1. BÖLÜM BİR VARMIŞIM BİR YOKMUŞUM
Aerya'nın gözünden:
Her şeyin bir sonu vardı öyle değil mi? Ama her son, yeni bir başlangıç değil miydi? Yoksa geçmişin yükü seni sona sürüklerken, başlangıcına da bulaştırıyor muydu inatçı lekesini?
Gök yüzünde incecik bir gri tül gibi süzülen bulutlar, Pekin Havaalanı'nın dev camlarına usulca yansıyordu. Ayaklarım yere değdiği anda, kalbimde büyüyen boşluk daha da belirginleşiyordu. Bavulumu arkamdan çekiştirerek ilerlerken attığım her adım hem geçmişimden kaçıyor, hem de bilinmeyene doğru ilerliyordu. Herkes bir yerlere yetişiyor, çantalarını çekiştiriyor, kulaklarında yabancı diller çınlıyordu. Bense sadece yürüyordum, ama nereye?
Anne... İçimden yükselen bu kelime, dilime değmeden boğazıma oturdu. Onu yıllar önce ölmüş biliyordum. Her şey yalanmış. Ölmediğini yeni öğrendim. O beni terk edip gitmişti ve buraya, Çin'e gelmişti... Annemin beni bıraktığında yaşım henüz ondu. Özlem ve hüzün dolu geçen tam 18 yılın ardından onun nefes aldığını öğrendim. Peki bulduğumda tanışacağım kişi 10 yaşımdaki annem mi olacaktı? Buraya gelmekle iyi bir şey mi yaptım tam bilmiyordum. Ama içimde öyle bir his vardı ki, sanki her cevap bu ülkenin sisli duvarlarının ardında gizlenmişti.
Kalabalığın içinden sıyrılıp çıkış kapısına yöneldiğimde, kalın atkısıyla sarmalanmış, kısacık kestirdiği kahverengi saçlarıyla tanıdığım bir yüz bana gülümsüyordu.
“Aeryaaa!”
Gözlerim doldu.
“Jin!”
Ona sarıldığımda, içimde kopan fırtına bir anlığına duruldu. Jin, üniversiteden beri arkadaşımdı. Çin'e döndüğünden beri hiç görüşmemiştik ama internetin ötesinde hâlâ bağlı kalmıştık birbirimize. Kalpten, sessizce.
“İnanamıyorum seni burada gördüğüme, Çin'e gelmen için defalarca yalvardım. İşte buradasın." Sıkıca sarıp sarmaladı beni. Özlemiştik birbirimizi.
“Sen... ne zaman büyüdün bu kadar?” diye gülümseyerek söyledim.
Ama gülüşümde ağırlık vardı. O fark etti. Hep fark ederdi.
“Yüzündeki soruları görüyorum,” dedi Jin, elimi tutarak.
“Ama hepsini konuşacağız. Detaylı anlatman gerekiyor. Annenin burada olduğuna emin olmasan gelmezdin. Kesin burada olarak anlıyorum bunu. Fakat, Çin büyük bir yer. Bulmak zaman alacak."
Bunun farkındaydım. Biliyordum onu bulmam zaman alacaktı. Belki de uzun zaman alacaktı. Ama yine de onunla yüzleşmek istiyordum.
"Biliyorum Jin. Fakat onunla yüz yüze gelmeliyim. O kadar çok nasıl ve nedenler var ki kafamda, tüm sorularımın cevabı onda..."
Kafasını beni onaylarcasına salladı.
"Tamam. O halde uzun bir serüvene başlıyoruz. Fakat... Şimdi müzeye dönmem gerekiyor. Yanımda gel istersen. Kafanı dağıtırsın.”
Başımı salladım. Başka bir yere gidecek hâlim yoktu zaten.
---
Jin’in görevli olduğu bölüme geldiğimizde, içeride kimsecikler yoktu. Mermer zemine yansıyan sabah ışığı, duvarlardaki eski Çin kaligrafilerini altın gibi parlatıyordu. Ağır, kadim bir sessizlik vardı burada. Sanki odanın kendisi nefes alıyor gibiydi.
Jin beni tarihi aynaların sergilendiği bölüme götürdü. Kıymetli taşlarla çevrelenmiş, büyükçe bir odanın ortasında durduk. Gözlerim hayranlıkla çevremdeki aynaları tarıyordu. Ve orada gördüm onu.
Altın varaklarla işlenmiş, çerçevesi ince ince oyulmuş, üzerine ejderha ve lotus kabartmaları işlenmiş devasa bir ayna.
Ve o an... kalbim durdu. Aynaya değil de, sanki kendime bakıyor gibiydim. Yüzümdeki ifade donmuştu. İçimde garip bir titreşim başladı. Dizlerim titredi, ama gözümü alamıyordum. Öylesine bir histi ki, nefes kesici, göz kamaştırıcı...
“İçimde ki bu duygunun adı ne?” diye mırıldandım.
Jin sessizce yanıma geldi.
“Bu ayna hakkında çok efsane anlatılır,” dedi.
“Ama en çok bilineni, ona ‘Çaresizlik’ derler. Krunghae Krallığı’nın son prensesine aitmiş. Çok güçlü bir büyücüymüş, ama… çok da yalnızmış.”
Kalbimdeki ağırlık nefesime kadar işlemişti. Dikkatle karşımdaki aynaya bakarken ona doğru bir adım attım.
Krunghae mi?
Aynanın yanındaki plaket... Gözümle taradım.
Jin, anlatmamı beklediğimi anlar gibi devam etti.
