu, üç şeyden bir tanesini elememi istemişti bu yüzden, elemek zorunda kalmıştım.

Başımın üzerinden öptüğünde gülümsedim. Buğra’nın geriye kalan eşyalarını yerleştirmesine yardımcı oldum. Yemek saatinde aşağı kata indiğimizde pizzalarımız gelmişti.

“Bu pizzalara bayılacağınıza eminim,” diyerek dayım mutfağa ilerledi. “Telefon numarası buzdolabının üzerindeki notlukta yazıyor.” İşaret ettiği yere baktım, gri buzdolabının üzerine bir not defteri tutturulmuştu. “En güzel fastfood restoranlarının telefon numaraları var ve bu konuda zevkime güvenebilirsiniz. Bence notların fotoğrafını çekin anneniz çöpe atabilir.” Söyledikleriyle kıkırdadım haklıydı, annem her şeyin emek verilirse kendi evimizde yapılabileceğini düşünüyordu.

Ve aslında bir noktada haklıydı onun sayesinde çok güzel pizza yapmayı öğrenmiştim ya da lazanya.

Buraya gelirken üzerinde kot pantolon ve kazak vardı ama onları değiştirmiş siyah bir eşofman altı ve bordo sweatshirt giymişti. Klasik giyim yaşını belli ederken şimdi gözüme daha genç görünmüştü. Uzun boylu, yapılı bir vücudu vardı. Anneminkilere benzeyen sarı saçlarının dalgalı tutamları geriye doğru fön çekilmiş, düzenliydi. Annem gibi yeşil gözlüydü ve bende annemden saç ile büyük badem şekilli yeşil göz rengimi almıştım.

Sadece benim daha oval bir yüzüm vardı, çene hattım belirgin değil yuvarlak yumuşak bir şekildeydi. Düzgün küçük bir burun, alt dudağı üstten daha kalın belirgin dudaklarım vardı. Yüz hatlarımın keskin olmaması beni olabildiğinden daha çocuksu gösteriyordu. Buğra öyle değildi o tamamen babama benzerdi. Babamınki gibi kare yüzü vardı ve hatları belirgindi. Benimkilere benzer gözlerinin rengi açık maviydi, burun ve dudak yapısı da babamınkilere benzerdi, keskin inen bir burun, kalın çizgileri belirgin dudaklar... Kumral saçları son zamanlarda uzamıştı eskiden bu kadar uzun kullanmazdı.

Mutfakta televizyon olduğu için dayım eğlenceli bir şeyler açtığında sohbet edip televizyon izleyerek pizzalarımızı bitirdik. Dayım şehirde neler olduğundan, ihtiyacımız olabileceklerden özellikle benim ve Buğra’nın ilgisi olan her şeyden bahsetmişti. Ailem döndüğünde o bir süreliğine şehir dışına çıkacaktı ve şimdilik bizimleydi.

Buğra dalıp gittiğimi fark etmiş gibi saçımın ucunu çekip, “Ufaklık,” dediğinde silkelenerek ona baktım. Sadece bendenon üç dakikaerken doğduğu için abimmişgibi davranıyordu. “Yemeyecek misin?” Pizza kutuma baktım, üç dilim kalmıştı ama iştahım yoktu. Kafamı iki tarafa salladığımda bir dilimi uzanıp almasıyla gülümsedim, yemediğim her şeyi yemek gibi bir huyu vardı.

Bir süre daha mutfakta oturduk ve daha sonra odalara dağıldık.

Odamın sadece gece lambasını yakıp perdelerini çektim ve dizüstü bilgisayarımla camın önündeki alana oturdum, dışarıdaki sokak lambaları da yanıyordu ve bu yüzden dışarıyı rahatça görebiliyordum.

Daha önce yapmama rağmen bir kere daha bilgisayarımın internet arama motoruna Midas Üniversitesi yazdım.

Neredeyse iki saat boyunca üniversitemi, şehri ve bölümümle ilgilenen hocaların özgeçmişlerini araştırdım. Devin de çok fazla arkadaşım yoktu benimle ben olduğum için arkadaş olmadıklarını öğrenmek kalbimi kırmış ama alışmıştım... sanırım. Buradaki insanlar hakkında tahminlerim sınırlıydı ama arkadaş edinmem gerektiğini biliyordum, yalnız kalmayı sevmezdim.

Üniversiteyi araştırırken bir siteyle karşılaşmıştım. Hem web sitesi hem de Instagram hesabı olan bir siteydi.

Gossip Girl dizisinden özenilmiş bir siteydi ve Midas Üniversitesi’nin haber kaynağıydı. Kim yönetiyordu belli değildi ama çoğu dedikodunun ana kaynağıydı. Bir süre sayfadaki çoğu haberi okudum. Haberleri yazan her kimse bir süre aktifliğini bırakmış birkaç ay önce geri dönmüştü.

Ve öğrendiğim birkaç şey vardı, Devin de olduğu gibi soyadları burada statü belirliyordu ve birkaç kişi gözde insandı. Benim konuştuğum Su onlardan biriydi.

Son haberin üzerinden saatler geçmişti okumak için üzerine dokunup sayfayı açtım.

Merhaba, Midas halkı...

Şehir altın olabilir, ama asıl servetimiz dedikodular.

Bir süredir sessizdim çünkü benim de tatil yapmaya hakkım var. Ama şimdi tatil bitti. Kaos kokusunu alıyor musunuz?

Yeni dönemde bizleri neler bekliyor dersiniz? Mezunlarımızdan kimler şehri terk etti, biliyor musunuz? Peki ya yeni gelen öğrenciler? Midas Üniversitesi bu yıl kapılarını açıyor ve aralarındaki o isim... Hayır, henüz o konuda bir haberim yok. Görünüşe göre kendini bir süreliğine ortadan kaybetmiş. Ama merak etmeyin, döndüğünde hepimiz onu, ter içinde seksi bir halde maçlara geri dönmüş olarak göreceğiz.

Gelelim asıl habere... Hepinizin konuşmaktan bıkmayacağı büyük bir olay: günlerce dillere destan olacak bir düğün kapıda. Elbiseleriniz hazır mı? Tabii ki orada olacağımı biliyorsunuz, öyle değil mi?

En önemli konuğa gelirsek... Alya Lydia Rodas. Adı davetli listesinde. Ama şimdi daha önemli bir sorum var: Onu artık Alya Lydia Damien diye mi çağırmalıyız? Kıskançlığı bırakın ve bir tebrik gönderin. Kim bilir, belki bir gün siz de kendi Yunan prensinizi bulursunuz.

Gözyaşlarınızı sildiyseniz, ikinci haberime hazır olun. Uzun bir tatil bitti, ama kim kalbi kırık döndü, tahmin edin? Tuana Aksungur. Döktüğü gözyaşları ablası için mi dersiniz? Yoksa... buzlar kraliçemizin kalbi düşündüğümüz kadar sağlam değil mi? Belki de tacına saygı duymayan biriyle, kalbini riske atmıştır. Tacına sıkı sarıl, Tuana. Bu kış senin için çok soğuk geçecek.

Merak etmeyin, daha yeni başlıyoruz. Ve beni sevdiğinizi biliyorum... ama dürüst olalım, benden korkuyorsunuz da. Çünkü hiçbir sır sonsuza kadar saklı kalmaz.

XOXO

Okuduklarım hakkında ne düşünmeliyim bilmiyordum ama geçen ismi araştırmış ve çok güzel biriyle karşılaşmıştım. Alya Lydia ise yabancı olduğum bir isim sayılmazdı.

Bir süre daha Midas’ı araştırdım ama gözlerimin ağrımaya başlamasıyla bilgisayarı kapattım.

Yatağa girdiğimde saat çoktan gece yarısına ulaşmıştı ve sınav döneminden çıkan bir insana göre uzun zaman sonra ilk kez bu kadar geç saate kadar ayakta kalmıştım, başımı yastığıma koyduğumda yeni bir başlangıçlı ihtimaller kafamın içini doldursa da uykum geldiği için düşüncelerim bana yenik düştü ve sessizliğe gömüldüler.

🪽

Midas’a taşınmamızın üzerinden üç gün geçmişti.

Devin’de kalan diğer eşyalarımızda gelmiş ve her şeyi yerleştirmiştik. Ailemizle görüntülü konuşmuştuk ve onları görmek bana daha iyi gelmişti.

Buğra çoktan keşif gezisine çıkmaya başlamıştı ama ben henüz etrafı çözebilecek kadar cesaretli olamamıştım sadece belli bir bölgede sabah koşumu gerçekleştiriyordum.

Bugünü ise artık etrafı dolaşmak istemiştim ve uğrayacağım birkaç yer vardı.

Kan şekerimin ölçüm fotoğrafını aile grubuna gönderdiğimde ilk önce babam gördü ve kalp emojisi gönderdi, ardından annemde aynı emojiyi gönderdiğinde gülümsedim.

Ses ikonuna basıp, “Günaydınnn,” diye mırıldandım. “Sizi çok özledim ve çok çok seviyorum.”

