Boşluktaki Yankı
Her şey, aynaya baktığım o sabah başladı.
Yüzüm oradaydı ama ben orada değildim.
Sanki beni izleyen, benim olmayan bir başka varlıktı o yansıma.
Kendi gözlerimden korktum; derinlerinde bir şeylerin çürüdüğünü, karardığını gördüm.
Kendimi bulmak istiyordum ama her denemem, beni biraz daha karanlığa sürüklüyordu.
Koridorda yürürken ayak sesleri yankılanıyordu. Adımlarımı sayıyordum. On altı... on yedi... on sekiz...
Bir anda, loş ışığın altında bir gölge belirdi. Biliyorum kim olduğunu. Hissediyorum.
Kerem.
Sırtını duvara yaslamış, başı hafif eğik. Yüzüme değil, ayakkabılarıma bakıyor. Sonra yavaşça başını kaldırdı.
Göz göze geldik. İçimden bir ürperti geçti ama yüzüme sırıtışımı yerleştirdim.
"Oo, okulun hayalet çocuğu yine ortaya çıkmış," dedim. Sesim koridorun duvarlarında yankılandı.
Gülümsemedi. Bir adım atarak bana doğru yaklaştı.
"Sana bir şey soracağım," dedi.
Ses tonu yumuşak ama altında paslı bir bıçak saklı gibiydi.
Kaşlarımı kaldırdım. "Önce ‘merhaba’ demeyi öğren. Sonra sorun neyse sorarsın."
Omzumu silkerek yürümeye devam ettim ama o da arkamdan geldi.
"Dün gece seni pencerenin önünde gördüm," dedi.
Duraksadım, dönmedim. Sadece küçümserce, hafifçe başımı yana eğdim:
"Ne romantik. Dürbünle mi izledin?"
Şimdi gülümsüyordu. Gerçek miydi yoksa sadece dudak kenarları mı kıvrıldı, ayırt edemiyordum.
"Sen neden hep bu kadar alaycısın?" diye sordu.
Yavaşça arkamı döndüm. Ona baktım. Gözlerinin içi dolu değil, derin değil, boş da değil. Garip bir şekilde tanıdık.
"Çünkü hayat ciddi bir şey değil. Sadece biz ona fazla ciddiyet yüklüyoruz," dedim.
Kafamı yana eğip sırıtıyordum. "Ve sen fazla ciddisin Kerem. Bu seni ya öldürür, ya da delirtir."
Suskun kaldı. İçimden geçeni okuduğunu hissettim ama anlamasına izin vermedim. Çünkü biri içimdeki boşluğu tam olarak anlarsa, orası tüm çıplaklığıyla ortaya çıkar ve ben yok olurum.
"Dün gece evimin orasında ne işin vardı?" diye sordum.
Kaşlarını kaldırdı, şaşırmamış gibiydi.
"Ben de orada oturuyorum," dedi, omuz silkerek.
"Dikkatli bakarsan, mahallemin sınırları içinde sen varsın, ben değil."
Kısa ve tiz bir kahkaha attım.
"Peki, neden yıllardır görmedim seni orada? Yoksa gündüzleri mezarda mı uyuyorsun, Kont Kerem?"
İlk defa dişlerini göstererek gülümsedi. Sert ama düzgün dişler.
"Yoo… sadece insanlarla senin kadar ilgilenmiyorum."
Adımlarımı yavaşlattım, çaktırmadan. Yanımda yürüyordu artık ama aramızda bir parmak kalınlığında mesafe vardı. Sanki biri o aralığa kıvılcım atsa, ikimiz de tutuşacaktık.
"Yani benimle ilgileniyorsun?"
Bir an durdu. Çatışmaya açık ama temkinli.
"Kendine fazla güveniyorsun," dedi.
Gülümsedim.
"Hayır, sadece herkesin korktuğu şeyi söylüyorum."
"Herkes gibi olmadığını mı sanıyorsun?"
"Ben... kimse değilim," dedim.
Gülüşüm yüzümde soluk bir sis gibi yayıldı.
"Ve bu seni tedirgin ediyor olabilir."
Gözleri kısıldı, yüzünde rahatsız edici bir sakinlik vardı.
"Ben tedirgin olmam. Sadece dikkat ederim."
"Dikkat, bir çeşit korkudur," dedim.
Yürüyüşümüz devam etti. Okul binası geride kalıyordu. Gölgemiz uzuyordu. Birbirimizin gölgesine basmadan yürümeye çalışıyorduk. Saçma ama keyifli bir oyun.
"Hep böyle misin?" diye sordu.
"Sarkastik, mesafeli, bilmiş," dedim.
Başımı çevirdim. Gözlerim gülümsüyordu ama dudaklarım sessizdi.
"Sadece maskelerim var. Seninkiler nerede?"
Birbirimize baktık.
Bu sessizlik bir savaş alanı gibiydi. Gülüşlerimiz mermi, sözlerimiz dikenli tel.
Ve garip olan şu ki, bu bana iyi geliyordu.
İlk defa içimdeki boşluk yankı buluyordu.
...
