BÖLÜM 1
"Ne diyorsun sen ya?" diyerek sinirden bağırmaya başladım.
"Hanımefendi dört dakika kadar geç kaldınız." iyice sinirlenip çizim kağıtlarımla adama vurmaya başladım.
"Sana da-" kendini savunmak için kollarıyla kendine blok yapınca daha çok sinirlenip daha sert vurmaya çalıştım. "Dört dakikana da-" kapıdan bir adam çıktı, yakasında jüri yazan bir adam.
"Neler oluyor burada? Nedir bu rezillik?" hemen üstümü başımı düzeltip jüriye döndüm.
"Aynısını ben de sormak isterim size." dedim öfkeyle. Merakla tek kaşını kaldıran adama baktım.
"Dört dakikadan insan alınmaz mı içeri? Burası İstanbul, her an bir şey çıkabiliyor. Sizce beni dört dakika için içeri almamanız normal mi? Burada aylarca harcanmış bir emek var, bir sürü fikir var, uykusuz geceler ve ağrımış bir bilek var. Sizce haklı mı?" Helal be Sara! Çok güzel savunma yaptın kendi kendine.
"Haklı." demesiyle yüzüm düştü ve kendime yaptığım teselli anında kayboldu ne demek haklı? Yan gözle kağıtlarla dövdüğüm adama baktım gülümsemişti. Zaten bakışları 'bana hak ver' gibiydi gıcığın. Yüzümü ekşittim.
"Normalde olsa içeri almıyoruz ama bu kadar sinirli olduğuna göre gerçekten güzel bir şeyler ortaya çıkartmış olman lazım." düşünür gibi yapıp gülümsedi. "İyi, gel bakalım."
Sevinçten neredeyse yerimden zıplayacaktım. Hızlıca jürinin girdiği odaya giderken arkamı dönüp kağıtlarla dövdüğüm adama dil çıkarttım.
"Çocuk! Umarım erken elenirsin." diye bağırdı arkamdan.
Geri dönüp cevap vermek istesemde şansımı fazla zorlamak istemediğimi düşünüp uslu uslu oturmayı tercih ediyorum. Sonuçta finaldeydim ve bu kağıtlarda kardeşim Serenay dahil birçok tasarımcının fikri vardı.
"Evet arkadaşlar kuralları şimdiden belirtelim. En çok otuz puan kazanabilirsiniz bir jüri en fazla on puan verebilir eğer puanınız başka bir yarışmacıdan düşükse lütfen çıkışınızı yapınız.
Yavaş yavaş isimler okunmaya başladı ve puanlar söylenmeye başladı.
"28
08
04"
Yarışmacıların azalmasıyla heyecanımın artması beni beter ediyordu.
"29"
"16"
"14"
Söylüyorsan söyle adımı artık.
"30"
Duyduğum şeyle yıkılmıştım, birçok kişi odadan ayrılmaya başlamıştı yine de bir umut oturdum ve sıranın bana gelmesini bekledim.
"Sara." kafamı kaldırdım ve üç jüriye sırayla göz gezdirdim ve en son beni içeri alan jüriye baktım. "30"
Hem gülümseyerek hem gururlu bir şekilde söylemişti 'seni iyi ki odaya aldım' der gibi bakıyordu ve haklıydı da gülümsemekten yanaklarım acımaya başlamıştı. Birkaç kişi daha okundu ve sadece ikimiz kaldık.
"Evet arkadaşlar siz ikiniz kazandınız ama maalesef tek bir kazanan olacağı için tekrar oylama yapmamız gerekiyor." Bu yaşananlar gergin bedenimi daha çok gererken başımla onaylamaktan başka hiçbir şey yapamadım. Biraz aralarınla bakışıp anlamsız mırıltılar çıkartıyorlardı. Kağıtları birbirine uzatıp kendilerince kodlayarak puan veriyorlardı.
"İrem, sen kazandın. Tebrikler." diyerek iki jüri birden ayaklandılar. Beni içeri alan jüri mutsuz bir şekilde yüzüme baktı, "Bu saçmalık." diyerek ayağa kalktı ve gitti.
Onca emek, onca baş ağrıları ve uykusuzluk çekişlerim... Hepsi boşunaymış.
Sinirden gözlerim sulandı ve ağlamamak için tavandaki parlak ışıklara baktım. Işık gözlerimi yakarken, "Ben bu çizimler için nelerden vazgeçtim." Sadece fısıldadım. Kim sesimi duydu? Kimse tabii ki.