Annem, “Bizde seni seviyoruz canım,” dediği ses kaydını gönderdiğinde babamda yanında olmalı ki aynı şekilde karşılık vermişti.

Tabletimden müzik uygulamasına girip sevdiğim listelerimden birini açtım ve Buğra’yla ikimize kahvaltı hazırlamaya başladım.

Dokuz buçuğa doğru Buğra mutfak kapısında gözüktü. Üzerinde gri sweatshirtü ve siyah şortu vardı. Saçları terden yüzüne dökülüp, yapmışken yanakları ve burnunun ucu kızarmıştı. “Günaydın,” dediğinde aynı şekilde karşılık verdim. “Duş alıp geliyorum.”

“Tamam, özellikle istediğin bir şey var mı?”

Merdivenleri tırmanırken, “Kızarmış ekmek,” diye kükrediğinde gözlerimi devirerek ekmek kızartma makinesini fişe taktım. Kendi tabağımı hazırladığımda Buğra temiz kokusunu yayarak yanıma geldi. “Bugün planın varmış?”

“Annem mi söyledi?” diye sorduğumda tabağını önümden alıp kendi hazırlamaya devam etti. “Gelmek ister misin?”

“Benimde planım var.” Göz kırpmasıyla merakla ona baktım. “Üniversitenin spor kulübüne üye oldum, onun için birkaç belge götüreceğim. Etrafı dolaşıp birileriyle tanışırım.”

“Seni zaten tanıyorlardır.”

Sandalyelere yerleştiğimizde, “Burası Devin değil,” dedi. “Orası küçük şehirdi tanınmak basitti ama burası başka bir dünya, gün ışığım.”

Haklıydı. Devin ve Midas çok farklı iki ayrı dünyaydı.

Tabaklarımızdakileri bitirip Buğra’yla mutfaktan ayrıldık. Ben odama geçip hazırlanmaya başladığımda onun çoktan evden çıktığını biliyordum, yeni bir başlangıca belki de o benden daha heyecanlıydı.

Günler önce buraya gelirken yolları esir almış kar havası kaybolup gitmişti. Dün yağmur yağmış ama o da durmuştu, bugün sadece ağaç dallarını esir alan rüzgâr var gibi gözüküyordu. Hasta olmak gibi bir lüksüm yoktu bu yüzden kalın giyinerek dışarı çıkacaktım. Dolabımdan yuvarlak yaka toz pembe kazağımı ve açık renk kot pantolonumu alarak hızlıca üzerime geçirdim. Kazağımla aynı renk çoraplarımı giyerek banyoya geçip yıkadığım saçlarımı kuruttum ve maşa yaptım. Yeni makyaj masama yerleşerek yüzümü renklendirdiğimde aynaya yansıyan görüntüden memnundum.

Beyaz şişme montumu ve Ugg’larımı giyerek evden çıktım. Evimiz ve şehir merkezi metroyla beş durak uzaklıktaydı.

Arabayla geçerken gördüğümüz merkeze ulaştığımda gözlerim hızlıca etrafı tararken insanı sıkabilecek bir kalabalık yoktu. Adımlarım ilk önce dayımın bahsettiği çeşmeye yöneldi. Midas çeşmesinin etrafında fotoğraf çeken ya da çekilen insanlar vardı ve onlar da benim gibi burada yeni olmalılardı. Karla kaplanmış çeşme ve heykel pırıl pırıldı.

Çocukken günlük tutmayı alışkanlık haline getirmiştim ve lisede bu fotoğraflı versiyonuna dönmüştü, o güne dair fotoğraf ya da anımsatan görsellerle sayfaları süslerdim. Bu alışkanlığımı ilk fark eden babam olmuş ve bana polaroid kamera almıştı o zamandan beri hoşuma giden şeylerin fotoğrafını çeker ve ajandalarıma yapıştırırdım. Kameramı iki kere değiştirmiştim ve şu an elimde olan arkasında çektiğim fotoğrafı dijital olarak gösteren Instax mini Evo’ydu. Uzun zamandır kullandığım en güzel kameraydı. Çeşmenin fotoğrafını çekip etrafı incelemek için geri çekildim.

Meydanın ortasında geniş tente altına kurulmuş çiçek tezgâhları göze çarpıyordu. Kış güneşinin altında çiçeklerin renkleri adeta parlıyor, solgun havaya canlılık katıyordu.

Çiçekçinin uzaktan fotoğrafını çekerek etrafta dolaşmaya başladım. Listemde belli başlı yerler vardı ve bunlardan biri kitapçıydı. Kitapçı üç katlıydı ve kitap kafe tarzındaydı, ders çalışabilecek bir yerdi. Üç katı da yavaş yavaş dolaşıp dikkatimi çeken sosyal medyadan da takip ettiğim birkaç İngilizce kitabı aldım, genç yetişkin tarzda kitaplar okumayı seviyordum ve güncel olarak takip etmeye çalışıyordum. Dönem başlamadan önce kıyafet alışverişine çıkacağım için onu bugüne bırakmadım. İnternetteki araştırmama göre ünlü olan bir diğer yer şans kurabiyeleri satan kafeydi. İsmiMy Favorite Rabbit Cookie’ydi. Krem renge boyanmış kafenin sol tarafında kare büyük bir cam vardı ve öne doğru açılmıştı. Üzerinde‘bir kurabiye kır ve neyle karşılaşacağını gör’yazıyordu. Sağ tarafta ise küçük lacivert bir kapısı vardı. Kapıyı içip içeri girdiğimde yüzüme çarpan sıcaklık ve kurabiye kokusuyla derin bir nefes alarak gülümsedim.

“Hoş geldiniz.” Üniversite yaşlarında olabilecek genç kız gülümsediğinde aynı şekilde karşılık verdim. Arkasındaki duvarda kurabiyeler, içecekler ve fiyatları yazıyordu.

“Merhaba.” Tezgâha yaklaştığımda sessizce beni inceliyordu. “Ben yirmi tane şans kurabiyesi almak istiyorum.” Kızın kaşları şaşkınlıkla yukarı kıvrıldığında kıkırtımı bastıramadım. “Bazı günler için.”

“Motivasyon kaynağı mı?”

“Sayılır.” Bir kere daha güldüğümde o da gülümseyerek küçük bir kutu ayarlayıp içine şans kurabiyelerini doldurmaya başladı. “Böyle şeylere bayılırım.”

“Burada yeni misin?”

“O kadar mı belli ettim?”

Şaşkınlığımla gülerek, “Hayır,” dedi. “Yani belli ama kurabiyelerden çok almandan dolayı değil, yaz tatillerim burada geçti kafeye ayak basan çoğu insanı da görürüm, yüzün tanıdık gelmedi.”

“Üniversite için geldim,” dedim. “İlk kez geliyorum.”

“Hangi bölüm?”

“Güzel Sanatlar.” Kız gıpta edercesine dudaklarını büküp kafa salladı. Gözlerim yüzünde dolaştığında, “Daha önce acaba sana Dua Lipa’ya benzediğini söyleyen oldu mu?” diye sorduğumda kahkaha attı.

“Birçok kez.”

Belki onun çocuksu hali olabilirdi, uzun pembeye boyattığı saçlarına hayran olmamak imkansızdı. Keskin hatlı zayıf yüzünde bronz tenine dağıttığı allık ona tatlı bir görünüm sağlamıştı. Koyu renk kaşlarının altında parıldayan kahverengi gözleri, düzgün bir burnu ve dolgun dudakları vardı, pembe rujuyla renklendirmişti. Onu inceledikçe Dua Lipa’ya daha çok benzetiyordum.

Paketi hazırlayıp, “Başka bir isteğin var mı?” diye sorduğunda içecek istemediğimi fark ettim.

“Küçük boy Americano lütfen.” Onaylarcasına kafasını sallayıp kahvemi hazırlamaya başladı. “Sen hangi bölümde okuyorsun?”

“Psikoloji.” Şimdi etkilenme sırası bendeydi. “Binalarımız birbirine yakın, üniversiteyi gördün mü?”

“Henüz gidip incelemedim,” dedim. “Buraya taşınalı üç gün oldu, ilk kez merkeze geldim.”

“Nereden geliyorsun?”

“Devin.” Kahvemi hazırlarken bana baktı. “Daha önce gelmiş miydin?”

“Gezmek için gelmiştim küçük bir şehir.”

“Evet biraz öyle.” Kafamı onaylarcasına sallarken konuşurken biraz heyecanlanmıştım. “Ama güzeldir.”

“Yaz mevsiminde gelmiştim ama benlik değil küçük şehirleri sevmem, Midas’a alıştığım için sanırım.”

“Olabilir, bende küçük şehirden geldiğim için biraz gerginim.”

Kahverengi gözleri yüzümde dolaşıp gülümsedi, “Gergin olacak bir durumu yok,” dedi. “En iyi yanı her şey birkaç gün içinde unutuluyor. Büyük şehir umursamazlığı.”

Bu iyiydi, küçük şehirde bunu bulamazdık herkes her şeyi günlerce konuşurdu.

