Ateşten önce gelen son çağrı: Kıvılcım

All Rights Reserved ©

Summary

Hayat, bazen tek bir kurşun sesiyle değişir. Ve bazen… o kurşun, kalbine saplanmadan önce fısıldar: “Bu sadece bir görev değil, bu senin kıvılcımın.” Karan – soğukkanlı, iz bırakmayan, yankısı geçmişte kaybolmuş bir suikastçı. Beren – gölgelerden çıkan, içindeki fırtınayı bile suskunlukla bastıran genç bir kadın. İkisi de aynı kuralların kölesi, aynı adamın – Yavuz’un – öğrencisi. İkisi de görevden göreve koşarken birbirlerinin ipini çekmekten çekinmeyen, Ama birbirine gözlerini dikip de kalbini susturmayı başaramayan iki savaşçı. Birlikte yürüdükleri yol, ihanetin, kanın ve geçmişin izleriyle dolu. Ancak içlerinden biri geçmişine yenik düşerken, diğeri geleceğine aşık oluyor. Ve her görev, her çatışma, her göz teması, Ateşten önce gelen son çağrıyı biraz daha yakına getiriyor… Gözlerinizi kaçırmayın. Çünkü bu kıvılcım, BİR YANGINA DÖNÜŞECEK.

Genre
Action
Author
Ashley
Status
Ongoing
Chapters
7
Rating
n/a
Age Rating
13+

Bölüm 1: İstenmeyen Emirler

Küçükken şu anki kadar hızlı koşsam yorulur ve soluklanmak için dururdum fakat şimdiye bakınca bundan keyif alıyorum. Sonuçta suikastçı olmak bunu gerektirir. Merdivenleri bitirdiğim gibi çatının kapısına koştum. Kapıyı açıp içeri daldım ve elime gelen ilk şeyi kapı koluna sıkıştırdım. Elimi çantama atıp içinden yeleğimi ve ipi çıkardım. Yeleği giyip ipi de bağladım ve tamamdı artık atlaya bilirdim.

“Aç şu kapıyı!” tam atlayacakken kapının ardından bağıran adama göz devirdim. Neşemi kaçırıyordu bu adam. “Tek kelime ile açacak olsam kilitlemezdim emin ol.” Çatıdan atlayıp sanki birkaç saniye önce boyumu aşan adamlardan kaçmamışım gibi kahkahalar eşliğinde aşağı indim. İpi çözüp arabaya ilerledim. Arabaya atladığım gibi elimi direksiyonda bulma gibi hayallerim vardı ama kendimi fazla ileri attığım için koltukların arasında oturuyordum. Umursamadan yerime geçip arabaya çalıştırdım. Kaçışımı ilan etmek için ise bangır bangır bir müzik açmam gerekiyordu. Önüme ilk gelen şarkıyı seçtim.

Uptown funk sesini sonuna kadar açıp sözlerine eşlik ettim. Camları da açıp sesimi geçtiğim yerlerde ki tüm insanlara duyurdum. Kısa süre de Yavuz Beyin suikastçılarla dolu şirketine gelmiştim. Burada sevmediğim tek şey şirkette her kesin maske ile gezmesiydi. Şirket içindeki tüm suikastçıların göz hizasından boyuna kadar uzanan maskeler takmak zorundaydı. Kimse şirket dışındaki hayatından bahsetmez. Eminim bu durumdan rahatsız olan bir tek ben değilim. Arabadan inip şirketin kapısına yöneldim tabi bu sırada maskemi takmayı ihmal etmemiştim. Şirkete girip asansör kapısının önünde durdum. Tuşa basıp beklemeye başladım. Şanslıydım ki sırada kimse yoktu. Genelde bir mucize olarak görülürdü bu durum. Kapı açılınca asansöre girdim. “50” yeniden tuşa basıp asansörün demirlerine tutundum. Bu kadar kat çıkmak ister istemez mide bulandırıyordu. Gözlerimi kapatıp bekledim. Sonunda kapı açılınca derin bir nefes verip asansörü terk ettim. Yavuz arkasını dönmüş koltuğunda oturuyordu. Hep havalı bulurdum böyle kötü adam oturuşlarını. Bir denemek lazımdı. Kafamdaki eğlenceli planları bir kenara atıp Yavuz’a odaklandım.

“Patron,” elimi sallayıp maskemi indirdim. Yanında kimse yoktu, maskemi açtığım için bir sorun olmazdı. Çantayı kaldırıp havada tuttum. “Patronları ve üç koruma öldü.” ellerini birbirine kenetleyip yüzüne bir gülümseme yerleştirdi. Elini öne attı. Bu onun dilinde “çantayı getir.” demekti. Ona doğru ilerleyip çantayı verdim. Otuz iki diş sırıtarak çantayı aldı ve masasına bırakıp açtı. Gözlerindeki ışıltı mutluluğunun işaretlerinden biriydi.

“Aferin Kara kız.” bana kara kız demesinin sebebini bir türlü tam olarak anlayamıyordum. Saçlarım sarı renkti, gözlerim ise yeşildi. Her zaman ki gibi kafamda ki soru işaretlerini atıp kafamı olumlu şekilde salladım “Başka bir şey yoksa ben gidiyorum” dedim. Kafasını sallayıp onaylamıştı ki aniden bir şey unutmuş gibi aydınlandı.

“Beren!” asansörün tuşuna uzanan elim duraksadı. Arkamı dönüp tebessüm ettim.

“Evet” çantanın içinden birkaç tomar para alıp çantayı kenara kaldırdı. “Söylemek her ne kadar zor da olsa yanına birini vereceğim ve senin yanında çalışacak, daha doğrusu beraber çalışacaksınız” söyledikleri ile kısa sürede sinirim tavan yapmıştı. Kendime engel olamayıp ellerimi masasına koydum. Bekliyor olacaktı ki yüzünde mimik oynamadı.

“Ne demek beraber çalışacaksınız! Olmaz benim kimseye ihtiyacım yok, kabul etmiyorum ayrıca bana söz vermiştiniz! Yanımda kimse çalışmayacaktı hani!” Eminem misali üzerine yığdırdığım kelimeler onu hiç etkilememişti. Elini kaldırıp yüzüme tuttu.

“Hayır, Beren ne dersen de kabul etmem çalışacaksınız”

Masasına koyduğum bir elimi kaldırıp elindeki parayı içine sıkıştırdı. Parayı sonradan vermesinin sebebini anlamıştım. Para beni sakinleştiren nadir şeylerdendi ve o bunu biliyordu. Sırf çabuk sakinleşmem için verdiği parayı sıkıp elimi indirdim ve maskemi takıp asansöre doğru ilerledim. Tuşun tapusu babamınmışçasına basıp kırılmadığına şükür ederek asansöre bindim. Biner binmez kocaman asansörün köşesine geçip bacaklarımı karnıma çektim. Dünyanın en şanslı, şanssız insanlarından olduğum için yine asansör bomboştu. Kafamı yukarı kaldırıp asansörün üst kısmında yer alan aynadan aksime baktım. Gözümden damlayan yaşları silmekle uğraşmadım bile. Özgür olmalılardı, akmak istiyorsalar akmalılardı. Bir yandan kendi kendime sayıklayıp bir yandan da kafamı eğip elimdeki paralarla göz göze geldim. Paraları göründe bacaklarım gücünü yitirdi ve zemini boyladı.

