IŞILTI

All Rights Reserved ©

Summary

bu romanda Aujunga'nın 3. çağının 1000'li yıllarının başında yaşanmış '' Yirmi Yedi Yıl Şavaşları '' ardından oluşmuş durgun sürecin ardından ortaya çıkan gizemli bir tehdidin ortaya çıkışını anlatmaktadır.

Status
Ongoing
Chapters
2
Rating
n/a
Age Rating
18+

Chapter 1

‘’ Kıyım Lekeli Alp Kız ’’

‘’ Gözleri, ah o gözleri… Kan ve ter içinde başyapıtını bitirmiş bir ressamın, iç içe geçmiş boyalarla karman çorman olmuş, emektar paletini andırıyordu. ‘’ -Elf alim Üstad Rîs Alefrîgan

Y.S. 1073On Birinci Ayın 1. Günü

Kuvvetli ve serin rüzgarın dalgalandırdığı yaşlı meşe ağaçlarının dallarından yayılan hışırtılar, olağan günlerde ” Yorgun Aygır Hanı ” olarak anılan kervansarayın geniş pencerelerinden içeriye doluyordu. Sıradan günlerde hanı dolduran müşterilerin seslerinin bastırdığı, ardına kadar açık tahta çerçeveli pencerelerden gelen hışırtı sesleri; giriş kapısının sağına sıralanmış erzak çuvallarının üzerine yığılmış, hırpalanmış adamın kulaklarına ulaştı. Üzerindeki kılığını gizleyen pelerinin başlığı yüzünü kapatıyordu. Yığıldığı yerden hafifçe kıpırdandığında, kulakları birkaç adım ötedeki masada oturan, bedenleri baştan aşağıya siyah ve grinin iç içe geçtiği metalik zırhlarla kaplı bir grup adamın, önlerine gelişi güzel konulmuş yemekleri tıkınırken çıkardıkları homurtularını duymaya başlamıştı.

Uzunca bir masanın etrafına dağılmış beş adam, han mutfağından getirilen yemekleri soluksuz bir biçimde yerken; daha yeni zırhını giymeyi hak etmiş çömezlerden birisi tepsilere koyduğu yemekleri getiriyordu. Elinde koca bir tepsiyle yürümeye çalışırken hem dengesini korumaya çalışıyor hem de mutfak kapısının yakınında yerde yatan ve biraz önce gedikli ustalarından biri tarafından gırtlağına saplanmış bir hançerle kendi kanında boğularak ölmüş olan hancının cesedine takılmamaya çalışıyordu.

Eline aldığı kızarmış tavuk budundan ağız dolusu bir ısırık alan Kıraç Yamaçlı Rutk, dayandığı masadan aldığı tepeleme doldurulmuş kadehinden, çevreye saçılmasını umursamadan koca bir yudum aldı. Ağzına dolan ekşi elf şarabının tadı, yılların yaşanmışlığıyla bezeli, yara bere dolu yüzünü ekşitti. Kolay kolay içkiden etkilenmeyen biriydi. Yüzünün ekşimesi şarabın kalitesini belli ediyordu. Başlarda gergin olsa da, işler beklediğinden de sorunsuz gidiyordu. Riglan İmparatorluğunun prensi Kurt İndirmiş Adeja, adamlarının üşüştükleri masanın yanında bulunan başka bir masanın yanına dizilmiş sandalyelerin birine sıkıca bağlanmış durumdaydı. Ağzı sıkıca bağlanmıştı. Prensin yüzündeki memnuniyetsizliğinin yanında, ona ve adamlarına yönelttiği iğreniyormuş gibi görünen bakışları gözüne ilişince ‘’ Saraylarda büyümüş şımarık p..!.. Sürekli yollarda, binekli, pusatlı, derbeder gezmenin ne olduğunu, aç susuz dolaşmanın ne olduğunu nereden bilecek!.. ‘’ diye homurdandı. Kadehinden bir yudum daha alıp kızarmış tavuk budundan da koca bir ısırık aldı.