Tüm o kutlamalar, eğlenceler ders sonrası takılmalar, iş yerim görev vermek istediğinde bile reddetmiştim. Kağıtlarımı sert şekilde masadan aldım. "S!kerler." diyerek odadan ayrıldım.
Hiç kimsenin modacısı olmama gerek yok zaten.
"Sara!" arkamdan gelen sesle döndüm, beni içeri alan jüriydi. "Hile var."
"Ne?" şaşkınlıktan hiçbir şey algılayamadım.
"Hile var Hanife, bilmem kimin kızıymış yarışmaya katılan kazanan belliydi zaten, sen kazandın normalde." ceketinin iç cebine elini daldırdı ve biraz eli içinde oyalandı.
"Kartım, ara beni seni gerçekten çok iyi yerlere getirebilirim." kartı aldım.
"Sen önce hilelerin olmaması için uğraş iyi yerlere bende gelirim gördüğün gibi." arkamı döndüm ve oradan ayrıldım. Eğer gerçekten hile olsaydı 30 puanı en baştan almazdım ki.
Kendime yaptığım açıklamalar beni tatmin ederken karta baktım. Arayacağımı düşünmüyorum ama tedbiri elden bırakmamak için kartı almam şarttı.
Arabaya atladım ve kardeşim Serenay'ı aradım.
"Alo? Kazandığını söylemek için aradıysan kapatıyorum. Kendini övmen bitmiyor da."
"İkinci oldum." Gerçekte kazansam bile hakkımı alamadığım için sesim çatallı çıkmıştı.
"Ne?" sesindeki şaşkınlık her şekilde belliydi.
"Kazanan yarışmadan önce belliydi." O kadar kinli çıkmıştı ki sesim dikiz aynayı iki saniye kendime çevirdim. Kaşlar çatılmış, dudaklar asılmış, alın çizgileri çıkmıştı. Bu halimi görünce hemen yüzümü eski haline çevirdim.
"Ben onların yapacağı işi var ya-" diye sövmeye başladı. Söylediği komik şeyleri duyunca benzediğimizi bir kez daha fark ettim. "Annesi pis çocuk!" duyduğum cümle ile kahkaha atmaya başladım.
"Küçük çocuk musun sen Serenay?" dediği şey o kadar boş anıma gelmişti ki gülmekten bir an arabayı kaydırdım. Belki de gülmeye bahane arıyorudum.
"Nasılsın? Yanına geleyim mi? Bir şeyler içeriz."
"Yok yok, amirin yanına geçiyorum görev varmış hem kafamı dağıtmış olurum."
"İyi tamam, sen bilirsin. Konuşmak istersen buradayım."
"İstemeyeceğimi biliyorsun."
"Ayıp olmasın diye söylüyorum, bozma beni, görüşürüz." diyerek görüşürüz dememi beklemeden telefonu kapattı. Ne kadar atarlı olmaya başlamış.
Her geçen gün bana daha çok benzemeye başladığını görünce gülümsedim.
Sonunda geldim, arabadan indim ve istihbarat uzmanının yanına ilerledim.
"Ne var ne yok?"
"Bu saatten sonra mafyasın." gülümseyerek ona baktım.
"Ne diyorsun sen be?"
"Beni duydun adı Onur Ayaz, soyadı Ege, 26 yaşında, şaşırtıcı olsa da kadınlarla çok işi yok arada bir belli yerlere gidiyor belki o zaman." İç çekti. "Ben onun yerinde olsam ne canlar yakardım."
"Ama o sen değilsin ee devam et." göz devirdi ve anlatmaya devam etti.
"Mafya dediğimize bakma çok toy, çok alaycı, lafın altında da kalmaz."
"Tam benlik." diyerek muzipçe bir bakış attım.
"Aynen tam senlik sabaha kadar birbirinizi yersiniz artık." kıkırdamakla yetindim. "Toy desekte sayısızca adam öldürdüğü söyleniyor. Elimizde maalesef hiç kanıt yok. Hatta bazıları öldürülmemiş bile çıktı."
"Can mı bağışlıyormuş süperman?"
"Olabilir Sara, bilemem. Çete mi dersin soytarı grubu mu dersin bilemem ama buradaki insanları öğrenmemiz gerek. Birkaçı zaten belli:
Bıçakcı Tahsin, Böbrekçi Alp, Yavşak Berke-"
"Yavşak Berke?"
