Bölüm 1: Aynadaki Adam
İstanbul’un griliğinde uyanmak, çoğu insan için sıradan bir durumdu.
Ama Efe için her sabah, bitmeyen bir tekrar gibi geliyordu. Alarm çalıyor, gözlerini aralıyor, tavana boş boş bakıyor ve bir iç çekişle yataktan doğruluyordu. Güne başlamadan önce kahvesini içmeden konuşmaz, saçını düzeltmeden dışarı adım atmazdı. Ama o sabah... bir şey farklıydı.
Havanın tonunda, camdaki buğuda, içinden geçen düşünceler arasında açıklayamadığı bir yamukluk vardı.
Son birkaç haftadır gördüğü rüya, bu sabah bir kez daha tekrar etmişti.
Her seferinde daha net, daha canlı.
Dar bir sokakta yürüyordu rüyasında. Taş duvarlı, eski, neredeyse terk edilmiş hissi veren bir sokak. Zemin taş kaplıydı, taşlar yer yer çatlamış, aralarından ince otlar çıkmıştı. Gökyüzü kapalıydı, ama yağmur yağmıyordu. Sadece bir durgunluk.
Ve oradaydı: Kadın.
Yüzü net görünmüyordu ama beden dili tanıdık geliyordu nedense. Siyah bir pardösü giymişti. Uzun saçları omzundan süzülüp karanlığa karışıyordu. Kadın birden dönüp ona baktı. Gözleri... evet, gözleri!
Bir anlığına sanki kendi gözlerini görür gibi oldu.
Kadın dudaklarını oynattı. Sadece bir cümle.
> “Sakın aynaya bakma.”
O an uyandı.
Yatakta oturmuş halde nefes nefese kalmıştı. Avuçları terlemiş, kalbi hızlı çarpıyordu. Ama dışarısı sessizdi.
Ve…
Yatağının ucunda bir şey vardı.
Küçük, yuvarlak, metal çerçeveli, antika bir cep aynası.
Üzeri tozlu ve çatlak.
Efe, ürpererek elini uzattı.
Hayır… böyle bir aynayı daha önce hiç görmemişti.
Evde yalnız yaşıyordu. Ziyarete gelen biri yoktu.
Ve daha da tuhafı, bu ayna… ona tanıdık geliyordu.
Bir yerden hatırlıyor gibiydi ama neresinden?
Bir süre aynaya bakmaya cesaret edemedi. Elini çekti, yüzünü yıkamaya gitti. Aynaya göz ucuyla baktı sadece. Banyodaki aynada kendi yorgun yüzünü gördü. Olağan dışı bir şey yoktu.
Ama içindeki huzursuzluk geçmemişti.
---
Günün geri kalanı sıradan geçse de Efe’nin içi rahat değildi. İşe gitti, sunumunu yaptı, kimse onun farklı olduğunu fark etmedi. Ama o aynanın hâlâ yatağın ucunda durduğunu düşünmeden edemedi.
O gece eve dönerken gözü sürekli vitrinlere, camlara, yansımalara kaydı.
Sanki her pencerede, her camda bir şey var gibiydi.
Bir hareket, bir silüet, bazen de... kendi yansımasında “küçük bir fark”.
Bir vitrinde kendine baktığında, fark etti.
Gözlerinin hemen altındaki minicik bir yara izi.
Elini kaldırdı, dokundu.
Yoktu. Gerçekte yoktu.
Ama yansımadaki Efe’de vardı.
Bir anda içini buz gibi bir korku sardı.
Bu sadece bir göz yanılması olabilir miydi?
Yorgunluk, stres, uykusuzluk?
Evine girerken tekrar aynaya baktı.
Yok, evdeki aynalarda iz yoktu. Sadece… o antika aynada.
Yatağın ucundaki o çatlak camda.
---
Gece.
Işıklar sönük.
Sadece sokaktan gelen turuncu lambanın loş aydınlığı odasına vuruyor.
Efe, yatakta oturuyor.
Ayna hâlâ elinde.
Ve bu kez bakmaya karar veriyor.
Yavaşça çeviriyor.
Yüzü görünüyor.
Ama bu… kendisi değil.
Ya da tam olarak öyle değil.
Gözleri hafif daha kısık.
Saçları biraz daha dağınık.
Ama en önemlisi… ifadesi.
Soğuk.
Boş.
Ve... sanki izliyor.
Yüz değil, bir bakış.
Camın arkasındaki biri gibi.
Efe istemsizce aynayı yere fırlattı.
Çıt!
Aynanın zaten çatlamış kenarı, daha da kırıldı.
Ama dağılmadı.
Kırık yerden bir çizgi boyunca karanlık bir boşluk belirdi, bir anlığına.
Sanki ayna değil de bir geçitmiş gibi.
Bir bakış, bir göz kırpma süresi kadar sürdü.
Sonra kayboldu.
Efe nefes nefese kalmıştı.
Artık emindi.
O gördüğü yansıma, sadece bir yansıma değildi.
Ve daha da önemlisi…
> Onun yerinde olmak isteyen biri vardı.