Şimdi düşünün; Asansörün köşesine geçmiş, bacaklarını bebek gibi iki yana açmış ağlaya sızlana elindeki paraları sayan bir suikastçı…

Bir yandan elimde olan parayı sayarak “ Dokuz bin dört yüz” dedim, bir yandan da “Ya nasıl Ayça’ya olanları bile bile…” diye sayıkladım.

Kendi halime üzülmem gereken anlardan biriydi, asansör ben tomarları sayıp bitirmeme rağmen hala inmeye devam ediyordu. Çoğu zaman kısa surede çıkmamı sağlayan bir asansör beni bu kadar hayal kırıklığına uğratamazdı.

“Ne kadar güzel 10.000 dolarım var, tomarlarda büyükmüş Allah’a şükür. Yerim ben bunu bir güzel” kendi kendime konuşmamı sürdürdüğüm sırada aklımı kurşun misali dağıtacak olan bir şey geldi.

“Batu!” yerimden zıplayım asansör kapısının önüne atladım. Gariban bana üzülmüş olacak ki birkaç saniye sonra açıldı kapısı. Fişek hızı ile maskemi çekip asansörden koşarak çıktım. Koştur koştur arabaya ilerleyip kapı koluna yapıştım. Kapı açılmayınca elimi cebimdeki anahtara attım ve kapıyı açtım. Koltuğa atladım ve gaza bastım. İyi araba sürmenin güzel yanı kolay kaza yapmamaktı ve ben mükemmel araba kullanırdım. Bir yarıştaymış gibi aralarından geçtiğim araba sürücülerinden bir kaçı kornaya yüklense çok umuruma değildi. Sonuç görev için arkadaşlık ettiğim, aşırı saf bir çocukla buluşmaya bir buçuk saat geç kalmıştım. Ve sorun burada bitmiyordu.

Kafeye vardığımda her ne kadar hızlı gelmiş olsam bile bahsettiğim “sorun” meselesi yüzünden direkt buluşma alanına gidemedim.

Kıyafetlerim… Şirkette ve göreve giderken giydiğim suikastçı kıyafetlerim hala üzerimdeydi. Buluşmak için çağırdığınız arkadaşınızın siyah bir tayt ve dar, aynı tayt gibi simsiyah ve dar bir bluz ile gelmesini beklemezsiniz değil mi?

Arabanın bagajına doğru ilerleyip daha önceden böyle durumlar için koyduğum beyaz, sırtı ipleri ile saran dizin üzerindeki elbiseyi ve beyaz ayakkabıları çıkarıp arka koltuğa ilerledim arka koltuğunun camlarında siyah film olduğu için rahatlıkla giyinebilirdim.

Sorun dememin nedeni ise sıkışık bir alanda giyindiği için uzun süreceğiydi.

“Buluşmaya giderken nasıl iki saat geç kalınır” diye randevu tavsiyesi veren vloger’ler gibi mırıldandım. Zor da olsa elbiseyi giydikten sonra ayakkabıları ayağıma geçirip arabadan çıktım. Hayatım koşturmaktan ibaretti ve evet, yeniden koşmaya başlamıştım. Her zaman oturduğumuz yerde Batu’yu görmeyi beklemediğim için aniden duraksadım. Telefonu ile ilgilenmeyi bırakıp tebessüm etti. Gülüşü her türden insanın içini ısıtacak cinstendi. Minik adımlar ile masaya gidip oturdum. Ellerimi birbirine kenetleyip yüzümü oldukça pişman olduğumu belli eden bir şekle soktum.

Gerçekten pişman bir şekilde!

“Batu… Çok özür dilerim, gerçekten geç kalmamak için çabaladım ama…” kafası eğip burnundan güldü

“Başaramadın değil mi?” kafasını kaldırdığında karşımda duran ifadeye karşı gelemeyip kahkaha attım.

“Başaramadım ama domatese benziyorsun Batu” dedim kahkahalar arasında. Sonunda sakinleştiğimizde Batu menüyü uzattı. Menüyü açacağım sırada duraksadım. Aklıma gelen fikir ile sırıttım ve menüyü geri uzattım. “Bak ne diyeceğim böyle fresh bir şeyler söylemen şartı ile seçme fikrini sana bırakabilirim”muzip bir insanmışım ve her zaman yaptığım bir teklifi yeniden yapmışım gibi baktı. Yeni yeni insan formuna dönmüşken yeniden güldü.

“Ne ya! Olmaz mı?” yalandan ciddiliğim onu daha da güldürmüştü. Ona eşlik ettim ve yeniden bağıra bağıra güldük.

Sonunda fikrimin olabileceğini söyledi ve garsonu sağırdı. Kulağına bir şeyler fısıldayıp gönderdi. Beklerken tırnaklarımı masaya vurarak çıkardığım ritmik sesleri duyan Batu’da beni duyup ritmime ayak uydurmuştu. Yaklaşık iki veya üç dakika sonra tırnak felci geçirmemek için tırnaklarımı rahat bıraktım.

Tırnak felci diye bir şey var mıydı ki?

Sonunda içecekler gelince ellerimi sevinç ile çırpıp garip sesler çıkardım. Muhteşem görsel şölenli, mavi ve pembenin harika bir şekilde birleştiği buz dolu bardakları görünce ağızım açık kaldı. Batu’ya baktım o ise kendinden gayet emin bir şekilde bana bakıyordu. Yüzünden şaşıracağımı tahmin ettiğini okuya biliyordum.

“E nasıl bak bakalım benim favorimdir kendisi” bardağı elime alıp hızla ağızıma götürdüm. Muhteşem güzel bir içecekti ve tamamen meyve tatları ile doluydu. Bardağı havaya kaldırdım.

“Meyvemi bunların hepsi” kafasını salladı

“Evet. Sence ne, yani içindeki meyveler” bardağı burnuma götürüp kokladım. Birkaç koklamadan sonra neler olduğunu anlamıştım bile.

“Pembe renk çileğin. Başta karpuz olarak düşünmüştüm ama koklayınca kesinleştirdim” küçük bir yudum aldım “Aha! Birde yaban mersini var!” parmağımı burnuna tutarak söylemiştim bunları. Parmağım ile bakıştı ve sırıttı.

“Evet! Doğru bildin. Gerçekten koklama ve tat alma yeteneğin inanılmaz”

Günün geri kalanında sohbet ettik ve kısa bir yürüyüşten sonra evlerimize döndük. Eve geldiğimde saatin gece yarısına yaklaştığını fark ettim. Her dışarı çıkıp geri dönerken yaptığım gibi bu seferde bir yerlere uğrayıp yolu olabildiğince uzatmıştım. Kapıdan sürüne sürüne girip elimdeki poşetleri mutfağa bıraktım. Yüksek binalar kaderin olsa gerek, yaşadığım ev altmış katlıydı. Yavuz sağ olsun burada da her gün “50” yazılı tuşa basıyordum ama hakkını yememekte lazımdı. Tek başıma yaşamama rağmen misafirler için ayrılmış olan üç yatak odası olan, her odanın kendi lavabosu olan, kocaman bir salonu ve salona birleşik bir mutfağı, içine rahatlık ile üç adet iki kişilik yatak koyabileceğim kendi yatak odam, yatak odası ile arasında cam bulunan bir giyinme odası, her kısmı raflar ile çevrili ve oturabilmem için çeşit çeşit koltuk dizayn edilmiş bir kitap bölümü vardı.