On gün önce Riglan sınırındaki Tigris sınır kenti birliklerinin denetlenmesi sırasında, prens Adeja’nın uğradığı Tepedibi Hanı’nda, fazlasıyla kanlı bir baskın yaparak prensi kaçırmayı başarmışlardı. Başarılı geçen baskının ardından üstatlarına haber yollamıştı. Prensin onlardan dikkat çekmeden alınması için Çelikçiler Çarşısı bölgesinin güneyindeki Demir Taç dağlarının eteklerinde bulunan Yorgun Aygır Hanı’nda buluşulması için ulak göndermişti.

Kıraç Yamaçlı Rutk, yıllarca gösterdiği sadık eylemlerinin sonucunda, bu baskınla birlikte hak ettiği yere geleceğini düşünüyordu. Bütün çocukluğu, Riglan devletinin kuzey bölgelerindeki dağlık yamaçlarda bulunan köyünde, açlık ve sefalet içinde geçmişti. Ebeveynlerinin onu borçlarına karşılık hizmetkar olarak satmasıyla hayatı, bambaşka bir yöne gitmişti. Ergenliğinin başlarında ise Sis Ordusu ile tanışmıştı. O günden beri de hayata, insanlara ve her şeyden öte yoksulluğa ve zayıflığa duyduğu öfkeyle sis ordusunun en önemli komutanlarından birisi olmuştu. Prensin kaçırılması ile artık onun da üstatlar arasına girebilmek için yeterli niteliklere haiz olduğunu gösterdiğini düşünüyordu.

Zaman geçtikçe, günlerdir hareket halinde oluşları, gergin ve sabır zorlayan bekleyiş…

Kıraç Yamaçlı Ruth, adeti olmadığı halde gerginliğini azaltmak için üçüncü kadehi bitirdiğinde, biraz da olsa sakinleştiğini düşündü. Ancak o an dikkatinin dağıldığını da fark etmemişti. Eğer fark etmiş olsa idi; hanın etrafında dolaşan adamlarının nöbet tutarken zırhlarından çıkan metalik seslerin artık duyulmadığını fark edebilirdi. Hanın geniş avlusuna gelen L şekilli koridorun kapısının yavaşça açılmasına rağmen çıkardığı cılız metalik-ahşap gıcırtıyı duyabilirdi. Uyuşmuş ayaklarını açmak için hanın içinde bir kaç adım attı. Sağ kolu Şahin Göz Sadt, yüzünde belirgin bir sırıtış ile ona yaklaştığında, yeniden doldurulmuş kadehinden bir yudum daha alıyordu.

‘’ Günlerdir dolaş dolaş tükenmiştik patron!.. Yarın gün doğarken ceplerimiz dolacak sonunda!.. ‘’

Kıraç Yamaçlı Rutk, yakınındaki bir masaya dayanıp kendisine kadehini kaldıran adamını başıyla onaylarken, çömez, elindeki kadehi hızlıca fondipleyip ‘’ Ya peşimizden yolladıkları şu kelle avcısı ne olacak? ‘’ dedi. Sorusunu sorarken üstleriyle konuşmanın tedirginliği ile kesik kesik konuşmuştu. Zar zor üç kadehle sakinleşen Kıraç Yamaçlı Rutk, çömeze sanki onu gözleriyle boğabilecekmiş gibi baktı. Çömez, boğazına bir şey kaçmışcasına öksürerek hemen masadakilere hizmet etme işine geri döndü.

Kıraç Yamaçlı Rutk, çömezi sustursa da düşüncelere daldı. Riglan imparatorunun peşlerinden bir kelle avcısı yolladığını duymuştu. Ancak asıl ilginç olan bu değildi. İlginç olan yollanan avcının bir ” Alp ” oluşuydu. Daha önce insan kralların işlerini alplere yaptırdığını duymamıştı. Zaten şaşırtıcı olan bu durumu daha da şaşırtıcı yapan başka bir şey ise, bir alp’in insan konularına karışmasıydı.