Alya Lydia Rodas’ın bir gün aniden şehirden gittiğini öğrendiğimizde günlerce konuşulmuştu.

Evlendi, kaçtı ya da hamile ve kimseye göstermek istemedi diye birçok dedikodu dönmüştü.

Paketi koyduğu karton çantayı ve kahvemi verdiğinde kredi kartıyla ödeme yaptım.

“Teşekkürler,” dediğimde bana baktı. “Sohbetin içinde.”

“İsmini söylemedin.”

“Açelya,” dedim. “Senin?”

“Çılga.”

“Anlamı ne?”

“Patika, birbirine paralel iz, yol.”

“Çok güzelmiş, tanıştığıma memnun oldum Çılga.”

“Bende, umarım kurabiyeler sana istediğini verir.”

“Umarım, kolay gelsin.”

Gülümseyerek kafeden ayrıldım. Karton çantanın sapını bileğime takıp kahvemi içerek adımlarımın yönünü bu sefer meydanın ortasındaki çiçekçiye çevirdim, çalışma masamın üzerine koyabileceğim çiçekler almak istiyordum. Çoğu çiçeği severdim ama favorim her zaman şebboy ve şakayıklar olmuştu.

“Merhaba,” diyerek gülümsediğimde orta yaşlardaki kadının mercan mavisi gözleri bana döndü, gözlerinin rengi o kadar berraktı ki şaşkınlıkla, “Gözleriniz çok güzelmiş,” dediğimde neşeli kahkahasını duydum.

“Teşekkür ederim güzel kızım.” Ellerindeki eldivenleri düzelterek kucağında birleştirdi, sandalyede oturmuş üzerindeki montun altından gözüken gri eteğin uçları yere dökülmüştü. “Senin de gözlerinden, yüzünden masumluğun okunuyor maşallah nazar değmesin.”

“Çok teşekkür ederim.” Ellerimi önümde birleştirirken yanaklarım ısınmaya başlamıştı. “Pembe şakayık ve mor şebboy alabilir miyim?”

“Tabii.” Kafasını sallayarak çiçekleri hazırlarken elleri hızlıydı. “Gezmek için mi geldin buraya kızım?”

Yabancı olduğumu anlayan biri daha ama bu şaşırtmıyordu, birçok insan gördüğüne emindim artık zamanla kim yabancı tanırdı. “Üniversite için geldim,” dedim. “Ailemle taşındık.”

“Güzel şehirdir Midas,” dedi. “Gezmek ya da üniversite için öğrenciler gelir büyülenerek geri dönerler.”

“Büyülenmeyecek gibi değil.”

Onaylarcasına kafasını sallayıp, “Aynı zamanda aldatıcıdır,” dedi. “Midas hikayesini gücünü taşır parıldar ama kandırır da.”

“Nasıl?”

Merakımla çiçekleri sarıp zarar gelmesini önlerken bana baktı. “Işık insanın gözünü kör eder. İnsanın ruhunu kaybettirir; kalp, parıltıyla donanırken vicdanı yitirir.”

Sözleri uyarıcıydı.

“Haklısınız.” Demetleri uzattığında fiyatı söylemesiyle çantamdaki nakit parayı alıp kadına uzattığımda gözleri bileğime asılı karton çantada dolaştı.

“Şans kurabiyeleri mi?” Onaylarcasına kafamı salladım. “El falına inanır mısın?”

“Bilmiyorum,” dedim. “Daha önce hiç fal baktırmadım.”

Gözleri elimde dolaşsa da bir harekette bulunmadı. “Bir gün baktırmak istersen beni nerede bulacağını biliyorsun,” dediğinde şaşırsam da baktırmak konusunda emin değildim.

“Teşekkürler, aklımda tutacağım. Kolay gelsin.”

“Sana da çocuğum,” dedi. “Umarım Midas’ın parıltısı gözlerini yaşartmaz.”

Çiçeklerimi alarak kadından uzaklaştım. Başka bir yere daha uğrayacaktım ama kadının sözleri kafamı o kadar doldurdu ki meydandan uzaklaştığımı araçların yoğunlaşmasıyla fark ettim.

Metro durağına dönmem gereken yolun tam tersine ilerlemiştim ve bu tarafı bilmiyordum.

Elimdeki kahve bardağını kaldırım kenarındaki çöpe attım. Çantamdan telefonumu çıkarıp harita uygulamasına girmek istediğimde etrafta artan bağırış sesleriyle irkilerek kafamı kaldırdım.

Bir kadın, “Eyvah araba çarpacak,” diye bağırdığında bakışlarım etrafta dolaşıyor neyden bahsettiğini anlamaya çalışıyordum.

Dört yolun soluna doğru ilerleyen köpeği fark ettim. Arabaların yoğunluğundan nereye gideceğini anlamayarak şaşırmıştı, yön duygusunu kaybetmiş bir şekilde ilerliyordu. Benim olduğum kaldırıma koşmaya başladı, sol taraftan araç geliyor mu diye kontrol ettiğimde kalbim göğsümde sıkıştı. Yanımdan geçen araç köpeği fark ederek frene bassa da yerler ıslaktı, araç kayarak köpeğe çarptı. Köpeğin acı iniltisi dışarı taştığında şaşkınlığı bir kenara bırakıp öne fırladım. Elimdekileri korkuyla etrafa fırlatmadan sakin kalmayı başarıp köpeğin yanına ulaştım.

Açık altın sarısı kabarık tüyleri olan köpek yan yatmış acıyla inliyordu.

“Eyvah,” diyerek dizlerimin üzerinde eğilip elimi korkuyla başına sardım. “Kıyamam sana!”

Çarpan arabanın kapısı gürültüyle kapandığında yanıma gelen uzun boylu çocuğu fark ettim. “İyi mi?” diye sorduğunda kafamı yukarı kaldırıp ona baktım saçları ve kafasına kapattığı sweatshirtün şapkası yüzünden yüzünü seçemiyordum.

“Bilmiyorum,” dedim. “Buralarda veteriner var mı?”

Gözleri telaşla köpeğin üzerinde dolaştı. “Olması lazım,” dedi. “Telefon araçta kaldı, ben veterinere götürürüm.” Uzanıp yerde yatan tüy yumağını almaya çalıştığında köpek çarpanın o olduğunu bilirmiş gibi dişlerini gösterip acıyla hırladı. “Siktir ya.” Elimi köpeğin başında dolaştırarak onu sakinleştirmeye çalışırken bana aksi bir tepki göstermiyordu. Köpeğe daha yakın olduğumu fark edip, “Yardım edebilir misin?” diye sordu.

Kafamı hızlıca aşağı yukarı sallayıp, “Olur,” dedim. “Ama ben buranın yabancısıyım.”

“Tamam sorun değil, arka koltuğa yatırırsak ben konuma bakarım.”

Köpeğin başını okşayarak onu sakinleştirip konuşurken böyle anlarda aslında nasıl davranmam gerektiğini biliyordum, köpeği nasıl sakinleştirebileceğimi de biliyordum ama telaş yapmıştım. Derin bir nefes alıp köpeği sakinleştirirken bir zararımızın dokunmayacağını anlamış olmalı ki yanımdaki onu kucağına aldığında tepki göstermedi, sadece küçük küçük inliyordu. Onu arka koltuğa yatırdığında hızlıca yolcu koltuğuna geçti.

Uzun boylu çocuk koltuğa yerleşip emniyet kemerini takarak hızlıca telefonuyla uğraştı ve telefon tutacağına takarak arabayı çalıştırdı. Arabanın hareketlenmesiyle uyarı sesi içeri dağıldığında, “Emniyet kemerini takmalısın,” dedi.

“Takamam,” diye cevap verdim. “Kucağımda eşyalarım var.”

Bakışları kısa bir an yoldan ayrılıp bana döndü ve kucağımdakileri süzdü. “Neyse ki kısa mesafe.”

Dikkatimi ona verdiğimde yüzünü tamamen göremiyordum, sadece öne dökülen ıslak sarı saçlar vardı. Üzerinde gri bir sweatshirt altında ise siyah şort vardı. Sağ elini direksiyona sardığında gözlerim eline takılı kaldı, işaret parmağında gümüş bir yüzük vardı. Yüzüğün ortasına kare şeklinde siyah taş yerleştirilmişti ve taşın üzerinde D harfini saran işlemeler var gözüküyordu. “Geldik.” Arabayı park edip dışarı çıktığında peşine takıldım ve o köpeği aldığında beraber veterinere girdik. Yüksek sesle, “Buraya bakabilir misiniz?” diye seslendi. “Acil durum.”

Önlük içindeki bir adam hızlıca bize doğru geldi. “Arabayla çarptım muayene edebilir misiniz?”

“Tabii, beni takip edin.”

Önümde köpekle yürüyüp arka taraftaki sedyeye köpeği bırakarak geri çekildiğinde gerginlikten ellerini nereye koyacağını bilmeyerek hareket ediyordu. Sonunda şortunun ceplerine koyup, “Sert çarpmadım,” dedi. “Hemen getirdik.”