"Kızları tipiyle kandırıp kaçırıyormuş işte." başımı salladım. "Ne kadar komik gibi dursa da çok önemli sonuçta can taşıyoruz. Eğer Berke karşına çıkarsa olabildiğince radarından uzak kal."
"Neden?"
"Güzel kızsın, peşini salmaz. Daha çok okulların çıkışında bekliyor çok denk gelme ihtimaliniz yok ama olsun."
"Tamam, nerede denk düşeceğiz?"
"Sürekli takıldığı kendine ait bir pub var, Pablo pub. Sen oraya git her gün zaten o senin karşına çıkar."
"Tamamdır, başka bir şey?"
"Dikkatli ol ve kendini koru o bana yeter."
"Hadi ya sen öyle demeseydin bende koşa koşa adamın kucağına düşecektim." gülümseyerek kalktım ve kapıya yöneldim.
"Şakaya lüzum yok, ciddiyim. Sana bilgileri telefondan yazarım."
"Tamam ayrıca kızma hemen. Hoşça kal." diyerek odadan ayrıldım. Hava zaten kararmaya başladığı için direkt pub'ın konumuna baktım. Çokta uzak olmadığı için sevindim. Hemen arabaya bindim ve pub'a doğru sürmeye başladım.
Pub'a vardığımda diğer publara kıyasla çok güzel bir şekilde dizayn edilmiş, çok hoş bir hava katılmıştı. İnsanın sürekli gelesi gelir buraya. Uzun süre burada bulunacağım için şanslıyım.
...
Geleli saatler oldu ama hala ortada yok. Gelenleri ona benzetiyor fotoğrafını açıp bakınca o olmadığını görüp yerime geri oturuyordum. Gelmeyeceğini anlayarak kalktım ve eve gitmek için arabaya bindim. Yirmi yol gideceğim şimdi diye düşünerek yüzümü buruşturdum. Tamam adam yakışıklı ama bunun için her gün publarda bir şeyler içmek zorunda mıyım ben?
Eve doğru sürdüm ve kardeşime hiçbir şey demeden uyudum.
Sabah olunca alarmın sesine kalktım ve telefonu elime alarak sosyal medyada dolaşmaya başladım. Birkaç dakika daha dolaşıp hazırlanmak için ayağı kalktım.
Güzelce duş aldım ardından kurulanarak siyah taytımın üzerine bej balıkçı yaka bir kazak giydim. Bacaklardaki ince görüntüyü güzelleştirmesi için bej tozluklar takarak kazakla kombinledim. Makyaj masasına oturdum. Bugün sade ve yumuşak bir makyaj istediğim için işe göz altımı, çenemi ve burundaki bazı bölgelere kapatıcı sürerek başladım. Kahverengi jel eyeliner çekince gözlerim kahverengi maskaramı aradı.
"Serenay!"diye gürledim. İçeriden kısıkta olsa efendim sesini duyduğum için sesimi daha da yükselttim. "Kahverengi maskaramı getirmen için son on, dokuz..!" diye bağırarak beklemeye başladım ve birkaç saniye içinde odada Serenay belirdi.
"Teşekkürler bebiş." diye nazikçe gülümseyip hiçbir şey olmamış gibi maskaramı sürmeye başladım.
"Hep tehdit, hep zan altında bırakma." diye şikayetçi bir şekilde odadan çıktı.
"Hadi güzelim, kardeş çilesi." Serenay gittikten sonra burnuma kontör için fırçamı aradığımda onu da aldığını gördüm. "Serenay koleksiyon mudur derdin yoksa beni sınamak mı?" diye söylendim. Farklı bir fırça alıp işimi hallettim pembe allık sürüp üzerine pudra ve highlither sürünce çokta sade olmayan bir yumuşak makyaj olduğunu fark ettim. Kahverengi çerçeve çekip nude tonlarında ruj sürerek makyajımı tamamlayınca saçımı topuz yaparak çantamı alıp odadan çıktım. Mutfaktan güzel kokular gelince direkt adımlarımı mutfağa yönelttim.
"Serenay!" diye bağırarak mutfağa girdim.
Anlık korku ile yerinden sıçradı bir iki şey mırıldandıktan sonra"Sara, kulağın çınladı mı?" dedi.
"Ne yapıyorsun?" dedim dediklerini takmayarak.
"Sana da günaydın canım. Pankek yapıyorum seversin sen." Yaptıklarından bir tane almaya çalıştım fakat o kadar sıcaktı ki almamla bırakmam bir olmuştu.
"Dikkat." diye uyardı ve üzerine bir tane daha ekledi.