Yirmi yedi yıl savaşları sonrasında yıllarca alpler ile diğer ırklar arasında büyük bir soğukluk ve kopukluk yaşanmıştı. Bir alp’in insan işlerine karıştığını ilk duyduğunda, bu o kadar saçma gelmişti, haberi ona veren adamını iyice bir haşlamıştı. Peşlerindeki alp’i indirmek için yolladığı adamlarından biri hariç hiçbiri geri dönmemişti. Geri dönen tek kişi ise kendisini alp kızın bilerek yolladığını söylemişti. İşte o zaman peşlerindeki alp’in bir alp dişisi olduğunu da öğrenmişlerdi. Bu işleri daha da tuhaflaştırmıştı. Zira alp dişilerinin yalnızca evlerinde anne ya da eş olmanın ötesinde, savaşçı hatta hükümdar dahi olduklarını duymuştu. Ancak bir alp dişinin, ödül avcısı olduğunu ilk kez duymuştu. Daha da araştırınca bu alp kızın tek farkının ödül avcısı olması olmadığı da ortaya çıkmıştı. Peşlerindeki avcı, insanlar ve diğer ırklar arasında ‘’ Kıyım Lekeli Alp Kız ‘’ olarak anılıyordu. Bunun nedeni ise; alp kızın yüzünde sanki kan ile yıkanmış intibası yaratan kırmızı lekeler bulunmasıydı. Sanki bir kıyımdan kan revan içinde kurtulmuş bir kurban gibi veyahut tam tersi kurbanlarının kanlarıyla yüzünü yıkamış bir cani gibi görünmesine neden olan bu kırmızı lekelerin; ışıksız ortamlarda bir meşale gibi kızıl bir ışık saçtığı da söylenirmiş. Diğer bir garip yönü ise gözleriymiş. Gözlerinin tek bir renkte olmadığını alacalı bir biçimde karışık renklerden oluştuğunu duymuştu. Sorguladıkları adamlardan biri olan ünlü elf şairi Üstad Rîs Alefrîgan’a göre, Alp kızın gözlerinin rengi, ‘’ Kan ve ter içinde başyapıtını bitirmiş bir ressamın, iç içe geçmiş boyalarla karman çorman olmuş, emektar paletini andırıyormuş!.. ‘’

Hanın geniş meydanına açılan kapının ahşap gövdesi ile metal menteşelerinin çıkardığı gıcırtı olmasaydı, Kıraç Yamaçlı Rutk, muhtemelen düşünmeye devam edecekti. Başını kaldırıp kapıda beliren karartıya baktı. Baştan aşağıya parlak gece siyahı, kaliteli kadife bir pelerinin ardındaki yabancının, yüzünü örten geniş başlığından, hiçbir şey görünmüyordu. Dayandığı masadan doğrulan Kıraç Yamaçlı Rutk, bir elini kemerine, diğerini ise kemerine asılı çift elli düz kılıcının kabzasına yerleştirdi.

‘’ Kimsin sen yabancı? Dost musun yoksa düşman mı? Esenlikle mi geldin yoksa bela mı taşırsın yanında? ‘’ dedi. Normal zamanlarda böyle uzun ve süslü cümleler kurmazdı. Hatta konuşurken sözleri neredeyse hiç süsleme ihtiyacı duymazdı. Kısa ve net konuşurdu. Ancak bu sefer lafı uzatmıştı. Vakit kazanmaya çalışıyor gibiydi. Bunu yaparken de sakin adımlarla yabancıya yaklaştı.

Kapşonlu yabancı herhangi bir yanıt vermedi. Herhangi bir harekette de bulunmadı. Diğer askerlerde, her an saldırmaya veya savunmaya hazır bir biçimde, komutanlarının yanına doğru yaklaşmaya başladılar. Yabancı, sakin bir biçimde ellerini uzatarak pelerininin başlığını açtı. Kısa bir an süren sessizliğin ardından, kınından çıkan kılıçların sesleri geniş avluda yankılandı. Daha az önce sözü geçen alp kız, şu anda tam karşılarındaydı.