“Tamamdır şimdi muayene edip ne olduğunu anlayacağız.”

Az çok neler yaptığını biliyordum ama yanımdaki çocuk çok gergindi, koridoru turlarken gözleri endişeyle sedye kısmına kayıyor, köpek inledikçe yüzünü buruşturuyordu.

Sırtım duvara yaslıyken, “Çok ciddi bir şey olduğunu sanmıyorum,” dediğimde bana baktı. “Vuruş hızına göre iç kanama olmaz diye düşünüyorum. Çıkık ya da incinme olabilir.”

“Nereden biliyorsun?”

“Hayvan barınaklarında gönüllü çalışıyordum,” dediğimde kaşları alnına doğru kıvrıldı. “Orada eğitim almıştım.”

Kafasına kapattığı şapkayı geriye ittiğinde şimdi yüzü açığa çıkmıştı ve gördüğüm manzarayla şaşkınlığımı saklayamadım ama bunu görmezden geldi. Karşımdaki adamın yüzü çok güzeldi. Açık kumrala yakın saçları, yeşil gözleri ve keskin hatlı yüzüyle dikkat çekiciydi. Yüzü tamamen mükemmel değildi hatta burun kemerinin hafif yamuk bir şekilde aşağı inişi, kare gelen çenesi ve üst dudağının alttan biraz daha kalın olması ona değişik bir güzellik katmıştı. Uzun boylu olduğu için tepeden bana bakıyordu.

“Yardımın için teşekkürler,” dedi. “Ama gerisini ben hallederim.”

“Onunla ne yapacaksın?”

Sağ elinin baş parmağını sağ kaşının üzerine sürterek, “Bilmiyorum,” dedi. “Barınağa bırakırım.”

Gözlerim muayene edilirken kafasını sedyeye yaslamış dili hafifçe dışarıda bizi izleyen Golden Retriever cinsi köpeğe kaydı, koyu renk gözleri masumlukla bana bakıyordu.

“Barınağı daha önce ziyaret ettin mi?”

Sorgulayışımla kaşları çatılsa da, “Hayır,” dedi. “Evcil hayvanım yok.”

Dudaklarım hüzünle kıvrılırken, “Ben ilgilenirim,” dedim. “İyileşme sürecine kadar birinin ilgilenmesi gerekir, barınakta belki de iyi ilgilenemeyebilirler. İçim rahat etmez.”

“Sen nasıl ilgileneceksin?”

“Sahiplenerek.” Şaşkınlıkla bocalayışını gördüm. “Neden öyle bakıyorsun?”

“Yani öylece sahiplenecek misin?”

“Evet? Olamaz mı?”

Aileme bunu daha Midas’a gelmeden önce söylemiştim, tekrar bir hayvan sahiplenmek istediğimden bahsettiğimde düşünceme sıcak bakmışlardı.

“Olur tabii.” Elini ensesine sararak ovuşturdu. “Beklemek istiyorum.”

Omuz silkip sessiz kaldım. Muayene bittiğinde veteriner, “Kırık ya da iç kanama yok,” dediğinde gülümsedim. “Sağ arka patisinde incinme var bu yüzden bir süre dikkatli hareket etmeli, sıyrıklarını da temizleyerek ağrı kesici verdik. Bir süre gözetim altında tutulması gerekiyor. Yaralar genellikle hızlı iyileşir ama sürekli kontrol edilmesi iyi olur, enfeksiyon riski olmaması için.”

“Ben ilgilenirim.” Hevesle konuşup köpeğe yaklaşarak elimi başına sardığımda gözlerini kapattı. “Güzelim benim, ben seninle ilgileneceğim hemen iyileşeceksin.”

“Barınağa bırakmayacak mısınız?”

Kafamı iki yana sallayıp, “Sahipleneceğim,” dedim. “Aşılarını da yapabilir miyiz? Bütün eksikleri tamamlayıp karnede çıkartalım.”

“Şu an için herhangi bir aşının yapılmasını önermem,” dediğinde veterineri dinliyordum. “Çarpma sonrası stresinden dolayı aşıya tepki verebilir. İyileşmesinden sonraki süreçte randevu alırsanız ona göre ilerleyelim.”

Köpeğin kafasından öpüp, “Olur,” dediğimde bir süre yeni arkadaşım hakkında konuşup aşıları için randevu aldım. Karnesini de o zaman alacaktım. Mama kabı ve diğer ilk öncelik olan eksikleri aldığım sürede tanımadığım genç adam bir iki adım arkamda duruyordu.

“Köpeği ben taşıyayım.” Köpeği kucağına aldığında yorgunluktan olmalı ki itiraz edip direnç göstermedi.

Ücreti ödemeye çalıştığında, “Ben sahiplendim,” diyerek önüne geçip kredi kartımı hızlıca kasadaki genç kıza uzattım.

Arkamda homurdansa da ondan hızlı davrandığıma sevinmiştim. Dışarı çıkmamızla, “Burada taksi durağı var mıdır?” diye sorduğumda bana baktı. “Şehirde yeniyim ve ne nerede bilmiyorum.”

“Ben bırakırım.” İtiraz etmeme izin vermeden köpeğimi arka koltuğa bırakıp kapıyı kapattığında hareket etmememle bana baktı. “Ne oldu?”

“Taksi yeterliydi.”

“Sorun değil, köpeğe çarpan benim. İçim rahat etsin en azından.”

Eşyaları alıp bagaja yerleştirdiğinde yolcu koltuğuna yerleşmemle, “O iyi merak etme,” dedim. “İç kanama olmaması en iyi durum.”

“Dikkatim dağılmasaydı hiç zarar görmezdi.” Bu sefer emniyet kemerimi takabilmiştim. “Üniversite için mi geldin?”

“Evet, sende mi orada okuyorsun?” Kısa bir kafa sallayışla cevap verdi.

“Hangi bölüm?”

“Güzel sanatlar, sen?”

“Pilotaj bölümü.”Havalıydı.Işıklarda durmamızla elini uzatıp, “Atahan,” dedi.

“Açelya.”

Eli zayıf, parmakları uzun ve kemikliydi.

Elleri soğuktu.

“Açelya,” diye mırıldandı. “Güzel bir isim.”

“Teşekkür ederim.”

Adrese yaklaştığımızda, “Peki arkadaki arkadaşın ismi ne olacak?” diye sorduğunda dudaklarım istemsizce büzüldü, düşünmemiştim.

Omzumun üzerinden uslu uslu yatan arkadaşıma baktığımda, “Sanırım ismi Altın olacak,” dedim. “Tüyleri altın sarısı gibi.”

Kahkaha atıp, “Mantıklı,” dediğinde arabayı evimizin önünde durdurmuştu. İkimizde aşağı indik, ben bagajdan eşyaları alırken o arka koltuktaki arkadaşımı aldı. “Sana bugün istemeden zarar verdiğim için üzgünüm küçük dostum.” Köpeğimin başından öperek gülümsedi. “Umarım bir an önce iyileşirsin.”

“İyileşecektir.” Eve ulaşıp anahtarımla kapıyı açıp kapıyı geriye ittim ve elimdeki eşyaları hızlıca içeri bıraktım. “Getirdiğin için teşekkür ederim.”

“Rica ederim, Açelya.” Altın’ı yavaşça yere bıraktığında kendisi de yere eğilip köpeğimin kafasını severek ayağa kalktı. “Asıl ben yardımların için teşekkür ederim, veteriner de sanırım tek başıma bu işi çözemezdim. Barınağa bırakmam da doğru olmazmış.”

“Benim gibi sahiplenme zorunluluğun yok ki,” diye mırıldandım. “Çarpıp kaçan insanlar da var.”

“Öyle biri değilim.” Ellerini şortunun ceplerine koyup gülümsedi. “Tekrar teşekkür ederim.” İçeri davet edip bir şey ikram etmeli miydim bilmiyordum. Atahan, “Artık gitmem lazım,” diyerek düşüncelerimi böldü. “Umarım dönem senin için güzel başlar.”

“Teşekkür ederim, umarım.”

Geri geri giderken yüzündeki gülümsemeye eş bende kapıya yaslanmış gülümseyerek onu izliyordum. Siyah Range Rover aracının önünden geçerek şoför kısmına yerleşti ve arabayı çalıştırarak uzaklaştı.

Geri çekilip kapıyı kapattığımda benden çok uzaklaşmadan yere yatmış yeni arkadaşıma bakıp gülümsedim. “Evet Altın,” diye mırıldandım. “Beni takip etmek ister misin?” Veteriner kısa yürüyüşler yapabileceğini söylemişti o yüzden yukarıya kadar beni takip etmesinde bir sorun görmüyordum. Eşyalarımı alarak yukarı çıkıp odama yerleşmemizle birkaç fotoğrafını çekerek aile grubumuza gönderdim.