"İlginç olan şey ise, inanamayacaksın ama prensesin adı... Aerya."
Gözlerimi zorla ayırarak Jin'e döndüm.
"Efendim?"
Ufak bir kahkaha attı.
"Hayır, prensesin adı Aerya!"
Boğazımdan ince bir ses çıktı ama anlamlı bir şey değildi. Yalnızca zaman durmuştu. Tesadüf için fazlaydı bu. Jin anlatmaya devam etti. Ben dinledim. Her kelimesi içime, kalbime çentik çentik işliyordu.
"El bebek gül bebek büyütülmüş, el işçiliğinin yanı sıra kılıç kullanmayı öğrenmiş, şifacı bir büyücüymüş. Aslında büyü gücü korkunç derecedeymiş. Yani her şeye gücü yetebilecek bir güçten bahsediyoruz. Ama o sadece şifa alanında kullanmış. İyi edemediği kimse yokmuş. Bi kendine yetememiş.
Bu prenses… genç ve yakışıklı bir tüccara âşık olmuş. Ama o tüccar aslında kötülüğüyle nam salmış olan düşman krallık olan Hyrang'ın varisiymiş. Adı Riven'miş. Riven'de aşık olduğu bu kadının Krunghae Krallığının prensesi olduğunu bilmiyormuş. Tabi sonra öğrenmiş. Aerya, büyücülük yetenekleri sayesinde aslında Riven'in kim olduğunu ve neden geldiğini biliyormuş. Ona rağmen sevmiş. Ölümü göze alacak kadar..."
İsmiyle bana benzeyen bu prensesin hislerini taşıyordum sanki. Kalbim acıyordu, ihanete uğrayan benmişim gibi... Derin bir nefes aldıktan sonra Jin devam etti.
"Hikayenin en bilinmezi ise Riven Aerya'yı öldürmüş mü, yoksa öldürmemiş mi bilinmiyor. Kimisi gözünü bile kırpmadan acımasızca prensesi öldürdüğünü anlatırken, kimisi Riven'in bunu yapamadığını ama prensesin Riven'in kılıcıyla kendini öldürdüğü anlatılıyor. Yani hangisi gerçek bilinmiyor."
Kısa bir süre sonra gülümseyerek bana döndü.
"Gerçi bu bir efsane. Yani gerçek bir olay olup olmadığı bile belli değil. Hangisi gerçek çok ta önemli değil bence."
Her ne kadar hikaye bana gerçek gibi gelse de kafamla onayladım.
"Öyle tabi, gerçek dışı bir olay. Peki bu aynanın adı neden Çaresizlik?"
Jin ellerini birbirine vurdu ve aynaya döndü.
"Ah, evet doğru ya, bu kısmı anlatmadım. Bu aynanın olayı, Aerya ve Riven'in buluşabildikleri yerlerden biri, Aerya'nın odasıymış. Saraya gizlice girip Aerya'nın odasına kadar defalarca gelmiş Riven. Bu aynada onların aşkına ve prensesin ölümüne şahitlik etmiş. Tüm gerçeği bilen tek şahitmiş. Söylenene göre sihirli bir aynaymış ama prensesin ölümüne şahit olduktan sonra böyle düz bir ayna haline gelmiş. Prensesin annesi Kraliçe Julia, her gün aynaya yalvarırmış. Onlara sen şahit oldun, sen gördün. Bana gerçekleri anlat, gerçeği göster, kızımı bana ver diye yalvarmış kadın. "
Gözümde biriken yaşı belli belirsiz hızlıca sildim ve Jin'e gülümseyerek baktım. O sırada içeriden seslenen birisine döndü Jin. Tekrar bana baktı.
"Sen burada bekle. Ben hemen geliyorum tamam mı? Bir saatim var, sonra çıkacağız zaten." diyerek yanımdan ayrıldı.
Yalnız kaldım. Her ne kadar diğer aynalara göz geçirsem de bu ayna zihnimi içine çekmişti bile. Gözlerim donuktu. O ismi düşündüm. "Aerya." Benim adım. Annemin verdiği isim. Ve bu prenses... öldürülmüş müydü? Yoksa... kendi sonunu mu hazırlamıştı? Duyduğum bu efsane, bir o kadar gerçek, bir o kadar yalan gibiydi kulaklarımda. Nefesim daraldı. Bir adım attım. Elimi yavaşça aynanın yüzeyine götürdüm. Cam soğuktu. Ama içimden geçen cümle sıcaktı, acıydı, yakıcıydı:
“Kızını arayan yaralı bir anne varmış bu aynanın karşısında… Şimdi de annesini arayan yaralı bir kız var burada.”
Ve o an... Aynanın yüzeyi kıpırdadı. Sanki suyun altına düşen bir taş gibi… daireler oluşturdu. Elimi geri çekemedim, gücüm yetmedi. Bir güç beni içine doğru çekti. Yüzüm şaşkın, kalbim çığlık çığlığaydı. Aynanın içine çekilirken, son duyduğum şey kendi kalp atışımdı.
---
Karanlık.
Sessizlik.
Ve ardından başka bir dünyanın nefesi.
BÖLÜM SONU
---
Yeni hikayemin ilk bölümüyle karşınızdayım. Bölümleri fazla uzun tutmadan kısa ama nefes kesici şekilde yazmaya odaklanıyorum. Her yorum, her düşünce benim için altın değerinde. Lütfen bölüm hakkındaki görüşlerinizi belirtmekten çekinmeyin.
Yeni bölüme kadar sağlıcakla kalın.