Giyinme odasına girdim ve siyah pijama takımımı giydim. Bütün gün boyunca bir oraya bir buraya savrulduğum için yorgunluğum maksimum derecedeydi. Pijamalarımı giydikten sonra mutfaktaki poşetleri karıştırmaya başladım. Mutfak için aldığım yiyecekleri dolaba yerleştirdim. Yeni aldığım yulaf ezmesini süt ve meyveler ile birlikte yedim ve kendimi yatağıma bıraktım.

Attım desem daha iyi olur

Gözlerimden içeri sızan güneş ışıkları bana hiç yardımcı olmuyordu. Işıklar beni uyandırmaya kararlıydı, fakat ben uyanmak istemiyordum çünkü bugün o gündü. Yavuz yanıma adını bile duymadığım birini verecekti. Oflayıp yatakta oturur pozisyona geldim. Beni tanıyan bütün erkeklerin evde her zaman dışarda olduğumun aksine hayvan gibi takıldığımı bilmediklerine yemin edebilirdim. Hızla duş alıp üstüme her zaman giydiğim dar ve siyah kıyafetleri giydim. Oflaya puflaya arabaya bindim ve çalıştırdım.Hızla şirkete vardım. Maskemi burnuma çektim ve içeri girdim. Sanki o malum kişi yüzünden şirkete beş karış surat ile gelmemişim gibi hoplaya zıplaya koşturup asansöre girdim.Bu sefer dolu olan asansörün en köşesine geçtim. Asansördeki 5-6 kişi içinden maskesiz birini aradım. Bulamayınca ellinci kata basıp önüme döndüm. Sırayla herkes çıktıktan sonra asansör en sonuncu katta durdu. Kalp atışlarım firar etmişti.

Ya aşırı iğrenç biriyse, aksakallı dedelere benziyorsa! Ya sapığın tekiyse! Ya tam yürürken düşüp kalçamı onun gözü önünde kırarsam! Ne olacak!

Omuzlarımı dikleştirdim ve yutkunarak içeri girdim.

“Yavuz, ben geldim” içeride sırtı bana dönük Yavuzla konuşan adam görüş alanıma gireli çok olmuştu. Hala sırtı dönüktü ve koca bir cüssesi vardı. 1,67 boyunda olan ben ile kıyaslandığında boyu 1,70’in biraz üstündeydi. Üzerindeki siyah dar tişört kolundaki kasları belli ediyordu ve korkunç derecede kaslıydı. Bana bir tana yumruk indirdiğini hayal ettim fakat saniyesinde yüzümü buruşturdum. Vücuttaki bazı organlar yer değişince güzel olmaya bilirdi. Bende boş değildim ama bu adam benim on katım olabilirdi. Batu’nun da kası vardı ama üzerine sürekli kap kalın bir mont giydiği için tam olarak belli olmuyordu.

Sonunda önüne döndüğünü fark edince tuttuğum soluğu geri verecektim ama yüzünü görünce fikrim değişti.

“Batu!”

“Sibel!” kimse beni sorgulamasın ama kendimi Sibel olarak tanıtmıştım.

“Lan senin ne işin var burada!” dedim dibine girip parmağımı yüzüne doğrultup.

“Asıl senin ne işin var?” benim aksime bağırmadan ama sinirli söylemişti bunları.

“Ben burada çalışıyorum ve sen sormadan söyleyeyim buradaki en iyi iki suikastçıdan biriyim. Madem öğrendin o zaman o tatlı kız imajının görev için olduğunu da öğren.”

Kaşlarını kaldırdı “Öylemi? O zaman bende kendimi tanıtayım, buradaki en iyi iki suikastçıdan birisiyim. Madem kimliğimi öğrendin o zaman o masum erkek imajının da görev için olduğunu bil!”

Üzerine bastıra bastıra söylediği kelimeleri anlamak istemedim.

“Sen ne saçmalıyorsun?” dedim onu hafifçe iterek

“Sen derken saçmalık değildi ama.” bileğimi kavrayıp geri savurdu.

“Yeter bu kadar ikinizde bana baksın şimdi!” Yavuz’un bağırdığını duyunca ikimizde ona döndük “Kavgayı bırakıp iki aklı başında yetişkin gibi iş birliği yapacaksınız. İkinizin de –her ne kadar farklı anlamlarda olsa da- dediği gibi buradaki en iyi iki suikastçımsınız bu yüzden işbirliği yapmanız sorun olmayacak ve çabuk senkronize olacaksınız, yanılıyor muyum?” ikimizden de ses çıkmayınca devam etti “Bende öyle düşünmüştüm. Şimdi daha da emin olmanızı sağlayacak bir görev biliyorum. Karan, sana konum atarım ve küçük bir özette geçerim. Beren’ in arabası ile gideceksiniz. Anlaşılmayan bir şey olmadığını düşünüyorum, iyi görevler dilerim” yerine yeniden oturdu ve bilgisayarına odaklandı. Bize diyecek hiçbir şey bırakmadığından olsa gerek ikimizde sessiz ama bir o kadar da savaşa hazır adınlar ile asansöre yöneldik. Asansöre girince yanımdaki herifi umursamadan köşeye geçip bacaklarımı karnıma çektim. Kafamı yukarı dikip tavandaki aynadan kendi aksimle göz göze geldim. Çaktırmadan Karan denen sözde suikastçıya baktım. Benden bir-iki adım uzakta, elini demire atmış bekliyordu. Ben tavandan ona bakarken oda oflayarak kafasını kaldırınca göz göze keldik. Hemen gözümü kaçırayım derken ani gelen öksürük ile yerimden kalkıp öksürmeye başladım. Beklenenden uzun sürünce Karan bana döndü.

“İyi misin? Bak ölür kalırsın burada benden bilirler ona göre.” sırtıma vurduğu sırada dedikleri algıladığım anda geri çekildim

“İyi be!” dedim öksüre öksüre. Sonunda öksürmeyi bırakınca bende demire tutundum.

E şimdi kimse yargılamasın ama Allah’ın elli katlı asansörü iki saat inmediği için sıkıldım. Bu yüzden anlık gelişen bir fikir ile Karan’ı incelemeye başladım.

Benimkinden biraz daha açık yeşil renkli ve hafif derecede çekik gözler, ne fazla büyük nede fazla küçük biçimli bir burun, dolgun pembemsi dudaklar, siyah saçlar ve belirgin bir çene ile çoğu kızın ilgi odağı olduğu belliydi. Ben onu izlerken bana bir anda bakınca ikinci kez göz göze geldiğimizde asansörün kapısı açıldı. Burnundan gülerek dışarı çıktı, bende peşinden gittim. Arabama varınca kapıyı açtım ve arabaya bindik.

“Yavuz konum atmış mı?” telefonuna göz atıp bana döndü

“Evet. Numaranı söyle.” kaşlarım havalandı

“Sebep?” bana katlanamadığını oldukça belli eden bir nefes verdi.