"Sağ ol ya." sofrayı hazırlamaya başladım.
"Görevin nasıl?" dedi Serenay.
"Baya eğlenceli." diye ironi yaptım.
"Niye öyle dedin?" dedi merakla.
"Her şeyin kaçakçılığını yapan bir adamın ekibine girmeye çalışıyorum ve eğer beni fark ederlerse kuş olup uçmam an meselesi o yüzden aşırı eğlenceli." ağzıma bir lokma atıp cümleye devam ettim. "Ayrıca onunla tanışmak için arada sırada gittiği publarda sürünüp günlerce onu beklemek zorunda kalacağım o sırada da bana sarkıntılık yaparlar mı diye dertleneceğim."
"Abart Sara, niye endişeleniyorsun? Senden iki katı büyük insanları kolayca alt edebildiğini gördüm."
"Hastanelik ederim diye endişeleniyorum." yemeğimi bitirip kalktım. Kağıtlarımı ve kalemimi de alıp ceketimi koluma astım. "Birazda pubta çalışalım malum kafayı çok açıyor."
"Boş bulduğun her yerde çalışmaktan sıkılmadın mı? Beynine nefes alması için biraz zaman ver."
"Biraz daha nefes alırsa havadan patlayacak." diyerek evden çıktım.
Ceketi ve kağıtları yan koltuğa atarak sürücü koltuğuna oturdum ve pub'ın açılmasına saatler olduğunu görünce parka doğru sürmeye başladım.
Orada oturup çimenler üstünde saatlerimi çizim yaparak harcadıktan sonra kalkıp pub'ın yolunu tuttum.
Pub'a vardığım zaman o ekşi alkol kokusu yerine çok daha ferah hoş bir koku vardı. Burayı gerçekten seviyordum gerek görüntüsü, gerek konumu, gerek kokusu, gerek müşterileri olsun gayet hoş bir ortamdı. Onur Ayaz beyimiz gerçekten de güzel bir iş çıkartmış. Ben de mi burada takılsaydım? Arkadaşlarımı da buraya çağırırdım. Gerçi çok geç değil.
Serenay'a konumu atıp beklediğimi söyleyince anında gelen ok mesajına gülümsedim.
Masaya oturdum ve kıyafet tasarlamak için düşünmeye başladım.
Onur Ayaz'a takım elbise hazırlarsam ne olurdu? Aklıma gelen fikirle gülümsedim ve taslak çizmeye başladım ve Onur Ayaz'a olduğu belli olsun diye başına kocaman O harfi çizdim.
Gittikçe takım elbiseye detay ekledikçe gözüme daha çok hitap ettiği için çok mutlu oluyordum. kenara da notlar almayı unutmuyordum.
'Koyu lacivert bir takım'
'Zümrüt yeşili mendil ve ona uyumlu bir kravat'
'Cep mendil kısmına dalga şeklinde çizgiler'
'kollarında keskin ve uzun yamuk v şeklinde çizgi'
...
Çizime ne kadar daldığımı fark ettim ve etrafıma baktığımda Onur Ayaz'ın çıkış kapısına doğru gittiğini gördüm.
"Eyvah!" diye söylenip ceketimi aldım ve çıkışa doğru ilerledim. Gittiğimde ortada olmadığını fark ettim. Zaten ne diyecektim ki? 'Pardon Onur Ayaz bey benimle arkadaş olur musunuz?' diye teklifte bulunacak halim yoktu ya.
Gittim ve arabaya binmek için çantamda arabamın anahtarını aramaya başladım.
"Hanımefendi!" duyduğum sesle arkamı döndüm. "Kağıtlarınız!" dedi soluk soluğa "Kağıtlarınız masada kalmış." diyerek yanıma geldi.
"Kusura bakmayın sizi de boşuna koşturdum." dedim mahçupça.
"Sıkıntı değil, sorun çıkıyor kayıp eşya konusunda o yüzden şimdilik koşuşturma kesinlikle daha iyi." gülüsedim sadece.
"Sağ olun." diyerek kağıtları elinden aldım ve arabaya bindim.
Tebrikler Sara biraz daha rezil olmak ister misin? Arabayı hızla eve sürmeye başladım. Eve varınca mutfağa geçtim ve kendime atıştırmak için bir şeyler aramaya başladım. Mısır gevreği ve süt koydum ardından yemeye başladım. Odaya Serenay girmesiyle dikkatimi ona çevirdim. Sahi, neden gelmemişti?