Açelya:Yeni aile üyemiz Altın’a merhaba deyin :3

Annem:Çok tatlı

Annem:Mükemmel isim seçimi tatlım

Babam:Tüyleri Buğra’nın saçlarına benziyor

Buğra:Ha ha ha! Saçlarımı rahat bırakın

Kahkaha atan emojiler gönderdim. Çiçeklerimi vazolara koyup masama yerleştirdim ve Buğra gelene kadar Altın’la ilgilendim. Lise dönemindeyken de bir köpeğim vardı ama hastalıktan onu kaybettiğimde çok üzülmüştüm, hüznü çok uzun süre kalbimi terk etmemiş ama bir şekilde alışmıştım. O zaman barınaklarla ilgilenmeye başlamıştım, gönüllü olarak elimden geldiğince çalışırken barınakta birçok hayvanla ilgilensem de tekrar sahiplenme gücü hemen bulamamıştım.

Buğra geldiğinde yeni arkadaşımızla tanışırken bir iki saat sonra dayım gelmiş ve akşam yemeğini hazırlamak için mutfağa geçip kolları sıvamıştık.

🪽

Anne ve babam yeni evimize döndüklerinde günü onların yanında geçirmiştim. Beraber öğle kahvesi içmiş ve yeni dönemle, şehirle ilgili sohbet etmiştik. Babam ve annemin artık çalışacakları hastane özel Midas hastanesiydi. Sahibi Cengiz Tuncer’di, Su’nun babasıydı ve oğlunun yakın zamanda düğünü vardı, evleneceği kişi ise belediye başkanının kızıydı. Büyük bir düğün gerçekleştirilecekti ve ailemizde davetliydi.

Bu yüzden annem işe dönmeden önce alışverişe çıkmamızı istemişti. Katılmamak gibi bir şansımız olsa bunu kullanırdım ancak babam özellikle bizim de gelmemizi istemişti.

Büyük ses getirecek bir düğün olacağından bahsetmişlerdi. Evlenecek çifti merak ederek internetten araştırmıştım, göz alıcılardı.

Ve düğünleri sarayda gerçekleşecekti, dedikodu sitesinde okuduğum haberde bahsedilen düğün olmalıydı.

Annem ve ben, babamla da Buğra alışverişe çıkmışlardı. Annemle alışverişe çıkmayı seviyordum, Devin’de yaşarken de onunla zaman geçirmeyi severdim. Her ne kadar okul içinde arkadaşlarım olsa da dışarıda favori arkadaşları sayılmazdım.

Şehrin lüks markaları bulunduran alışveriş merkezleri ve butik mağazaları vardı. Üniversite için alışveriş merkezindeki mağazaları gezerek bana kıyafetler ve diğer eksiklerimi almıştık. Butiklerde ise düğüne katılırken giyeceğim elbise için uğramış ve bir tanesindeki elbiseyi beğenmiştim.

Odamın kapısı tıklatılıp gel komutumla açıldığında annem içeri girerek kapıyı ardından kapattı. Boy aynamda kendimi incelerken onun da bakışları üzerimdeydi. “Göz kamaştırıcısın bebeğim,” dediğinde gülümseyerek ona baktım. Bir adım arkamda durarak dalgalı saçlarımı omzumdan geriye bıraktı. “Bir kere daha harika seçim yaptığımız için bizi kutluyorum.”

“Hem rengi hem de modeli çok güzel.”

“Eh kim seçti? Zevkli biriymiş.”

Kendine iltifat etmesiyle kıkırdayarak, “Sen seçtin,” dedim. “Bu yüzden seninle alışverişe çıkmayı seviyorum.”

Aynaya sırtımı dönerek anneme baktım onun da üzerinde lacivert renginde çok güzel bir elbise vardı ve sıkı bedenini güzel sarmıştı. Saçlarını o benim aksime düşük bir topuz yapmıştı. Benzerliğimizi yansıtan gözleri yüzümde dolaşırken gururla parıldadığını görmek hoşuma gidiyordu.

“Sen hazırsın ama bakalım Buğra Bey hazır mı?” diyerek geri çekildi. “Onu da kontrol edeceğim sonra aşağıda buluşalım.”

“Umarım papyonuyla kendini boğmuyordur.”

Kahkaha atıp, “Umarım,” dedi. “Neyse ki evde iki doktor var.”

Annem odadan çıktığında bir kere daha aynada kendime baktım. Toz pembesi elbisemin ince askıları güçlü omuzlarıma tutunmuştu, üst kısmı korsaj etkisi veren ve vücuduma oturan bir yapıya sahipti. Göğüs bölgeme hafif drapelerle hareketlilik katmış bel kısmı içinde asimetrik bir şekilde drapelenmişti. Elbisem belden aşağı ise genişleyerek A kesim etek formunda ilerliyordu ve parlak kumaştaki yırtmacı da dikkat çekiyordu. Parmaklarıma sevdiğim altın rengi yüzüklerimi takarken boynuma da incilerin dizildiği zarif bir kolyemi takmıştım.

Parfümümü sıkıp el çantamı alarak odadan çıktım. Aşağı indikten dakikalar sonra Buğra da gelmişti ve sapasağlamdı.

Babamın kullandığı aracın arka koltuğuna yerleştiğimizde Buğra dönüp bana baktı. “Bu kadar güzel olmana gerek var mıydı?” diye sorduğunda gülümsedim. “İnsanların kalbine indireceksin.”

“Abartma lütfen.”

Cıklayarak ceketinin cebinden telefonunu çıkartıp bana çevirdiğinde gülümseyerek ekrana baktım. Düğünün yapılacağı yere ulaşana kadar Buğra’yla birkaç fotoğraf çekildik ve beğendiklerimden birini sosyal medya hesabımda paylaştım. Hesabımı lisenin orta döneminden itibaren daha aktif kullanmaya başlamıştım. Sosyal medyanın bir gücü vardı ve danslarıma dair kısa videolar paylaşarak başlayan serüvenime alışmış şimdi aktif bir şekilde kullanmaya başlamıştım, videolarım bazen insanlar tarafından keşfediliyordu ve bu benim için avantajdı. Üstelik Buğra’yla kardeş olduğumu öğrenenlerin de dikkatini çekiyordum.

Düğünün yapılacağı yere neredeyse yarım saat sonra ulaşmış on dakikasını düğün alanına giriş yapan araç trafiğinde geçirmiştik. Babam valeye anahtarı vererek annemin beline kolunu sardığında bende Buğra’nın koluna tutundum.

Düğün deniz kenarındaki Thalassa Sarayında yapılıyordu ve bulunduğu alan sahilin yarısından çoğunu kaplamıştı, çok büyüktü.

Fotoğraf makinelerinin flaşları altında merdivenleri aşıp içeri girdiğimizde bizi karşılayan görevlilerin davetiyemizi kontrol etmesiyle masamıza yönlendirildik.

“Çok gerildim.” Buğra’nın mırıldanmasıyla ona baktım. “Kendime penguen gibi hissediyorum.”

“Penguenler kısa boylu olur, sen uzun boylusun.”

Avucunu göğsüne sürterek gömleğini düzeltirken, “Çok iç rahatlatıcı bir konuşma,” diye homurdandı. “Herkes senin gibi güneşi kıskandıracak şekilde parıldamıyor gün ışığım.”

“Yakışıklı olduğunu biliyorsun ama sadece söylememi istiyorsun değil mi?”

Bana bakıp göz kırparak, “Biraz övülmek fena olmazdı,” dedi. “Denemeye ne dersin?”

“İkinizde harikasınız çünkü sizi ben doğurdum.”

Annemin yorumuyla küçük bir kahkaha atan babam, “Harika bir bakış açısı,” dedi. “Ama onları tek başına yapmadın, Buğra’nın yakışıklılığını kimden aldığı belli.”

Buğra yüzünü buruşturup, “Lütfen,” diye mırıldandı. “Nasıl yapıldığımızı duymak istemediğimize eminiz.”

Annem kardeşime bakıp, “Sağlık dersi aldın,” dedi. “Abartılacak bir şey yok.”

Buğra bana imdat dercesine bakarken hiçbir yorumda bulunmadım, annem tabuları olan bir insan değildi ve belki de mesleğinden dolayı bu kadar rahattı bilmiyordum.

Alkol servisi yapıldığında benim önüme bırakılan kadehe dokunmadım, alkolü en son lise mezuniyet balosunda tüketmiştim. Her ebeveyn gibi bizimkilerinde belli başlı kuralları vardı ama en keskin kuralları alkol tüketmemdi, sağlığım her şeyden önce geliyordu ve haklılardı.

Buğra, “Peki tanıdık birileri var mı?” diye sordu. “Dedikodu yapabilir miyiz?”

Su da burada bir yerde olmalıydı ama henüz onu görememiştim, düğüne geleceğimi söylemiştim.

Annem etrafı incelerken, “Hastaneden birileri var,” dedi. “Gelmeden önce araştırmıştım.” Kıkırtımı bastırdım, tabii ki hastanedeki bütün insanları araştırmıştı, bende merak duygumu annemden almıştım. “Ama senin dikkatini çekecek bir şey yok ne yazık ki oğlum, etraf kalabalıklaştığında belki de yaşıtınız insanlarla gidip tanışmalısınızdır.”