“Sebep şu, eğer numaranı verme zahmetinde bulunursan numaranı telefonuma kayıt edeceğim ve konumu atacağım. Sebep için uygun mudur?”iç çekip telefonu kaptım. “Kişiler.” uygulamasına girdim ve numaramı yazdım.

“Beren (aslında suikastçı olduğumu söylemediğim için pişman olduğum Beren)” yazıp kayıt ettim.Mesajlaşma uygulamasına girip kendimi arattım ve mesaj bölümüne girdim. Konumu attım ve telefonu sahibine teslim ettim.

Kendi telefonumdan uygulamaya girip Karan’ı kayıt etmek için “Yeni kişi oluştur” kısmına basıp “Yalancı goril” yazdım. Telefonuma baktığını görünce ekranı çevirdim.

“Sana söylediğim son yalandan bahseder misin lütfen” gelen mesaja baktım sonrada yanımda olmasına rağmen benimle mesajlaşan Karan’a.

“Hımm bir düşüneyim… Suikastçı olman, bana kendini Batu olarak tanıtman, aşırı masum biri gibi davranman. Sahi sen neden bana yalan söyledin yani gizli kimlik falan gerek var mıydı?”

Mesajı okuyup sabır çekti. Telefonu kapatıp bana döndü.

“Bunu sana söyleyemem ve her ne kadar inanmayacak olsan da senin iyiliğin için bu gerekli. Şimdi sür şu arabayı”

İyilik mi? Ne diyor bu dünden kalma çorba kadar iğrenç hissettiren eleman?

“Görev neymiş?”

“Basit bir şey. Organ kaçakçılığı yapan acemi bir gurup. Çok bilinmeyen bir ara sokağa strafor köpükten bir kutu ile organ bırakılacakmış. Bizim işimiz kutuyu kendimizi belli etmeden almak ve Yavuz’a götürmek. O kontrolünü yapıp bize geri verecek, eğer iyi durumdaysa hastaneye bağış yapacağız. Anlaşıldı mı?”

Telefonu arabadaki tutacağa yerleştirdiğim sırada başımı salladım. Arabayı çalıştırıp gaza bastım. Mümkün olduğunca hızlı gidip hedefe hızlı ulaşmak istiyordum. Yine fişek gibi arabaların arasından geçiyordum.

“Senin ehliyetini nasıl almadılar?” Karan’ın bağışını duyunca kahkaha patlattım.

“Niye? Kötümü sürüyorum o kadar?” dedim üzülmüş gibi.

“Ya ya, ne demezsin?”

Birkaç dakika sonra konuma gelmiş bulunuyorduk. Arabadan inip kalabalık insanların arasından geçtik. Hava gecenin karanlığına bürünmüştü ve bu gayet iyiydi. Kalabalık arasında daha rahat yürüyordum. İki bina arasında kalan, eni yaklaşık on santim olan boşluğa daldık. Gerçekten ıssız bir yerdi.

“Gerçekten soruyorum, daha önce bu kadar sıkışık bir yer…“ sözümü bitiremeden ağızımda hissettiğim elin yanı sıra bir yandan da kenara savrulmam beynime iyi etkiler vermemişti. Ne olduğu idrak edememiştim ki biraz ilerimizde konuşan bir gurup ve ellerinde bahsedilen “strafor kutuyu” gördüm. Anladığım kadarı ile -ki eminim bu şekilde oldu- Gurubu gören Karan bizi görmemeleri için yangın merdiveni olduğunu düşündüğüm önümde duran demirin arkasına gizledi ve tabi duymamaları için sesimi kesti.

İdrak ettiğimi belli etmek için kafamı salladım.

“Bir dakika daha geç kalırsa kutuyu alıp arabaya gelin”

Ekibin başı olduğunu tahmin ettiğim adam ters yöne doğru ilerlemeye başlamıştı.

“Sürekli böyle yapmak zorunda mı? Yani tehlikeli işlerin içine yem olarak hep bizimi atmalı?” kafasını kutunun yanında duran adamının yukarı bakarak söyledikleri karşısında alaylı bir gülüş kuşandı kutunun çaprazında fakat tek duran adamın daha da gerisinde duran üçlü.

“Çok şikayetçi isen bunu ona söyle” derken kutunun yakınındaki adamın dibinden sim siyah biri geçti.

“Lan!” kutuyu alan adam hızla koşmaya başlamıştı. Bize doğru gelseydi yakalamak daha kolay olurdu ama ne yazık ki ters yöne sapmıştı. Karan’ı itip koşmaya başladım. Karan’ın da peşimden koştuğunu adımlarından duyabiliyordum.

Bir kutuya bile sahip çıkamayan dörtlüyü kolayca geçtim. Sıra kapkara giyinmiş klasik kar maskeli adamdaydı ve şu da vardı ki… Benim maskem basit bir kar maskesi değildi. Adamın önüne atlayıp kutuyu kavradım ve adamı hızla köşeye doğru ittim. Kutu bana kalırken adam da yığılıp kalmıştı.

Karan’ı beklediğim gibi yüzünde dev bir gülümseme ile bana doğru koşarken gördüm demek isterdim ama yüzünde muhteşem bir ciddiyet ile koşuyordu.

Bende ona doğru koşmak için ileri atılmıştım ki olan o an oldu.

“Beren!” bacağımın arka kısmında hissettiğim ıslaklık ile yerimde kaskatı kesildim, can yakan bir ıslaklık…

Bacağıma bakmamak için direnerek arkamı döndüm ve diğer bacağım ile adamın kafasına sağlam bir tekme geçirdim. Karan yanıma gelmişti.

“Beren arkanı dön çabuk!” yavaşça arkamı döndüm. Suikastçı olmak böyle bir şeydi işte bacağınızdan oluk oluk kanlar akarken sakin davranmaktı.

Alışmıştım

Karan bacağıma bakıyordu. Bende döndüm ama amacım kana bakmaktı sadece.

Bacağımın arkasında bileğimin biraz üstünce başlayıp diz kapağımın altına kadar uzanan bir kesik vardı.

Bu kadar büyük bir şey beklemediğim için korkmuştum. Bilincim kapanırken dediğim tek bir şey vardı o adi herife

“Yaradan Rabbim seni yedi ceddine sürme…” an itibarı ile kendimi karanlığa bırakmış ve bedenimi de Karan’a emanet etmiştim.

2 SAAT SONRA

Gözlerimi açtığım anda tavandaki beyaz ışık gözlerime doldu. Hemen kapattım. Başımın içinde uğuldayan bir zonklama vardı. Gözlerimi tekrar açtığımda bu kez siluet netleşti. Karşımda oturuyordu. Dirseklerini dizlerine koymuş, ellerini birbirine kenetlemiş. O buz gibi ifadesiyle bana bakıyordu. Karan…

Gözlerimi yeniden kapattım. “Rahat ol,” dedi sesi taş gibi. “Burası cennet değil. Ben de melek değilim.” Gözlerimi yeniden araladım. Önce tavana baktım. Sonra aşağıya… Ve o an gördüm. Bacağımda kalın bir bandaj vardı. Üzerinde sızan koyu kırmızı lekeler... Yanma hissi tüm vücuduma yayıldı. Boğazım kurudu. Nefes almayı unuttum sanki. Panik bir anda sarstı beni. Bacağımı kıpırdatmaya çalıştım ama acı, elektrik gibi tüm bedenime yayıldı. “Dur, sakin ol,” dedi Karan hafif öne eğilerek. Sesi bu sefer daha yumuşaktı, ama yine de duygusuz. “Ne… Ne oldu?” dedim. Sesim titredi, ama hemen toparladım.