Eve döndüğümde, o tanıdık ölü hava yüzüme çarptı. Kapı gıcırdayarak açıldı, sanki beni içeri almak istemiyordu. Üç gün öncesinden kalmış kırıntılar hâlâ halının üzerindeydi. Mutfakta yıkanmamış bir çay bardağı, cam kenarında ölü bir ışık gibi duruyordu. Salonun köşesinde, babam televizyon karşısında uyuyakalmıştı.
Sessizce ilerledim. Bu evde her ses çatışma tehdidi taşır. Ya sessizlik vardı ya da patlamalar—arası yoktu.
Odamın kapısını kapattım, kilitledim. Kendimi yatağa attım. Tavana baktım.
Kerem’in sesi kulaklarımda yankılandı: “Hep böyle misin?” Evet, hep böyleydim. Ama onun yanındayken değil.
Bir anlığına—sadece bir anlığına—biri olabileceğimi hissetmiştim. Belki biri beni anlayabilirdi. Dokunmadan bana ulaşabilirdi.
Ama şimdi?
Duvarlar aynıydı, tavanın çatlağı hâlâ oradaydı. Ben mi? Yine görünmezdim.
Gözlerimi kapadım. İçimdeki boşluk çatladı. Derin bir kuyu gibi açıldı. İçinden fısıltılar geliyordu. Kendi kendime konuştum. “Dalga… neden böyleyiz?” “Neden hâlâ buradayız?” “Neden o küçük umut bile fazla geldi?”
Yatak kenarına yığıldım. Başımı ellerimin arasına aldım. Artık ağlamıyordum. Sadece... çürüyordum.
Kafamın içinde bir uğultu vardı. Kerem’in bakışı göz kapaklarımın arkasında yanıyordu. İçimde bağırıyordum ama dışarıdan sessizdim.
Aynaya döndüm. Gözlerime baktım. Orada mıydım hâlâ?
Hayır. Bugün biraz daha silinmiştim.
Fısıldamaya başladım. Sanki başka biri varmış gibi. O başka biri ben değilmişim gibi.
Sonra gülmeye başladım. O çizginin kıyısındaki kahkaha. Deliliğin hemen öncesi.
“Ben kimim lan?” dedim. Yansıma cevap vermedi. “Sen Dalga mısın? Sadece bir şakasın.”
Başımı duvara yasladım. Damarlarımda akan şey kan değildi sanki. Yabancı bir şey dolaşıyordu içimde. Zaman yoktu. Mekân yoktu. Sadece ben ve sonsuz bir boşluk vardı.
Ve en kötüsü... umut bile artık acıtıyordu.
Okul koridorları o gün her zamankinden daha soğuk, daha yabancıydı. Adımlarımın yankısı bile bana tuhaf bir yalnızlık fısıldıyordu. Her köşeden bana bakan gözler, alaycı fısıltılarla doluydu: “Yine aynı garip kız... Boşa uğraşıyor zaten.” Gözlerimin önünde bulanıklaşan yüzler, beni sarmalayan karanlığın içinde iyice kayboldu. İçimde bir sıkışma başladı, nefesim daralıyor, kalbim hızlı atıyordu.
Birden, yüzümden sıcak bir şey aktığını hissettim. Parmaklarımla burnuma dokundum; parmaklarım kırmızıydı. Kan. Başımın dönmesiyle dizlerim yere çakıldı. Dünya eğilip bükülüyor, gözlerim kapanıyordu. Karanlık…
Gözlerimi açtığımda beyaz tavana bakıyordum. Oda soğuktu, sessizdi. Yanımda oturan hemşire, uykusuzluğun izlerini taşıyan gözleriyle bana baktı. “İyi misin Dalga?” diye sordu yumuşak bir sesle. “Burun kanaman vardı, bayıldın. Bu ay içinde üçüncü defan oldu.”
Boğuk bir sesle, “Neden sürekli oluyor bu?” dedim. Hemşire iç çekti. “Vücudun, içine attığın duygularla mücadele ediyor. Bu sadece fiziksel değil, psikolojik de olabilir.”
Kapı aniden açıldı. Kerem telaşla içeri daldı, ilk bakışı hemşireyeydi. “O iyi mi?” diye sordu. Hemşire, “Şimdi uyanık,” dedi. Kerem bana döndü ve ciddileşti: “Bunu böyle sürdürme, Dalga. Kendine dikkat et.”
Kapıdan çıkarken arkasını döndü ve “Dikkat et kendine,” dedi. Gözlerim ona takıldı. Gülümsedim, alaycı bir şekilde: “Siktir git, egoist.”
Bir süre sonra Kerem stadyuma gitti. Sahada, herkesin önünde parlayan bir yıldız gibiydi. Arkadaşlarına sert bakışlar atıyor, takımı yönetiyordu ama kimseyi umursamıyordu. Kalabalığın içinde onun egosu ve kibri açıkça ortadaydı. Ben ise uzaktan izliyordum, içimde karışık duygular vardı. O an anladım; Kerem sadece kendini düşünüyor, diğerleri onun için basamaktı. Göğsüm sıkıştı ama bir yandan da garip bir rahatlama hissettim. “İşte gerçek Kerem bu,” diye fısıldadım. "İşte ihtiyacım olan bu."