“Bridgerton sezonu çekmiyoruz.” Buğra’nın homurdanmasıyla sırıttım, benimle dizi izlemeyi seviyordu ve genelde dizileri ben seçerdim. “Hiçbir kızla gidip tanışmayacağım.”

Babam elini onun omzuna sarıp, “Bizi kandırmaya çalışma,” dedi. “Biz senin aileniz.”

Haklılardı, biriyle tanışacağına bende çok emindim.

“Ama Açelya olmadan masadan ayrılamazsın.”

“Su’ya geleceğimi haber vermiştim,” dedim. “Ama henüz onu göremedim, görürsem konuşacağım.”

Masalar gittikçe kalabalıklaşmaya başlamıştı ve kendi yaşıma uygun insanları da görüyordum. Babamın belediye başkanı olduğunu söylediği kadın küçük bir konuşma yapıp gelen herkese teşekkür ettiğinde kalabalıktan kim olduğunu tam olarak göremesem de alkışları toplamıştı.

Babam, “Cengiz bu tarafa geliyor,” dediğinde etrafı inceleyen bakışlarımı bize doğru gelen adama çevirdim. Kaç yaşındaydı bilmiyordum ama dimdik duran esmer bir adamdı ve kolunda Su’yla bize doğru geliyordu.

“Arsel ailesi,” diyerek elini babama uzattı. “Sonunda dönebildiğinize sevindim Bora.” Bakışlarını anneme çevirdi. “Hoş geldin Dora.” Aralarındaki samimiyet ne dereceydi bilmiyordum ama annem ve babamda çok rahatlardı. Adamın bakışları bana döndü ve, “Açelya?” diye sorduğunda onaylarcasına kafamı sallayıp elimi uzattım. “Annen senden çok sık bahsediyordu.” Yanaklarıma kızıllık dağılırken bu sefer Buğra’yla tokalaştı. “Kızım Su’yla sizi tanıştırmak isterim.”

Su ailemle tanıştığında göz göze gelmemizle, “Sonunda tanıştık,” diyerek uzanıp sarıldı. “Tekrar hoş geldiniz, burayı çok seveceğinize eminim.”

“Teşekkürler,” diyerek gülümsedim. “Şimdilik alışmaya çalışıyoruz.”

“Bizim yaş grubu başka bir masada toplandı gelmek ister misiniz?”

Babası, “Mantıklı,” diye yorumda bulundu. “Açelya ve Buğra burada yeniler, onları arkadaşlarınla tanıştırsana güzel kızım.”

Buğra itiraz etmediğinde beraber göz ucuyla incelediğim masaya ilerlemeye başladık. “Babam Devin’den geleceğinizi söylediğinde heyecanlanmıştım,” dedi. “Oraya daha önce gitmedim ama çok merak ediyorum.” Masaya yaklaşmamızla, “Millet,” diye seslendi. “Sizi şehrimize yeni gelen Açelya ve Buğra’yla tanıştırmak isterim.”

Yuvarlak geniş masanın bir köşesinde Buğra’yla yan yana duruyorduk. Solumdaki siyah takım elbisesinin içindeki uzun boylu zayıf çocuk dövmeli elini uzatıp, “Ilgaz,” dediğinde hızlıca el sıkışıp ismimi söyledim. Koyu kumral saçları ensesinde bitiyordu, ön tarafındaki dalgalı tutamlar yüzüne dökülüyordu, serseri bir hava katmıştı. Koyu renk gözleri gülümseyişiyle kısılmıştı.

Onun yanındaki bakır rengi uzun saçlara sahip yeşil gözlü kız soğuk bir ifadeyle elini uzattığında onunla da el sıkıştım ve, “Tuana,” dedi. Dudaklarımı aralayıp ismimi söylemek zordu zaten yeni insanlarla tanışacağım için gergindim ve onun soğuk duruşu beni biraz daha germişti. Dolgun dudaklarına diğer elindeki kadehi dayayarak alkol tüketirken çillerini makyajla kapattığını fark ettim ama boynundan omuzlarına dökülen çillerini tamamen kapatmamıştı. Buğra’nın sağında kalan kişi ise Aytaç‘tı. Klasik takımının içinde fazla şıktı kahverengi saçları özenle yapılmış, çenesi tıraş olduğu için parlıyordu. Su yanıma gelip kolunu koluma sürterek dikkatimi çekip, “Aytaç’ın ve samimiyetsiz buz gibi bakışlarına aldırış etmeyin,” dediğinde sır verircesine konuşsa da herkes duyabiliyordu. “Sigara içemediği için huysuz.”

Aytaç elindeki kadehle yüzünü buruşturup, “Kız alkolü dağıttıkları içinde,” diye homurdandığında kelimeleri hoş değildi.

Tuana, “Cinsiyetçiliğini götüne tıkayabilecek bir sürü kadınla dolu burası,” diye onu azarladı. “Kelimelerine dikkat et.”

“Tabii efendim.” Aytaç saygıyla öne eğildi. “Etmezsem ne yaparsın? Annene mi söylersin?”

“Hayır canım.” Tuana ona kibirli bir ifadeyle baktı, dokunulmazlığı tek bir bakışıyla belli oluyordu. “Seni masaya yatırıp canını acıtabilecek gücüm kendimde var, soyadımda değil. Hatta senin bundan çok zevk alacağına eminim.”

Tuana ona yüzünü buruşturarak baksa da ikisi de aralarındaki laf dalaşına alınmamış gibiydi. Su bakışlarını bana çevirdiğinde mavi gözleriyle karşılaştım. “Bizim grupta böyle işte,” derken düz kahverengi saçlarını kulağının arkasına aldı. “Arkadaşlarımız Devin’den geldiler, size Açelya’yla konuştuğumdan bahsetmiştim.”

Tuana’nın dikkatini çekmiştik. Buğra’yı süzüp bana bakarak, “Alya Lydia Rodas’ı tanıyor musunuz?” diye sordu. “Düğüne katılacağı haberi günlerdir şehirde dolaşıyor.”

“Dönem farkımız vardı ama ailelerimiz tanışıyordu,” dedim. “Annem, Alya’nın doktoruydu.” Meraklı ifadeleriyle, “Annem kadın doğum uzmanı,” diye açıkladım. “Siz tanıyor musunuz?”

Tuana, “Davetlerde konuşurduk,” dedi. “Sıkıcı davetlerde katlanabildiğim tek insandı ve çantasında taşıdığı küçük alkol şişelerini severdim.”

Su, “Hala herkes deli gibi onu takip ediyor, genç yaşında evlenmesine inanabiliyor musunuz? Çıldırmış olmalı,” diye konuştu.

“Aşk böyle bir şey canım,” dedi Ilgaz. “Sen anlamazsın.”

“Benim anlamam için erkeklerin kırk fırın ekmek yemesi lazım, canım.” Su geniş bir gülümsemeyle ona baktı. “Her neyse! Evlenmesine rağmen hala herkes ona imrenip taklit ediyor, burada bile!”

Göz ucuyla Buğra’ya baktım yanında kalan Aytaç’la sohbet ediyordu. “Devin’de de öyleydi,” dedim. “Çoğu kız onu örnek alırdı.”

Su alkol kadehine uzanırken bana baktı. “Sen içmiyor musun?”

“Tüketmiyorum,” dedim. “Pek aramız yok.”

Tuana, “Ablam her markayı özenle deneyip seçti,” dedi. “Tatları kötü değil.”

Merakla onlara bakarken Su, “Benim abim ve Tuana’nın ablası evleniyorlar,” dediğinde babamın söylediklerini hatırladım. O zaman Tuana belediye başkanının küçük kızıydı.

Buğra benim için alkolsüz kokteyl aldığında onu yudumlarken kızlarla elimden geldiğince sohbet etmeye çalışıyordum. Tuana’nın soğuk bir duruşu vardı ama yine de sohbete sık sık katılıyordu.

Ilgaz, “Kimse hangi bölümde okuyacağınızı sormadı,” derken bize bakıyordu. “Hangi bölümlerdesiniz?”

Ben, “Güzel sanatlar,” dedim. Aytaç mimarlık, Ilgaz pilotaj, Tuana ve Su güzel sanatlar bölümündelerdi.

Buğra, “Tıp bölümü,” diye cevap verdi.

Aytaç yüzünü buruşturup, “Yapma lan,” diye söylendi. “Zeki misin yani?”

Buğra için yaptığı yorum hepimizi güldürdü. Kardeşim gülerek, “Nerede kullanacağıma bağlı olarak,” dedi. “Öyleyim.”

Aytaç yumruğunu onun omzuna çarpıp, “Sıkıcı,” dedi. “Ama sporla ilgilenmene sevindim.”

Tuana, “Sporcu musun?” diye sordu.

“Futbolla ilgileniyormuş, koçla tanıştıracağım.”

Ilgaz, “Çömezleri severiz,” dediğinde istemsizce kıkırdadığımda bana baktı. “Ne oldu?”

“Buğra pek çömez sayılmaz.” Yorumumla kardeşim uyarırcasına baksa da görmezden geldim. “Profesyonel diyebilirsiniz.”