Zayıf görünemezdim. Özellikle onun karşısında. “Adam yere düşünce, bir anlık sersemledi,” dedi. “Sonra uyanınca bacağını kesti. Kan çoktu. Yavuz’un kliniğine getirdim. Dikiş attılar. Şimdilik idare ediyorsun.” Yutkundum. Hem utançtan, hem acıdan. Başka bir şey söylemedim.

“Şaka maka, bir an hakikaten gideceğim sandım,” dedim, gülmeye çalışarak. Sesim hâlâ biraz cılızdı. Karan burnundan güldü. Başını hafifçe sağa eğdi, sonra ayağa kalktı. Poşet gibi bir şey aldı. “Belalı,” dedi başını hafifçe eğerek.

“Ne belalısı be?” dedim, koluna hafifçe vurur gibi yaparak. Gıcık oluyordum ama enerjim yoktu tartışmaya. Bir kek paketi çıkardı. Elimi açtım, alacağım diye düşündüm. Ama o beni görmesine rağmen sırtını yaslayıp paketi açtı ve yavaşça bir ısırık aldı. İşte bu kadarı fazlaydı. Bir *Beren atasözü* der ki: “Olur da bir gün biri gelip yemeğini göz koyarsa, o kişiyi sözünle değil, gururunla boğarsın.

Yumruğumu sıkmıştım ki, tam o an kekin yarısı burnuma dayandı. Karan bileğimi tutmuştu. “Elini uzatmasaydın daha çabuk verirdim,” dedi. “Ama gıcıklık işte yeri zamanı belli olmuyor.” Keki yavaşça uzattı. Bileğimi bıraktı. Paketi masaya koydu, bana doğru değil. Arkasına yaslandı. Gözleri başka bir noktaya odaklandı. Karan buydu işte. Ne tamamen düşman, ne tamamen dost. Ama kesinlikle yabancı. Ve ben, hâlâ tek başıma gibiydim.“Eyvallah” dedim alırken. Normalde olsa asla yapmazdım ama şu an öyle bir durumdaydım ki ne iğrenme düşünecek nede kekten vaz geçecek durumdaydım. Kekten ısırdım çikolatalı kekin içinden bir yabanmersini sosu tadı aldım “Yaban mersinlimi bu?” dedim kocaman bir ısırık aldığım için ne dediğimin anlaşılması zor bir sesle.

“Birincisi yavaş ye boğulursun, ikincisi evet, üçüncüsü rol için değil de gerçekten dediğim şeylerden birisi, koku ve tat alma yeteneğin mükemmel” Kıkırdayıp yemeğe devam ettim. Normalde her ne kadar soğukkanlı olsam da yemek yediğimde içimdeki tüm heyecanı ile dışarıya yansıyordu.

“Kızım, evladım!” perdenin arkadaşından içeri koşarak girmenin yanı sıra perdeyi açma zahmetinde bile bulunmayan babama baktım

“Merhaba baba” Karan’ı es geçip yatağın kenarına diz çöktü.

“Yok, ‘Merhaba baba’ falan” kolumu tutup etrafını inceledi “Ne oldu? Kırığın var mı? Morarmış mı bir yerin? Neresi kesildi? 3 santim derinliğindeymiş kesik! Damara denk geldi mi? İstediğin bir şey var mı alıp geleyim marketten”

Oflayıp dudaklarımı araladım.

“Sakin ol baba. Kesik bacağımda” Karan’ı hala görmemiş olacak ki ince çarşafı kenara doğru savurup bacağımı açtı.

“Of Allah kahır etsin!” elleri belinde arkasını dönünce sandalyede gerilmiş oturan Karan’ı gördü. Karan ona, o Karan’a kısa bir süre baktıktan sonra konuşma nezaketinde bulunan Karan olmuştu.

“Merhabalar.” dedi ayağa kalkıp elini uzatarak. Babam arkasını dönmeden konuştu

“Kim bu kâküllü sakalsız?”

Yapma be babam. Sakal şart mı?

Ayağa kalktım ve Karan’ın önünde durup babama döndüm.

“Babacım bu Karan, kendisi yeni ekip arkadaşım oluyor. Karan buda babam, kendisi babam oluyor.” yerime yeniden oturmadan önce Karan’a döndüm “Abuk subuk hareketler yapma!” dönerken bir yandan elimle “Lütfen.” işareti yaptım.

“Yani bildiğimiz arkadaşın?” göz devirdim

“Evet, baba bildiğimiz arkadaş.”

Babam Karan’a dönüp elini uzattı “Merhaba Karan.”

Karan’da yerinden kalkıp onun elini sıktı “Aleykümselam.”

Neden ya? Kahve hane ağası gibi bir takım arkadaşını hak edecek ne yapmıştım ben?

“Karan!” dedim tehdit dolu

Boğazını temizledi Karan “Yani merhaba.”

“Ben Karan.”

Bacağımın iyileşmesi ile geçirdiğim üç hafta sonu sonucunda çok fazla şey kazandığım söylenebilirdi.

Babamda, Karan’da yeni bir arkadaş edinmişti. Birbirlerini.

Üç haftanın ilk haftasını birbirlerini tanıyarak, diğer haftalarını da beni dışlayıp kendi aralarında kahve içerek geçirdiler.

Karan’dan beklendiğim söylenebilirdi ama babamdan… Asla!

Kalbim kırılmış bir şekilde hastaneden çıkıyordum. Babamın başıma hala bir şey geleceği düşünce yüzünden Ne yazık ki şöyle bir diyalog yaşanmıştı:

“Karan benim alabileceğim izin bu kadar olduğu için ve oda bittiği için kızımı sana emanet ediyorum, sana güveniyorum boşa çıkartma.”

“Tamamdır abim o iş ben…”

“Baba hayır!” gözlerim pörtlemişti “Hayır baba bunu bana yapma!”Karan kafasını tavana dikip sabır çekti.

“Beren hayır. Ben sana zarar gelecek her şey den kaçınırım ve Karan bunların arasında bile değil.”

Kafamı salladım “BAB…” Karan’ın eli suratımdaydı. Susmak zorunda kalmıştım. Bileğimden iki parmağı ile tutup çıkışa doğru ilerletti.

Hayır sürükledi!

“Babanı duydun. Ben sana zarar vermem.” dedi az önce anlattığım diyalogda beni sürükleyip şimdi yanımda duran Karan dudaklarını büzerek. Bileğimi kurtarmaya çalıştım. Başarısız sonlanmış girişimim Karan’ın umurunda bile değildi. Sırıtmakla daha çok ilgileniyor gibiydi.

“Boşuna uğraşma bırakmayacağım şu an seni salsam altımızdaki betonu delip magmaya doğru saniyede eksi altmış bin kilometre hızla ilerlemen girişiminde bulunmuş olurum ve bunu istemem çünkü unutma ben sana zarar vermem.”

Ben gözlerini delecek kızgınlıkta bakarken o hala alaycı ruhunu terk edememiş gözlerle bana bakıyordu.