Alp kız, askerlere bir insan dişisine göre uzun görünse de, bir Alp için de yeterince uzun gelmemişti. Ancak kim olduğu konusunda kuşkuya yer bırakmayan iki nokta gözlerinin önündeydi; kızıl lekeli yüzü ve alacalı gözleri. Arkaya doğru sarkan saçları irili ufaklı örgülerle örülmüştü. Örgülerin aralarında, az da olsa farklı renklerde saç bağları göze çarpıyordu. Yüzü gerçekten de kızıl lekeler nedeniyle kan ile yıkanmış gibi görünüyordu. İri ve hafif çekik gözlerindeki renkler o kadar karışıktı ki, aralarındaki mesafeye rağmen askerlerden bazılarının derin bir kuyunun dibine uzun uzun bakıp da dalgınlaşmış gibi hissetmelerine neden olmuştu. Kemikli ve keskin hatlara sahip yüzü bir heykel gibi soğuk ve duygu belirtmez bir şekilde ifadesizdi. Hiçbir duygu belirtisi olmayan ifadesi yüzünden tüm kuvvetiyle yanan şömineye rağmen bütün askerlerde bir ürpertiye neden olmuştu.

Alp kız ’’ Sizde başkasına ait bir şey varmış? ‘’ diye konuştu. Sakin, davudi ve yüzüyle yarışır bir biçimde hiçbir duygu barındırmayan bir tonda konuşmuştu. Kıraç Yamaçlı Rutk, çevik bir biçimde kınından çektiği kılıcını tehditkar bir biçimde Alp kıza doğru uzatarak:

‘’ Eğer bir şey bizim elimizdeyse; bizimdir!.. ‘’ dedi.

Sessizlik yeniden avluya yayıldı. Kıraç Yamaçlı Rutk, hemen saldırmasını engelleyen bir tedirginlik hissetti. Diğerlerine fark ettirmeden etrafı dinledi. Hanın etrafından, pencereden giren rüzgardan başka hiçbir bir ses gelmiyordu. Bu sessizliğin nedeninin karşısında durduğu besbelliydi. Adamlarının sessizce bir hilal şeklinde Alp kızın etrafını sardığını fark edince, bir iki adım atıp kılıcını omzuna dayadı. ‘’ İyice beslendik ve dinlendik. Alp olmana güvenip bizimle dalaşmayı düşünüyorsan, bir daha düşün!.. ‘’ dedi olabildiğince tehditkar bir sesle. Alp kızın yüzünde tek bir kasın bile hareket etmediğini görmek sinir bozucuydu.

Sabrı giderek azalan Kıraç Yamaçlı Rutk, ‘’ Yeter! Olması gereken neyse olsun ‘’ demişti ki; Alp kız, ellerini iki yana doğru açtı. Askerler saldırmaya hazır bir biçimde dikkatlice Alp kıza doğru yaklaşmaya başladılar. Belki Alp kız içeriye girdiğinden beri dikkat etmiş olsalardı, kapşonunu kaldırırken uzun ince parmaklarında hiçbir şey takılı değilken, o anda Alp kızın, iki yana açtığı ellerinin baş parmakları dışındaki parmaklarında yüzüklere benzeyen, metalik halkaların olduğunu fark edebilirlerdi. Alp kızın yüzüyle orantılı, kızıl lekelerinin rengindeki dolgun dudaklarından anlaşılmayan bir mırıltı yükseldi ve parmaklarını hızlıca oynattı. Parmaklarındaki metal halkalarda ne olduğu seçilemeyen ışıltılı şekiller belirmişti. Bir anda hanın iki yanındaki pencerelerden iki gölge hızlıca içeriye girdi. Askerler ne olduğunu anlamadan Alp kızın sağ elinde bir savaş baltası, sol elinde ise bir savaş çekici belirdi. İki silahta fazlasıyla iriydi. Her birini birer insan ancak çift el ile kullanabilirdi. Çekiç de balta da değerli oldukları belli madenlerle süslenmiş metal kısımları vardı. Ahşap kabzaları ise süslü metal parçalarının aksine oldukça sade idi. Belki bir süre daha beklenilseydi, silahlara daha dikkatli bakılabilirdi ancak birden sessizlik dağıldı ve ortalık karıştı.