“Hadi canım.” Aytaç birkaç soru sorup duyduklarından memnun olmuştu. “İyi o zaman bu sene kaptanlık yarışına katılacak biri var çünkü biz bizim kaptandan sıkıldık.”

“Kim sıkılmış benden?” Arkamızdan gelen sesle omzumun üzerinden baktığımda gördüğüm yüzle şaşırdım. Atahan buradaydı. Bakışları beni bulduğunda, “Açelya,” diyerek Tuana’nın yanına geçti. “Selam.”

“Siz tanışıyor musunuz?” Tuana merakla bize bakmıştı.

“Köpeğe çarptığımdan bahsetmiştim, Açelya o köpeği sahiplenen kişi.”

Su, “Ay duyunca çok üzüldüm, köpek nasıl?” diye sordu, alt dudağı hüzünle aşağı kıvrılmıştı.

“Patisi zedelenmişti ama iyileşti daha iyi yürüyor.”

“İsmini gerçekten Altın mı koydun?”

Ilgaz’ın sorusuyla gülerek, “Evet,” dedim. “Tüyleri altın sarısı.”

“Yaratıcı bir isim.”

Su yanımda kıkırdarken alay edercesine bir gülümseme olmaması beni rahatlamıştı. “Benim köpeğimin adı da Kıtır,” dediğinde şimdi hepimiz gülüyorduk. “Bir ara tanıştıralım, arkadaş olurlar belki.”

Göz ucuyla Atahan’a baktığımda o da bana bakıyordu. Göz göze gelişimizle bakışlarımı kaçırdım. Aytaç, Buğra’dan ve futbol oynamasından bahsettiğinde Atahan’ın dikkati kardeşime dönmüştü. Aytaç kaptanlığı kardeşimin alabileceğini söylerken Atahan alaycı bir cevap vermedi sadece, “Takımda güçlü insanlar görmeyi severim,” dedi ve bunu duymak hoşuma gitmişti. Kibirli bir davranış görmek içten içe istememiştim.

Kalabalığın fısıltıları arttığında hepimizin bakışları içeri giren çifte takıldı, Alya Lydia ve Timur Ajax gelmişlerdi. İkisi el ele ilerlerken dikkatleri kolayca kendilerine çekmişlerdi. Tuana’yı andıran kadın onlarla ilgilenirken belediye başkanını da görmüş olmuştum. Onlarla sohbet ederek masaya ilerledi.

Alya ve annemin bir ara sohbet ettiklerini görmüştüm. Annem olduğum masayı işaret ettiğinde Alya omzunun üzerinden bize baktı. Bir an için masadan ayrılıp annem ve Alya’nın yanına geçtim.

“Açelya,” diyerek Alya gülümsedi. “Çok güzel bir genç kız olmuşsun.”

Yüzümü saran sıcaklığı görmezden geldim. “Teşekkür ederim,” derken bakışlarım elinde parıldayan elmas yüzüğe kaydı. “Ve tebrik ederim.”

“Teşekkür ederim.”

Onun gidişinden sonra olanlardan bahsederken Alya’nın artık bambaşka bir hayatı olduğunu dinlemek tuhaftı, herkesin imrendiği o kız artık büyümüştü. Kalabalığı inceleyip bir köşede erkeklerle sohbet eden eşine baktı ve gülümseyerek bana doğru eğildi. “Sana bir sır vereceğim,” dediğinde gözleri mutlulukla parıldıyordu. “Tabii gece sonunda Timur öğrenecek ama olsun.” Dudakları samimi gülümseyişiyle kıvrıldı. “Hamileyim.”

“Ne? Tebrik ederim.”

Kollarımı etrafına dolayarak sarıldığımda şaşkındım. “Kaç aylık?”

“Dört hafta henüz çok yeni aslında bu kadar erken olmasını beklemiyordum ama çocuk istiyordum.”

Şaşkınlıkla gülümseyip, “Peki kız mı erkek mi bekliyorsun?” diye sordum.

“Ayrım yapamam ama erkek çocuğu fikrine daha hevesliyim, isimlere bile önceden bakmıştım. Erkek olursa ismi Nikolaus olacak.”

Timur’un Yunan olduğunu biliyordum ve güzel bir isim seçmişlerdi.

Eşi yanımıza gelerek Alya’yı kollarının arasına çektiğinde onunla da tanıştım. Alya ve Timur, Yunanistan’dan direkt buraya gelmişlerdi, annesinin yerine geldiğinden ve farklı şehirdeki hayatından bahsederken bir süre onlarla sohbet edip geride bıraktığım masaya geçtim.

Gelin ve damadın çıkışıyla ilk danslarını gerçekleştirdiler. Onların dansının bitişiyle diğer çiftler de dans etmek için kalabalığa karıştılar.

Ilgaz, “Su’yu kapıp götürüyorum,” diyerek yanımdaki kızın elini kavrayıp kaçırdığında masada şimdi iki kız üç erkek kalmıştık.

Buğra, “Kardeşimi alacağım,” diyerek elini uzattığında gülümseyerek elini tuttum.

Bizim ardımızdan Tuana ve Atahan gelmişlerdi. Buğra’nın arkasında kalıyorlardı ve Atahan’la yüzlerimiz birbirine dönüktü.

Buğra, “Şimdilik iyi geçti değil mi?” diye sorduğunda ona baktım.

“Bence iyi idare ettik.”

“Eğlenceliler.”

“Sanırım.”

“Altın’a çarpanın Atahan olduğunu söylememiştin.”

Buğra’nın konuşmasıyla, “Onu tanıyor musun?” diye sordum. “Ben tanımıyorum.”

“Nasıl tanımazsın?” Şaşkınlıkla nefesini bıraktı. “Atahan Demokan. Midas Üniversitesinin futbol takımının kaptanı, orta saha şampiyonu. Sen bana çok iyi oyuncu diyorsun ya o adam beni tek bir maçta parçalar.”

“Kendini bu kadar küçük görme.”

“Görmüyorum ama onu da tanıyorum, futbolla ilgilenen herkes tanır. O adamın geleceği Messi olmak hatta daha iyisi bile olabilir.”

“Futbolla sadece seni tanıyarak ilgileniyorum,” dediğimde kahkaha attı. “O kadar ünlü olduğunu bilmiyordum.”

“Ailesinden bahsetmiyorum bile, gerçekten ünlü. Üniversiteden sonra iyi bir takıma gideceğinden bahsediyorlar, bence yurtdışıyla anlaşacak.”

Bakışlarım Atahan’a kaydığında göz göze geldik. Üzerinde klasik siyah ceket, beyaz gömlekli bir takım vardı ama her ne kadar klasik seçim olsa da buradaki birçok insandan daha iyi taşıyordu. Saçlarına özenle geriye doğru şekil vermiş, tıraş olmuştu. Dolgun dudakları gülümseyişiyle kıvrılmıştı. Bakışlarını bir süre yüzümde dolaştırsa da Tuana bir şey söylemiş olmalı ki ona bakıp gülümseyerek konuşmaya başladı. Tuana kız arkadaşı olabilir miydi? Olsaydı şaşırmazdım yakışıyorlardı, ikisi de fazla mükemmel gözüküyorlardı.

Midas’a yakışır bir çift olurlardı.

Müziğin bitmesiyle masaya ulaştığımızda Aytaç, “Dışarı çıkıp ot içeceğim,” dedi. “Kim peşime takılmak ister.”

Giderken Buğra’nın koluna gel dercesine dokunmuştu. Dudaklarım söylediğiyle şaşkınlıkla açıldı, Devin’de de böyle şeyler vardı ama kimse bu kadar özgürce dile getirmezlerdi. Erkekler yanımızdan ayrıldıklarında Buğra’nın kuyruğu olmak istemiyordum ama umarım içmezdi.

Şimdi kızlarla baş başa kalmıştık.

“Keşke after parti olsaydı en azından erkek striptizcileri çağırırdık seyir zevki olurdu.” Tuana’nın konuşmasıyla ona baktım.

“Sadece seyir zevki mi?” Su’nun sorusuyla burnundan nefes vererek güldü. “Ben birine asla hayır demezdim.”

“Tabii sonra hoş geldin HPV.”

“Son dozumu geçen ay yaptırdım,” diye mırıldandı Su. “İnsanın annesinin bilinçli olması bence bu dünyadaki en güzel şey,” dedi ve bana baktı. “Seninkisi daha da bilinçlidir.”

“Öyle, prezervatifin ne olduğuyla on beş yaşımda tanıştım,” dediğimde ikisi de kıkırdadılar. “Sınıfımızda erkekler altın madalya taşırmış gibi alıp sınıfa getirmişlerdi ve kızların anlamayacağını sanıyorlardı, paketten çıkarıp havada sallayarak salaklık yaparken kızlardan biri annesine anlatmış,” diyerek eski anıyı anlatmaya başladım. “Müdürümüz kadındı ve harika bir insandı. Sınıflarda arama yaptı, bununla dalga geçen bütün erkekleri tören sırasında öne çıkarttı ve yaptıkların sözlü taciz olduğundan bahsederek hepsinin hakkında tutanak tuttu.”