“Karan”

“Evet Beren”

“Arabayı ben kullanacağım değil mi?”

“Hımm bir düşüneyim… Tabi ki hayır!” elini havaya kaldırdı ve anahtarım ile göz göze gelmemi sağladı.

Anne diye bağırdığına yemin edebilirdim.

“Sen. Ben. Biz. O. Lan neden?!” arabaya gelmiş bulunuyorduk. Elini kapıya koyup gülmeye başladı.

“Sen gerçekten çok kafa dengi bir kızsın” arabayı açıp beni öndeki koltuğa bıraktı. Hayır sürücü koltuğuna değil, yanına.

Fırsat bulmuşken yapayım dedim ve sürücü koltuğuna geçtim. Kapıyı açınca benle karşılaştı.

“Beren geç şuraya” omuzlarımı kaldırıp indirdim.

Oflayıp hafifçe eğildi. Tamam, artık korkutucu olmaya başlamıştı. Karan tarafından tutulup bir koltuktan diğer koltuğa fırlatılırsanız ne olur? Göstermeli eğitim.

Karşı koltuğa uçtum.

Cevap:9,8 büyüklüğünde deprem sallantısı.

“Lan!” dedim yamulmadan birkaç saniye önce “Acımadı ki” dedim sırıtarak kardeş kavgalarında işe yarıyordu

“Beren, ben tek çocuğum”

Sonun da pes edip yerime yerleştim ve kemerimi taktım.

Yol tarifim sayesinde bile evime zar zor ulaşan Karan bozuntusu, kapımı açmak ve beni sözde tasmama bağlamak için kapıma doğru geliyordu. Kapı açıldı ve bileğimi kavradı. Tamamdır tasma takıldı.

Binaya çıkıp asansöre girdik. İntikam alma zamanıydı, kimse bana 9,8 büyüklüğünde deprem yaşatamaz. Karan döndüm.

“Karan.” ellinci kata basıp bana döndü

“Evet.” şimdi Beren yapış!

Elimi buklelerinin arasına geçirip sertçe çektim ve bıraktım. Direkt saçına elleri ile yapıştı.

“AH!” Karan yere yapışınca fazla çektiğimi fark etmiş bulunuyordum

“Özür dilerim o kadar sert çekmek istemedim.”

“Aaaa.”

“Karan özür dilerim bakayım dur” elimi saçına daldırıp saçlarının arsını yokladım. Tamam, birkaç tel kopmuştu o kadar. Ha birde derisi kıpkırmızı olmuştu ve galiba morarmaya başlamıştı.

“AAAAAAAAAAAA!”

“E biraz deri kaybınız var Karan Bey ama o kadar da olsun yani ben çektim sonuçta”

Arkasını dönmüştü ve omuzları şiddetle yukarı-aşağı inip kalkıyordu. Ben bunu ağlattım mı şimdi? Yok ya ağlamaz Karan, ağlamaz dimi?

Ona doğru ilerleyip omzundan tutarak yavaşça kendime doğru döndürdüm.

Lan bu gülüyor! Hem de gözyaşlarını sile sile. Eğdiği kafası sayesinde açıkta kalan ensesine sert bir sille yapıştırdım. Bu seferde ensesine yapıştı.

“Bak bu acıttı ama” ben arkamı dönmüş sinirli sinirli ona omuzumun üstünden bakarken o açılan kapıdan çıkmak için kapıya yönelmişti. Bende peşinden gidiyordum fakat attığım büyük adım kayınca, kayan ve yan duran ayağımda asansörün kapısının altındaki boşluğa takınca yüz üstü kapaklandım. Yerdeki betona amele sümüğü gibi yapışınca “Şak” diye çıkan ses sağ olsun Karan hızla bana döndü.

“Beren!” önüme eğilip kahkaha atmaya başladı bir yanda da beni kaldırmaya atıldı. Bileğinden kavrayıp yukarı çekti ama ben kalkmaya hiç istekli değildim.

“Bırak kolumu sen yanımdayken ben hata yapmayım dedikçe daha da rezil oluyorum zaten. Bırak şimdi olmayım bari”

Kaşları havalandı

“Sen benim yanımdayken hata yapmayım kusursuz olmaya mı çalışıyorsun?” hızla yerimden fırladım.

“Hayır, ben öyle bir şey demedim” sırıttı.

“Hayır dedin” kaşlarımı çattım.

“Ben az önce dışımdan mı konuştum acaba?” diye kendi kendime sessizce söylenirken kapıya doğru ilerleyip cebimden anahtara aldım ve kapıya taktım.

“Yine yaptın.”

Kapıyı açıp içeri girdim ve Karan içinde kapıyı açtım.

“İşte bu benim evim!”

İçeri girim etrafa bakışlar yağdırdı ve o malum soruyu sordu:

“Ben nerede uyuyacağım?” sırıttım tabi ki ve üstümü değiştirmek için giyinme odasına ilerledim.

“Şurada bir yerlerde eski kedimin yatağı olacaktı onda yatarsın. Karan evde üç yatak odası var birini seç işte” kapıda yaslanan benim dibimden geçip yatak odama girdi ve ellerini iki yana açtı

“Burası o zaman!” otuz iki diş sırıtırken yavaşça bana döndü. Bende onun yanına ilerleyip güldüm

“Güzel seçim, giyinme odası var, kendi lavabosu var ve bayağı da büyük,” odayı incelemeyi bırakıp Karan’a döndüm “Ama bu oda benim” dedim dudak büzerek. “Ve giyinmem için çıkman lazım” tişörtünden tutup kapıya attım ve kilitledim.

Karan’ın varlığını hiç umursamadan siyah, kareli pijama takımımı giydim. Ne yanı o var diye çekinip pijama giymeyecek değildim.

“Beren!”

“Efendim!” diye yanıtladım odadan çıkıp mutfağa ilerlerken. Buzdolabının iki kapağını da sonuna kadar açmış kara kara düşüncelerle dolabın içine bakıyordu. “Ne oldu yemek mi yapacaksın?” dedim dalga geçer gibi.

“Aslına bakarsan evet” Garip gelmişti. Bir suikastçının mutfakta önlükle dolaşması ebet tuhaf gelirdi. “İstediğini yapabilirsin dolata bir sürü seçenek mevcut” dedim mutfak tezgâhına yaslanırken. Saate bakmak için telefonumu çıkarmıştım ki kilit ekranımda elimde kocaman bir pizza dilimi ile gülümseyen kendimle göz göze geldim.

“Karan” dedim masum masum. Şu hayatta ölene kadar pizza yiyeceğimi söyleseler bol pizzalı bir parti verirdim. “Pizza yapalım mı?” dedim telefondaki fotoğrafım ile bakışırken. Dolabı kapatıp karşıma geçti.

“Neden sipariş etmiyoruz?” telefonu kapatıp tezgâha bıraktım.“Çünkü daha eğlenceli, hem şefimizin marifetlerini de görmüş oluruz” kafasını olumlu anlamda salladı. Ve telefonunu çıkarttı. Kapların olduğu ilerlerken elimi yüzüne tuttum ve durmasını işaret ittim.