Bundan sonra olanlar ise ancak gözleriyle görenlerin inanacağı şeylerdi. Her şey, yazılsa yazıldığından, okunsa okunduğundan hızlı olmuştu. Adeta bir heykel gibi hareketsiz duran alp kız, göz açıp kapayıncaya kadar ileriye atılmış, daha hareket etme fırsatı bulamayan iki Sis Ordusu askerini balta ve çekicinin darbeleriyle karşısındaki duvara savurmuştu. Kıraç Yamaçlı Rutk ve adamları var güçleriyle saldırsalar da, alp kız sanki dans ediyormuş gibi etrafında savrulan pusatların aralarından süzülüyordu. Sonra birden hafifçe eğilmiş bir biçimde aniden durunca, herkes kısa bir anlığına oldukları yerlerde kalakaldılar. Alp kız birden sağ elinin orta ve yüzük parmaklarını birleştirip dudaklarına götürdü ve kuvvetli bir ıslık çaldı. Alp kıza göre sağ taraftaki duvar, etrafı toza dumana boğarak, gürültüyle dağıldı ve geniş avlunun içinde bir anda koca bir boz ayı belirdi. Askerlerden bazıları korku ve şaşkınlıkla kalakaldılar. Gür bir tonda kükreyen boz ayı, iri pençeleriyle askerleri etrafa dağıtmaya başladı. Kıraç Yamaçlı Rutk, öfkeyle boz ayıya saldırınca kılıcı, Alp kızın baltasıyla savuşturuldu. Alp kız bu sefer sağ elinin işaret ve orta parmağını birleştirip biraz öncekinden farklı bir tonda yeniden bir ıslık çaldı. Bu sefer biraz önce ayının yıktığı duvarın karşısındaki pencereden içeriye bir ulu kurt giriverdi. Sakin bir zamanda uzun uzun anlatılabilecek, atlar kadar iri olan bu ulu hayvan, masaları ve koltukları dağıttı. Alp kız iki askeri daha yere serdi. Sağ elinin serçe ve baş parçalarının uçlarını birleştirerek ağzına götürüp yine farklı tonda bir ıslık daha çaldı. Bu sefer de, ayının yıktığı duvardan boynuzları ulu ağaçların dalları gibi uzanan koca bir alageyik içeriye daldı. Tam bir karmaşanın içerisinde Alp kız ve üç koca hayvan, silah arkadaşıymış gibi birlikte savaştılar. Ayakta yalnızca Kıraç Yamaçlı Rutk kalana kadar önlerine geleni dağıttılar. Alp kız çevik bir hareket ile elinde bir sopayı çevirir gibi çevirdiği çekicini, karşısındaki adamın göğsüne geçirdi. Ayakları yerden kesilen Kıraç Yamaçlı Rutk, arkasındaki duvara savruldu. Duvara çarpan sis ordusu komutanı, yere düşerken altında bulunan ve o zamana kadar oda da bir süs olarak dahi dikkatlerden kaçmış bir Ala geyik kafasının boynuzunun, zırhının arasından geçip sağ koltuk altına saplanmasıyla acı bir şekilde bağırdı.