Su, “Siktir,” diye mırıldandı. “Çok sertmiş ama hak etmişler.”

“İzinsiz, zorbalayıcı bir tavrın kimde travma olacağını bilemeyiz,” dedi Tuana. “Ben olsam okuldan atılmalarını sağlardım.”

“Annemde tabii ki bu olayı duydu ve o konuşmayı gerçekleştirdi benimle. Erkeklerin azgın küçük pis virüsler olduğundan bahsederek anlatmıştı.”

Tuana, “Benimki hiç konuşmadı,” diyerek yüzünü buruşturdu. “Konuşabileceği bir zamanı da olmadı hiçbir zaman kendim öğrendim.” Kadehinden bir yudum alıp bana baktı. “Ne zamandır dansla ilgileniyorsun?”

“Altı yaşında başladım o zamandan sonra da ara vermedim.”

“Başka bir dansla ilgileniyor musun?”

Beni tanımaya yönelik sorduğu bir soruydu ve gözlerimi kaçırmamak zordu. Yalan dilimi yakarken, “Hayır,” dedim. “Önceliğim hep bale oldu, sizin?”

Su, “Bale ve modern dans,” dedi. “Tuana’yla anasınıfından beri arkadaşız bütün kurslara beraber gittik.”

Güçlü bağlar.

Aldığımız dans eğitimleri hakkında konuşurken bildiğim suda yüzmek kendimi güvende hissettiriyordu.

Tuana ailesinin yanına uğramak için yanımızdan ayrıldığında Su, “Bizimkilerle ilk tanışman tuhaf gelmiş olabilir,” dediğinde sessizce onu dinliyordum. “Derslerimizde ortak olacağı için zamanla bize alışırsın.”

“Bence eğlenceli insanlarsınız.”

“Sen bizi normal zamanımızda gör,” diyerek kahkaha attı. “Alışırsan sende çok eğlenirsin ama eğer alışamazsın alışmış gibi yap.” Göz kırpmasıyla gülümsedim. “Benimde ailemin yanına uğramam gerekiyor seninle tekrar çocukların yanında buluşalım mı?”

“Olur, benim de lavaboya uğramam gerekiyor.”

“Tamam dışarıda buluşuruz.”

Onaylarcasına kafamı salladım.

Su yanımdan ayrıldığında kalabalığın arasında dolaşırken içerisi kalabalık olduğu için içeri girdiğimiz değil başka bir kapıdan dışarı çıkabildim. Etrafta alkol tüketen, sohbet eden insanlar vardı ama buradaki kimseyi tanımıyordum. Binaları birbirine bağlayan kısa koridordan geçip başka bir kapıdan dışarıya çıktığımda burası daha sessizdi.

Lavaboyu bulmam gerekiyordu ama nerede olduğuna dair bir fikrim yoktu.

Birine belki de sormalıydım ama etrafımdaki garsonlar tepsilerle bir şeyler taşımak konusunda o kadar acelecilerdi ki soru sormaya çekiniyordum.

Sarayın hangi tarafındaydım bilmiyordum adım adım ilerlerken üzerime dökülen gerginliğin sebebi lavaboyu bulamamaksa şayet kendime kahkahalarla gülmemeliydim, buna da gerilemezdim.

Ama bir şey vardı anlamıyordum.

Uzun bir koridoru aşarken sağ tarafa açılan kısa başka bir koridoru gördüğümde derin bir nefes alarak oraya ilerledim. Etrafta hiçbir işaret yoktu ama şansımı denemek istiyordum, belki de çalışanların alanındaydım onu bile bilmiyordum bir an için ilerlemiş ve kaybolmayı başarmıştım.

Koridorun karşımdaki ve sağ ile solunda birer kapı vardı. Sağ taraftaki kapıdan sesler geldiği için ilk önce oraya ilerledim.

Elimi kulpuna sarıp aşağı indirerek açıp hafifçe öne ilerlediğimde kafamı uzatıp içeri bakmaktı derdim, keşke bakmasaydım.

İnleme sesleri dışarı taşmaya başlamıştı.

Gözlerim önündeki yuvarlak masaya oturmuş genç kıza takıldı.Tuana.Elbisesinin etekleri beline toplanmış, kalçasını açıkta bırakmıştı ve uzun pürüzsüz bacaklarının arasında takım elbiseli bir adam vardı.

Kendilerini birbirlerine kaybetmiş şekilde öpüşüyorlardı.

“Çok güzelsin bebeğim.”

Biraz önce gelinle dans eden adam, Tuana’nın yüzüne öpücükler dizerken kollarının arasındaki kızın kaşlarının çatılışını gördüm, ağlamaya başlamıştı.

Adamı itmek ve ona sarılmak arasında gidip geliyor gibiydi.

Canı acıyor gibiydi.

Dudaklarından kaçan hıçkırıkla adam, “Yapma,” diye mırıldandı. “Bebeğim bana bak.”

“Çekil üzerimden.”

“Seni incitmek istemiyorum, ne kadar üzgün olduğumu biliyorsun.”

“Ama incittin.” Adam geri çekildiğinde karşısındaki parçalanmış kız gözyaşlarını silerek ona baktı. “Ve bende seni inciteceğim, seni paramparça edeceğim. Buna evet dediğin için seni o evde yaşadığın her bir gün mahvedeceğim.”

“Yapma, biz buna devam edebiliriz.”

Elini havaya kaldırıp sesi bir süre kulaklarımdan silinmeyecek tokadı karşısındaki adamın yüzüne geçirdi. “Sana bu şehirdeki cehennemi ben yaşatacağım,” dedi. “Bana baktığın her an göğsündeki paçavra acılar içinde kıvranacak.”

Adam konuşmaya çalışsa da kız dinlemeye tenezzül etmeden gitmek için bana doğru döndüğünde göz göze geldik ve adımları durdu. Adamında görmemesi için hızlıca geri çekildiğimde kız üzerime doğru gelirken hızlıca koridoru terk ettim.

Oradan kaçtım.

Ben neyin içine düşmüştüm?

Midas’a adım atar atmaz böyle bir sırrı taşımak zorunda kalacağımı bilmiyordum.

Bilmiyordum, istemiyordum.

Keşke görmeseydim.

Bir kapı aralığından şahit olduğum şey benim için fazlaydı.

Şahit olduğum manzaradan koşar adımlarla kaçarken enseme biriken teri hissediyordum. Omuzlarımı saran titreme soğuk havayla artmıştı. Kollarımı göğsümde birleştirerek ilerledim, kalbim çok hızlı çarpıyordu.

Havuz kenarından geçerken yüzüme çarpan havuzun ışığı bir an için gözlerimi aldı sandım ama öyle değildi. Kulaklarımda başlayan uğultuyla adımlarım yavaşlarken derin bir nefes aldım, kalbimin atışının hızlandığını hissediyordum.

Vücudum yavaş yavaş alarm veriyordu ve bunun tek bir sebebi vardı.

Yanlış zamandı, şu an olmamalıydı!








































Let Zeynep know what you thought about this chapter!
Love this

0

Love this

Funny

0

Funny

Spicy

0

Spicy

Suspenseful

0

Suspenseful

Emotional

0

Emotional

Profound

0

Profound

Heartwarming

0

Heartwarming

Shocking

0

Shocking

Good Writing

0

Good Writing

Compelling Plot

0

Compelling Plot

Great Character

0

Great Character

Strong Dialog

0

Strong Dialog

Further Recommendations

Charly's Weihnachten

T.M: Ich kann es gar nicht anders sagen also ich liebe diese Geschichte einfach. Sie hat für mich einfach alles was es braucht. Sie hat mich einfach mitgenommen auf eine echt schöne Reise. Danke❤️

Read Now
Bloodlines

Diana: Would recomend a good read, I like it's not to long

Read Now
Fashion victime du PDG

frodon: Histoire intéressante. Rythmée. Personnages attachants. Intrigue bien menée

Read Now
Buried Alive

Tamalar Burton: I was overwhelmed with feeling when the story started. Everything she went through at early pregnancy was a little scary but it seemed to work out really well. There were even some funny moments. It was a very romantic story.

Read Now
Ein Kuss für den CEO

Linda: Ein sehr einfühlsamen Buch, mit einer Spur drama. Zwischendurch musste ich schmunzeln.

Read Now
My Blacksmith Savior

eva: A absolute gem! I thoroughly enjoyed this book. It's so refreshing, and it feels so good to immerse yourself in such a happy, heartwarming little story. The ultimate feel-good read to lift your spirits and enjoy a cozy moment. Highly recommended!

Read Now
THE WOMAN HE BOUGHT

Carolyne Walker: Very enjoyable read

Read Now
The Orc's Pet

amunracronos: Me ha encantado. Una historia corta para pasar una tarde leyendo y que te alegre el alma. Muchas gracias

Read Now
Silver's Second Chance

Clare: Loved the second chance mate story line. But loved even more the strong female lead. Would love to a mini fic of this couple a few years down the line.

Read Now