“Şu yaşıma kadar o kadar pizza yaptım ki sana anlatamam,” dolabı açıp içinden bir kap aldım “Bana şurada ki dolaptan un, tuz ve şekeri ver. Orada bir kap olacak unun içinden de maya olacak orada yaş mayayı da ver” derken bende ocağın yanından zeytinyağını aldım. Yağı ve kabı tezgâha bıraktığım sırada Karan’da ondan istenenleri bırakıyordu. “Üst de ki dolaptan da ölçü kabı al ve içine 380 milim olacak şekilde su doldur” dediğim her şeyi tezgâha bıraktıktan sonra telefonumu aldım ve Karan’a uzattım “Şundan da bir müzik aç ama güzel bir şey olsun” dedim ve buzdolabına ilerledim. İçinden üç tane domates, salça, biber, zeytin ve mozarella peynir çıkartıp tezgâha bıraktım.

“Tezgâh zaten fayans o yüzden burada yapabiliriz. Ben hamuru yapacağım sende sosu hazırla ben sana tarif edeceğim” dedim ve tezgâhın masa bölümündeki sandalyeye oturup kaba uzandım. O başka bir kap alırken bende Karan’a tarifin bir kısmını özetlemeye başladım.

“Hamur için önce üç su bardağı unu ve tuzu karıştırman lazım,” dedim bir yandan yaparken “sonra mayayı, şekeri ve suyu karıştırıp ilk yaptığına eklemelisin” kabı alıp yanıma oturdu “Sende ilk önce domates salçasını, domatesi, biraz tuzu ve üzerine suyu koyup sosu blenderden geçirip sosu yapmalısın” pür dikkat dinleyip harfiyen dediklerimi yapıyordu.

“Az önce benim karıştırdıklarımı yoğurup içinde yoğurdukça un eklememiz lazım ve bunu yaparken yardıma ihtiyacım olacak” dedim kaşlarını çattı.

“Ne için?” dedi anlamadığını belli ederek. Hamuru yoğurmayı bırakıp biraz daha una ihtiyacı olduğuna kanaat getirdim.

“Şu an ve daha sonra için kaba un dökmelisin, sen dök ben dur diyeceğim” diye milli konuşmamı yaptım. Nihayet hamuru hazırlamıştık ve tepsiye yerleştiriyorduk. Hamur ile işimiz bitince Karan’a bir çalar uzattım.

“Evet, şimdi bununla pizzan-“ bu sefer de o elini yüzüme kaldırıp susmamı söylemişti.

A-ah bu ne münasebet!

“Abartma o kadarını da biliyorum” çatalı kapıp hamura batırmakla uğraştığı sırada bende yiyecekleri kesip tabaklara koymuştum bile “Evet şimdide hayal gücümü pizzaya mı teslim ediyorum?” göz devirdim.

“Hayır, hayal gücün sana lazım, çünkü pizzayı taçlandırmamız gerekiyor!” sosu alıp sürmesi için uzattım. O sosu su sürerken görevlendirmeyi anlatmaya başladım “Şimdi, sen sucuğu ve zeytini koyacaksın, bende mozarellayı, domatesi ve mısırı koyacağım”kafasını salladı ve elindeki kabı bırakıp sucuk dolu kabı aldı.

Malzemeleri hamura yerleştirdiğimiz sırada Karan bana dönmüştü.

“Kedileri sever misin?” anlamadığımı ortaya koyan bir ifade ile domatesleri yerleştirmeye devam ettim “Neden ki?” sırıttı ve “boş ver” dercesine bir ifade takınıp önüne döndü.

Pizza üstündeki son işlemlerimizi de gerçekleştirdikten sonra fırına yerleştirmiştik. Mutfaktan koştur koştur çıktından sonra ilk işim kendimi yüz üstü salondaki koltuğa atmak olmuştu.

“Hayat mı çok yorucu, yoksa ben mi çok çabuk yoruluyorum?” dedim yarım yamalak. Karan’da “İkisi de” diyerek kendisini yanıma atmıştı, tabi o benden farklı olarak sırtı üstü atmıştı kendisini. Koltuğun üçte ikisini kaplayan ben değilmişim gibi tırnağımı omuzuna geçirdim.

“Biraz çekil be!” burnundan güldü. Yaklaşık on beş dakika sonra dayanamayıp boğulmamak için derin bir nefes alıp kalktım. “Ben pizza olana kadar duş alıp geliyorum çok kısa sürer ve sakin bir sapıklık yapayım deme gözlerini oyarım” dedim banyoya doğru ilerlediğim sırada. Odamdan havlumu alıp banyoya girdim. Hızlı duş almalıydım çünkü genelde benin normal bir duşun diğer insanların tembel hayvan hızında aldığı bir duşla eşit oluyordu. Saatlerce duşta kalmak rahatlıkla yapabileceğim bir şeydi. Olabildiğince hızlı hazırlanıp suyu açtım ve saçımı köpüklemeye başladım. Aklıma gelen ilk soru ile derin düşüncelere daldım. Karan bana neden bir anda ısınmıştı? Daha kötüsü ben ona neden ısınmıştım?

“Beren” dedi kapıda ki Karan

“Ne var!” bir tık korkmuştum bir anda geldiği için yoksa ben böyle kaba bir Türk vatandaşı değilimdir.

“Bir şey mi oldu? 40 dakikaya yakın süredir oradasın” ne kadar dedin ablam? 40 dakika mı?

Alt tarafı bir soru geçti aklımdan. Hızla köpüklü vücudumu durulayıp suyu kapattım. Bornozumu giyip kapıya yöneldim. Tam açtığım sırada kapıda bana bakan Karan’ı görünce yaklaşık bir saliselik bir bakışma sonrası kapıyı suratına kapattım. Açılmamış kapıyı kapatmak nasıl oluyor bilmiyorum ama kapatmıştım işte.

“Ne bekliyorsun be! Sapık adam”

“Cevap vermeni”

“Ölmedim, aldın mı cevabını? Şimdi git lütfen”

Uzaklaşan adım seslerini duyunca kapıyı açıp odama ilerledim. Hızla üstümü giyip pizza kokusuna kaplanan mutfağa gittim. Masayı hazırlamış, yerini almış ortada ki büyük pizza tabağından aldığı dilimi ısıran Karan’a karşı sahte bir alınma ifadesi kuşandım.

“Sana yazıklar olsun! Hain adam.” “dedim Bu ne münasebet?” Der gibi.

“Gel hadi! Bu kadar dayanabildim.”

Masaya oturdum ve pizzalardan birini alıp ısırdım. Pizza hakkında yorumumu bekleyen Karan’a bakıp olumlu anlamda kafamı salladım. Hızla dilimimi bitirip başka bir dilim aldım. Karan’da aynı şeyi yapınca dilimleri daha hızlı yemeye başladım. Sonuçta dilimlerimi ona kaptıramazdım. Bu şekilde dilimlerin sonuna geldik. Kalan son dilim önümüzde, ellerimiz karnımızda birbirimiz ile bakışırken tabaktaki dilimi fark edip atıldım ama Karan’da aynı şeyi yapınca pizzayı kapıp kaçmam gerekti ve bu yüzden bilin ne oldu. Ayağımı mutfağın çıkışındaki koltuğa çarpıp boş olan elimle ayağıma yapıştım. Yerimde kıvranırken amele sümüğü gibi yere yapışmamla beraber kahkahalar eşliğinde yerinden kalkıp yanıma -yürüyerek- gelen Karan olması gerektiği gibi hızlandı. Ben kıvranırken o elimden pizzayı alıp ağızına soktu. Ben ağızımı şaşkınlıkla açıp ona bağıracakken bir anda kollarından tutulup koltuğa oturtulunca ağızım açık Karan’a bakakaldım.