Olduğu yerden doğrulan Alp kız, bütün bu kargaşaya rağmen etrafta dağılıp parçalanmayan tek eşya olan koltuğa bağlı duran; şaşkınlık, korku ve telaşla durmadan kıpırdanan prense baktı. Prens’in çevresinde dolaşan hayvanların arasında sakin durmaya çalışsa da, pek de başarılı olduğu söylenemezdi. Prense doğru bir iki adım attıktan sonra aniden durdu. Yüzüyle orantılı, ne çok büyük ne de çok küçük olmayan hafif kemerli, biçimli burnu ile etrafı kokladı. Derin derin solurken burnunun kanatları ejderhaların burun kanatları gibi hareketlendi. Odaya girdiğinden bu yana ilk kez yüzünde bir duygu olarak sıkılgan bir ifade belirdi:

‘’ Bu sefer dikkatlice izlemişsindir umarım? ‘’

Alp kız, sol tarafına doğru dönerek giriş kapısının yanında yığılmış çuvalların üzerinde oturan pelerinli adama baktı. Yüzü pelerininin başlığından görülmeyen adam hızlıca eline aldığı bir parşömen kağıdına bir şeyler karalıyordu. Alp kızın sözleri üzerine başını kaldırıp Alp kıza gülümsedi. Başlığın altından dudaklarının iki yanından uçları sarkan hilal biçimli bıyıkları ile düzgün mor renkli dudaklarını, esmer yüzüne yayarak gülümsedi. Bir süredir oturmaktan uyuşmuş ayaklarını ovuşturdu. Çuvalların üzerinden inip doğruldu. Başlığını indirince keyfi yerinde bir ifadeyle Alp kıza baktı. Abartılı bir reverans yaparak:

Aujunga’nın şahsına münhasır karakteri, geldiği soğuk kuzey diyarlarıyla alakasız sıcacık kalpli ki bunu öylece herkese göstermeyi sevmez… öhöm!.. nerede kalmıştım? Hah!.. Aujunga’nın Kıyım… eee yani Aujunga’nın yiğit Alp kızı Işıltı!.. Bir elinde en gururluların gururları bile tereyağı keser gibi kolayca kesen savaş baltası KAPKA GAJGA!.. (GURUR KESEN!) Diğer elinde ise en dik başları, en kalın kafaları bile ceviz kırar gibi kırıp dağıtan savaş çekici YURŞU TATGA!.. (KIVANÇ EZEN!) Sizi yeniden görmek ne büyük bir mutluluk!..

Alp kız Işıltı, abartılı bir biçimde önünde eğilip onu selamlayan adama ifadesiz bir biçimde baktı. Bu garip adamı ilk görüşünün üzerinden beş bahar geçmişti. Çelikçiler Çarşısının ünlü barlarından ‘’ Madagaşanın Hanı ‘’nda çıkan büyük bir sarhoş kavgasını uzaklardan merak ve keyifle izleyip, anı kaydedermiş gibi çizdiğini görmüştü. Yanına gidip ‘’ Bir resim için ilginç bir konu! ‘’ demişti. Gizemli adam, ilginç bir şey görmüş küçük bir çocuk gibi şaşkınca Işıltı’ya bakmıştı. Karşısındakinin etrafa değil de ona hitap ettiğini anlayınca, yüzüne yayılan belirgin ifade ise meraklı bir süzüş olmuştu. Sanki görünmez biriymiş de, Işıltı’nın onu görmesi çok ilginç bir şeymiş gibi bir hali vardı. Başta sıradışı görünse de, Işıltı bu adamın gerçekten de kalabalıklar içinde nedense kimsenin dikkatini çekmeyen biri olduğunu fark etmişti. Bulunduğu ortamda üç kişi de olsa, elli kişi de olsa, sanki insanlar için görünmez gibiydi. Adamın şaşkınlığı geçtikten sonra ise ara sıra, bazı yerlerde denk gelmişlerdi. Gerçi denk gelmek doğru kelime değildi. Zira bu adamın nerede ne zaman ortaya çıkacağı hiç de belli değilmiş gibi görünürdü. Ancak garip bir biçimde ancak kendisinin bildiği gerekçelere dayalı bir tasarlanmışlık söz konusu idi. Ne zaman görse ya bir şeyler yazan ya da bir şeyler çizen bu adamın kim olduğunu öğrendiğinde ise hayatında çok nadir olan bir şey olmuştu:

Şaşırmıştı!..