"Sara." sesi üzgün geliyordu.
"Efendim Serenay."
"Annem çok hasta olmuş."
"Nesi varmış?"
"Ateşi çıkmış, öksürüyormuş falan işte."
"Babam bakar ona." diye geçiştirdim.
"Ya fenalaşırsa?" elimdeki kaşığı kasede bıraktım.
"Bizden iyi mi bakamayacak mı babam ne yapmamı istiyorsun?" diye sitem ettim.
"Biliyorum ama-" sözünü kestim.
"Ama ne Serenay? İkisi de doktor bizim bildiğimiz şeylerin kaç katını biliyorlar haberin var mı?" yüzünü sakladı.
"Var."
"Fransa'da doktorluk yaparken iyi hasta olunca kötü, tüh ya! Valla."
"Ben mi gittim? Neden bana kızıyorsun?" diye üsteledi.
"Sana mı kızıyorum?" sesimi yükselttim.
"Kızıyorsun işte baksana." ayaklandı ve odadan çıktı. Haklıyken haksız duruma düşmüş gibi hissettim ama o da her şeye üzülmesin bu kadar.
'Sevmiyorum hiçbirinizi.' diye söylenip mutfağı topladım. Odayı geçmeden önce Serenay'ın odasına girdim.
"Efendim?" dedi.
"Kusura bakma."
"Önemli değil ne demek istediğini anladım." tebessüm ettim.
"İyi geceler." o da tebessümüme karşılık olarak tebessüm etti.
"İyi geceler Sara." kapıyı kapattım ve yattım. Şu akşamlar fazla mı uzun olmaya başladı?
Sabah alarmına kalkıp gözlerimi ovuşturdum. Sağlam bir kahvaltı yapıp meditasyon için odama çıktım. Gözlerim kapalıyken düşünebildiğim sadece görevdi. N'asıl tanışacaktım? N'asıl sohbetini ilerletecektim? Bende mi kaçakçı olsaydım? Ne satacaktım ki? Kumaş kaçırırım artık.
Gözlerim açıldı. Ne yapacaksın Sara? Zihnimi dağıtmak için Onur Ayaz'a hazırladığım kıyafetlerin üzerinden geçmeye başladım.
Birkaç küçük yıldız eklemek yakışırdı doğrusu.
Ceketin dalgalı çizgilerini silip yıldız çizdim. Dalgalar yıldıza doğru dalgalanıyordu.
Bu yeterliydi sanırım. Saate baktığımda barın açılış saati yaklaştığını gördüm. Birkaç saat sonra giderim hazırlanayım bari.
Kırmızı midi bir elbise seçtim bel kısmı açık ve iplerle yanlar sıkıştırılmıştı. Saçıma at kuyruğu yapıp keskin bir eyeliner çektim. Yanaklarımı allıkla pembeleştirip koyu kırmızı çerçeve yapıp içini kırmızıya kaçan pembe rujla doldurdum. Takı olarak elmas, çevresi altın rengi gümüşle kaplı küpemi ve kolyemi taktım ardından yüzükler ve beyaz bir stiletto ile kombinimi tamamlamıştım. Odanın kapısı çaldı.
"Gelebilirsin Serenay." kapıyı açtı.
"Gitmeyecek misin diyecektim ama belli ki gideceksin."
"N'asıl olmuşum?" dedim bir kolumu yukarı kaldırarak.
"Türk bayrağı gibi olmuşsun." dil çıkarttım.
"Gurur duyarım." deyip kağıtlarımı alarak kapıya yöneldim. "Öf çekil be, gıcık." Serenay'ın kıkırdamasını duymazdan gelerek evden çıktım ve arabaya atlayarak Pub'ın yolunu tuttum.
Gittiğim gibi her zamanki oturduğum masada yerimi aldım ve Onur Ayaz beyimizin gelmesini bekledim. Bu operasyonun bir an önce bitmesi dileğiyle çizimlere tekrar başladım.
'Bu seferki takım elbise ördek yeşili olacak'
'Açık gri cep mendili'
'Kesinlikle kumaşı %100 pamuk olacak'
'Dikiş ipleri altın rengi olacak'
'Mendil üzerine altın renklerle soy harfi eklenebilir'
'Altın ışıltılı açık gri bir kravat'
'Yaka boyunca küçük açık gri yıldızlar'
Çizime gittikçe dalarken önümde bir adam belirmesiyle kafamı kaldırdım.
"Onur Ayaz Ege sizi çağırıyor."
"Ne?"