GECE GELEN

All Rights Reserved ©

Summary

Elif Karaca, yıllar önce gizemli bir şekilde baygın bulunduğu köye geri döner. Dedesi ardında garip sembollerle dolu bir defter bırakmıştır: her sayfanın ortasında tekrar eden tek bir cümleyle — “Geceyi bana bırakın.” Yanında arkadaşı Kerem ile köyün derinliklerine indikçe, fısıltılar, kaybolan çocuklar ve mezarlıktan yükselen uğursuz ışıklarla yüzleşirler. Köylüler konuşmaktan korkar, yaşlılar yalnızca tek bir isim fısıldar: “Gece Gelen.” Köyde geceler gündüzden daha uzun sürmekte, karabasanlar gerçek ile rüya arasındaki çizgiyi silmektedir. Elif’in gördüğü her kâbus, defterdeki sembollerle daha da güçlenir. Ve her fısıltı, onları ölümün bir adım daha yakınına taşır. Çocuklar kaybolur, mezarlıkta gölgeler kıpırdar, toprağın altından küçük eller çıkar. Elif’in tek sorusu vardır: Dedesi bu laneti biliyordu da neden sustu? Artık Elif’in önünde iki yol vardır: Ya köyün sırlarını çözüp “Gece Gelen”i durduracak… Ya da geceyi ona bırakacaktır.

Genre
Horror
Author
Tc
Status
Complete
Chapters
10
Rating
n/a
Age Rating
13+

İLK GECE

Nefesini duyuyordum. Çok yakındaydı.

Mezar taşlarının arasından koşmaya çalıştım ama ayaklarım sanki toprağa saplanmış gibiydi. Arkadan gelen fısıltı kulaklarımı dolduruyordu:

“Geceyi bana bıraktınız… şimdi sizi de alırım.”

Çığlık atmak istedim ama boğazıma görünmez bir el dolandı. Ay ışığı, gölgelerin arasındaki gözlerini ortaya çıkardı. Simsiyah, içi boş, dipsiz kuyular gibi gözler…

Yere kapaklandım. Çenem taşlara çarptı, ağzım kanla doldu. Dudaklarımdan tek kelime çıktı:

“İmdat…”


On Gün Önce

Otobüs dağ yollarında sallanarak ilerlerken kafamı cama yaslamıştım. Yol boyunca sis dağılmış, gökyüzü mora çalmaya başlamıştı. Çocukluğumdan kalma birkaç anıyı hatırlamaya çalıştım ama zihnimde tek bir kare vardı: mezarlığın kenarında sabaha karşı baygın bulunmam.

Yanımda oturan Kerem söyleniyordu:

“Şebeke yok! Allah aşkına burası hangi çağda yaşıyor? İki gün burada kalsam kafayı yerim.”

Başımı çevirdim, dudaklarımda küçük bir tebessümle. “Belki de sana iyi gelir. Sürekli telefona bakmayı bırakıp biraz çevrene bakarsın.”

“Ben buraya seninle geldim. Senin başına bir şey gelirse sorumlusu ben olacağım. Bu köy kesin cinli minli. Bak görürsün.”

O an sadece güldüm. Ama içimdeki huzursuzluk her kilometreyle biraz daha büyüyordu.

Otobüs köy meydanına vardığında sessizlik oldu. Meydanda oturan ihtiyarlar başlarını kaldırıp bana baktılar. Yabancıymışım gibi. Halbuki bu köy dedemin köyüydü. İçlerinden biri, yaşlı bir kadın, gözlerini dikti ve dualar okumaya başladı. Kerem kulağıma eğilip fısıldadı:

“Bize beddua ediyor olabilir mi?”

Gözlerimi devirdim ama kalbim daha hızlı atmaya başlamıştı.


Köyün dar sokaklarında yürürken taş evlerin neredeyse hepsi sessizdi. Kapılar kapalı, pencerelerden tek bir ışık sızmıyordu. Yaşayan bir köy değil, gölgelerden ibaret bir yer gibiydi burası.

Tam o sırada bir kadın bana doğru geldi. Yürüyüşü yavaştı ama gözleri… gözleri bir bıçak kadar keskindi. Saçları bembeyazdı, beli iyice bükülmüştü. Bana bakarak çatallı sesiyle konuştu:

“Elif… dönmemen gerekirdi.”

Bir an donakaldım. “Beni tanıyor musunuz?” dedim ama kadın cevap vermedi. Yalnızca mezarlığın olduğu tarafa baktı ve uzaklaştı.

Kerem alaycı bir gülüşle omuz silkti. “Hah işte! Korku filmi senaryosu: gizemli yaşlı teyze, mezarlık ve ürpertici bir uyarı. Bundan sonrası kesin kanlı biter.”

Ben gülümsemeye çalıştım ama içimden geçen tek şey şuydu: Belki de haklıdır.


Dedemin evine girdiğimizde rutubet kokusu yüzümüze çarptı. Taş duvarlar nemle kabarmış, tavanda örümcek ağları sarkmıştı. Kerem burnunu kıvırdı.

“Vallahi burada cin yoksa bile tetanoz vardır.”

Işığı yakmaya çalıştım ama lamba birkaç kez titreyip söndü. Mecburen mum yaktık. Loş ışık evin duvarlarına vurduğunda, sanki gölgeler kendi başına hareket ediyor gibiydi.

Uykuya daldığımda göğsümde ağır bir baskı hissettim. Nefes alamıyordum. Çırpındım ama bedenim kımıldamıyordu. Boğazıma görünmez bir el sarılmış gibiydi. Kulaklarımın dibinde bir ses fısıldadı:

“Uyuyanı ben uyandırırım… Uyananı da ben alırım.”

Zorla gözlerimi araladığımda odanın köşesinde simsiyah bir gölge gördüm. Boş gözleriyle bana bakıyordu. Ve gölgenin içinden dedemin yüzü belirdi. Dudaklarından kan sızıyordu.

“Elif…” dedi, sesi neredeyse hırıltıya dönüşmüş. “…buradan git.”

Çığlık atarak doğruldum. Ter içindeydim. Kapı hızla açıldı, Kerem koşarak geldi.

“Ne oldu?!”

Ellerim titriyordu. Dudaklarım zar zor kıpırdadı. “Bir rüya…”

Ama ikimiz de biliyorduk. Bu sadece bir rüya değildi.


Sabah olduğunda köy meydanına çıktık. İnsanlar yanımızdan geçerken gözlerini kaçırıyor, fısıltılarla konuşuyordu. Kahvede oturduğumuzda köyün gençlerinden biri yanımıza geldi. Sert bakışlı, uzun boylu bir delikanlıydı.

“Burada fazla kalmayın.” dedi.

Kerem kaşlarını çattı. “Sebep?”

Genç, gözlerini karartarak cevapladı:

“Gece olduğunda anlarsınız. Ama o zaman çok geç olur.”

O an, içimde buz gibi bir ürperti yayıldı. Çantamdan dedemin eski defterini çıkardım. Sayfalarında anlaşılmaz semboller, dualar ve defalarca tekrarlanmış tek bir ifade vardı:

“Gece Gelen.”

Akşamüstü evin penceresinden mezarlığı görebiliyorduk. Kerem cama yaklaştığında mezar taşlarının arasında titreyen ışıklar gördü. Sanki birileri ellerinde mumlarla dolaşıyordu. Yanına geldiğim anda ışıklar söndü.

Kulağımızın içinde yankılanan o ses, bu sefer çok daha belirgindi:

“…geceyi bana bıraktınız…”

Ve ben, o an hissettim. Burada olan şey, sadece bir söylenti değildi. Gerçekti.