_ ‘’ Ve bende naçizane; Karanlık çağlardan gelen bir ses, anın ve geçmişin bekçisi, gerçeğin nöbetçisi, neslinin yirmi yedincisi, atasının gözdesi, anasının övüncü, tarihin tanığı, çizeri ve yazıcısı Kar-a: Oz-an! ‘’

Işıltı, dikkatini yeniden prense çevirip sakin adımlarla meydandaki tek sağlam şey olan sandalyeye yaklaştı. Başıyla yaptığı basit bir hareketle ulu kurt, iri bedeninden beklenmeyen bir incelikle tek bir parmak darbesiyle prensi boydan sarmalayan halat yığınından kurtardı. Gerginliğini üstünden atamadığı belli olan prens ‘’ Beni bağlarımdan çıkarman neden bu kadar uzun sürdü? ‘’ diyerek söylendi.

" Umarım size bir zarar vermediler? ”

Prens karşısında bir zamanlar atalarının taptığını okuduğu Tanrıça heykelleri gibi soğuk ve hareketsiz duran Alp kıza baktı. Soru soran sesinde ufacık bir ilgi bile hissetmemişti. Hatta o kadar soğuk bir tonda konuşmuştu ki; kulağa nezaketen sorulmuş bir soru gibi de gelmemişti. Ellerini ve kollarını ovuşturarak doğruldu.

‘’ Kgal⁸ babanız sizi bekliyor. ‘’

Prens yanıt olarak herhangi bir şey söylemeden handan dışarıya doğru yürümeye başladı. Işıltı sadece bir baş hareketiyle üç koca hayvanın yıkılan duvardan dışarı çıkmalarını sağladıktan sonra kulağına çalınan metalik seslere doğru döndü. Darmadağın hanın bir köşesinde tir tir titreyen, çömez olduğu her halinden belli olan eri gördü. Korku ve dehşet içinde olanları kavramaya çalışıyor gibiydi. Kısa bir bakışın ardından onları dikkatle süzen Kar-a Oz-an’a döndü. ‘’ Olayın öncesini anlatmama gerek yoktur herhalde? Burada olmana da şaşırmamak gerek zaten değil mi? ‘’ dedi iğnelediğini gizleme gereği bile görmeden. Yapmacıklığı çok belli alıngan bir ifade takınan adam:

‘’ Namıma gölgemi düşürülüyor yoksa? Bakın işte bu konuda mütevazı olamam! Bütün Aujunga benim yazdığım satırlardan tarihini öğreniyor. Bir tartışma olduğunda kadim alimler dahi benim satırlarımdan bulup bitiriyor ilmi tartışmalarını. Güveninize zarar verecek ne yapmış olabilirim acaba? ‘’

‘’ Galiba Koca Şerke olayını unutmuşsun? ‘’

‘’ Hiç unutabilir miyim? O zamanlar ‘’ Bir Alp ile bir Dev’in kapışmasına bizzat şahit olmak ne güzel olurdu! ‘’ demiştim! Her Keşük*ün başına gelebilecek bir şey değildir. Hala o gün bizzat orada olamadığıma üzülürüm. ‘’

‘’ Sana Şerke’nin dev olmadığını söylemiştim. İnsan soyundandı.‘’

" Biliyorum… Demiştin… Ama kadın yirmi beş onluk boyundaydı! Bir sürü farklı kaynaktan doğrulatmıştım. Hem olay sonrası geldiğimde, insan olmadığından bahsederken; bunun bir şüphe olduğunu söylemiştin. Sen de tam olarak emin değildin. ”

“Sen de hemen bölgenin çığırtkan⁹larına kendi yargını söyledin. Ondan sonra da çevredeki bütün betailllere çıktı... Sadece fazla uzun bir insandı... Dev selvisi bozukluğu varmış.