“Kafan iyi durumda mı? Beyin, beyincik, omurilik falan iyimi!” kaşlarımı çattım

“Karan benim bedenim kafamdan mı oluşuyor? İyiyim ayrıca uyumaya gideceğim çekil.” dedim. Bebek misali koyulduğum yerden kalkıp odama fırladım. Kapıyı kapatıp elimi kalbime attım.

“Ne diye hızlandım anlamıyorum.” diye söylendim kendi kendime. Karan için hızlanan bir kalbe tahammül edemezdim. Biliyordum ona da olacaktı… Ayça’ya olanlar ona da olacaktı. Yakın ya da uzak bir zaman da. Ne zaman bilmiyordum ama sınırlar koymam gerektiğini biliyordum. Yoksa koymak için çekindiğim sınırların kendim ve kötü düşüncelerim arasına koymam gerekecekti.

Yazar’ın anlatımıyla

Beren koştur koştur odasına gittikten sonra burnundan güldü Karan. Şimdiden ne kadar sakar olduğunu anlamıştı. Kapıdaki bakışlarını çekip mutfağa yöneldi. Dağınıklığı sevmez, düzenli olmak özen gösterdiği bir şey olduğu için her ne kadar yapması gerekmese de mutfağı topladı. Hızla işini bitirdikten sonra büyük bir bardak su içti ve odasını seçmek için mutfak ve salonun birleştiği odadan çıktı. Ona seçmesi için ayrılan odalara ilerlerken gözü Beren’ in odasına takıldı. Umursamıyordu aslında ama merakta ediyordu. Odaya sessiz olmaya dikkat ederek girdi ve yatağında uyuyan Beren’ i gördü. Yanına ilerleyecekken duraksadı, aklına çok önceden yaptığı plan gelmişti. Hızla salona dönüp gözüne kestirdiği kalemliği alıp açtı ve içinden eline gelen ilk kalemi aldı. Yeniden Beren’ in odasına dönüp yatağa ilerledi. Sessiz olmaya özen göstermesi gerekmiyordu aslında. O görünmez bir ruh gibiydi. Onun çıkarmamak için özen göstermesi gereken bir ses oluşmuyordu o ilerlerken. Elindeki kalemi keyifle açıp Beren’ in önüne eğildi.

“Kedileri sever misin?”

“Neden ki?”

Önünde huzurla uyuyan kızın yüzüne kedi çizdiği sırada sorduğu soru aklına geldi. Yüzünde oluşan ifadenin eğlenceli olduğunu düşündüğü aklına gelince gülümsedi. Şaheserini tamamlayıp sırıtarak kapıya ilerlemiş ki mırıldanma seslerini duyunca duraksadı;

“Ayça”

Ağlayarak mırıldanan Beren’ e kaşlarını çatıp baktı. Neden ağlıyordu bu? Ayça’da kimmiş?

Yeniden yatağın kenarına gidip eğildi. Dizinin üstünde izledi bir süre Beren’ i. Bunu yapmaktan hoşlanmayacaktı ama kızın sakinleşmesi için bunun gerekli olduğunu biliyordu.

Elini kokusunu içine çektikçe daha da çekesi gelen saçlara atıp okşadı.

“Şşş, geçti sorun yok sakin ol” diye mırıldandı sessizce. Beren susunca rahatladığın emin olup hızlı adımlarla odayı terk etti. Odanın çaprazındaki bir başka odayı seçip oraya girdi. Yatağa yatıp tavanı izlemeye başladı. Kendisine kızıyordu, kıza bağlanmak isteyeceği son şeydi ama bağlanıyordu. Engellemesi gereken hisler vardı…

Beren’ in anlatımıyla

Hiç yapmadığım bir şeyi yapmıştım: sabahın köründe uyanmak, ancak nedenim basitti!

Odamdaki lastikleri kapıp Karan Beylerin odasına ilerledim. Kapıyı aralayıp içeri baktım. Uyuyordu. Minik adımlarla ilerledim ve yatağının başına geldim. Sessiz olmaya özen göstermem gerekmiyordu. Ben görünmez bir ruh gibiydim. Ben ilerlerken çıkarmamak için özen göstermem gereken bir ses oluşmuyordu. Dikkatle elimdeki tokayı Karan’ın kafasına yaklaştırdım. Saçından bir tutam alıp tokayı geçirdim. Saçı uzun olması sonunda bir işe yaramıştı. Saçını bağladım ve önümdeki manzaraya baktım. Çok komik gözüküyordu. Hızla telefondan fotoğraf makinesini açtım ve Karan’ın yüzüne tutum. Ama beklenmedik bir şekilde flaş patlayınca Karan gözlerini araladı.

Lanet olsun!

“Sen ne yapıyordun demin?” dedi mayışmış bir şekilde. Bense olayları hemen idrak edemeyeceğini düşünüp kaçmaya başlamıştım ki çok saygıdeğer emekleyerek kaçma planım Karan’ın beni bileğimden tutup çekmesi ile suya düştü. Aniden gerçekleştirdiğim sürünme eylemi sonucunda kafam bir tık karışmıştı. Elimden telefonum alınınca hızla ayaklandım.

“Hey! Kişi hakkı ihlali bu! Ver telefonumu” dedim az önce ağızımdaki sırıtışım ile çektiğim fotoğrafların silineceği düşüncesi ile. Karan ise beklemediğim bir şey daha yaptı ve kamerayı açıp telefonu yüzüme tuttu.

“Senin benim fotoğrafımı çekmen hak ihlali değil ama” dedi bir yandan. Ben kamerada kendimi incelerken o saçını karıştırıp ayaklandı.

Ekrandaki duran ifademe baktım. Yine baktım ve yine baktım. Ama bilin bakalım ne oldu. Kedi çizimi suratımdan gitmiyordu.

“Karan sen ne yaptın ya?” dedim şaşkınlıkla “Ne ara yaptın bunu”

O ise çoktan ben kendimi incelerken lavaboya girmişti. Hızla kapısına koştum. Şak diye açmak vardı da imanlıydım Allah’a şükür. Onun yerine işinin bitmesini bekledim. Dışarı çıkınca önüne dikildim. Elimi yüzüme kaldırdım “Bu ne. Kedi miyim ben?” dedim tek sorun oymuş gibi. Sırıttı sadece.

“Geç yıka yüzünü olmamış bu sana fare yakışırdı” dedi beni sırtımdan iterken. İçeri girip kapıyı kapatmak için arkama döndüm ama Karan zaten kapatmıştı. Lavaboya ilerledim. Suyu açtım ve yüzümü buz gibi suyun ferahlığına bıraktım. Bana ne oluyordu? Başka biri olsa ağzını yüzünü dağıtmıştım ama konu Karan olunca olmuyordu işte. Ne içinden geliyordu ona vurmak nede aklımdan geçiyordu. O büyü gibiydi.Kara büyü