“Dev selvisi mi? Üç yüz bahardır kayıtlara geçmiş bir tane bile Dev Selvisi vakası görülmemişti. Bunu o gün söyleseydin ya! ”

" Bende daha sonra öğrendim. Geyik Ana yaralarını sağıtırken keşfetti. ”

" Hım… Bu arada saygıdeğer kocakarı Geyik ana nasıllar? Kendilerini görmeyeli bayağı oldu. ”

‘’ Gayet iyi. ‘’

‘’ Oh aman ne güzel! ‘’

Işıltı sakin adımlarla handan çıkarken Kar-a Oz-an, elindeki parşömene hızlıca bir şeyler karalayıp o ana kadar pelerinin altında fark edilmeyen deri bir heybeye yerleştirdi. Alp kızın ardından kısa bir an baktı. Dev Selvisi konusunu olaydan kısa bir süre sonra öğrenmişti. Düzeltme yazısını da yayınlanmıştı. Bunu Alp kıza söylemeyi düşünmüş ancak vazgeçmişti. Yanlış bir habere neden olmak, yazıp çizmeye başladığından beri, bir elin parmağını bile geçmeyecek kadar az olmuş bir şeydi. O anda bunu açıktan söylemek içinden gelmemişti. Hanın dışına doğru çıkarken dışarıdan gelen gürültüler üzerine adımlarını hızlandırdı. Dışarıya çıktığında hanın önüne gelmiş kolcuları gördü. Çevrenin asayişinden sorumlu kolcu süvarileri, kapıdan çıkan adamı görünce bineklerinden inmeden beklediler.

‘’ Gecenizi parlak yıldızlar ışıldatsın Kolcubaşı. ‘’

‘’ Seninde yabancı. ‘’

Kar-a Oz-an, kolcuların onu baştan aşağıya süzdüklerini gördü. Yüzlerinde hafif bir tebessüm sezince olduğu yerde sessizce durdu. Kolculardan biri geminden tuttuğu bir at ile kendisine yaklaştı.

- ‘’ Alp kız, gitmeden önce içeriden eşkiyalar tarafından hırpalanmış bir gariban çıkacak demişti. Eşkiyalar kaçmasın diye bütün atların iplerini kesip salmış. Arada senin binekte gitmiş. Bu binek bizim yedeklerimizdendir. Atı yakınlardaki Altın Koza kasabasındaki kolcu ahırına bırakırsın. Oradan da yoluna gidersin. ‘’

Kar-a Oz-an, ona doğru gülümseyen adamın uzattığı gemi tutup pelerininin başlığını indirerek keskin kulaklarının sesler işittiği yöne baktı. Hanın etrafındaki ağaçlık alanın bitimindeki küçük derenin üzerindeki şirin köprüye bakınca, yüzüne keyifli bir gülümseyiş yayıldı. Köprünün üzerinde durmuş ona bakan Işıltı biraz önce hanın duvarını dağıtan boz ayının üzerindeydi. boz ayının üzerine özel yapılmış eğerinin üzerinde yine o ifadesiz yüzüyle ona bakıyordu. Ancak Kar-a Oz-an’ın sırıtışının nedeni başkaydı. Riglan prensi ağzı ve elleri bağlı bir biçimde boz ayının eğerinin arka kısmına yüzükoyun bağlanmıştı. Biraz önce duyduğu gürültülerin ne olduğu anlaşılmıştı. Riglan prensinin neden ve nasıl o hale geldiğini görmemiş olmasına içten içe hayıflansa da, hanın çatısındaki ulu şahini Carcar’ı (gevezeyi) görünce sırıtışı daha da genişledi. Çevik bir hareketle ata bindi. Atının üstünde dere boyunca giden Alp kıza gözden kayboluncaya kadar baktı. İçeriye girmeyip kapıda kalan kolcuların bir kısmı hala adama bakıp gülümseyerek aralarında konuşuyorlardı. Kar-a Oz-an ise sis ordusu askerlerince hırpalanırken pelerininde oluşan ve adamların bakıp bakıp gülümsemelerine neden olan tozların bıraktığı izleri hala fark etmemişti.