BEN HİÇBİR YERE AİT DEĞİLDİM
Gökyüzü ikiye bölünmüştü.
Bir taraf kızıl bir ateş gibi yanıyordu; bulutlar alev alev, sanki içinden binlerce çığlık yükseliyormuş gibi kıpkırmızıydı. Öteki taraf ise buz gibi solgundu; beyazın içine karışmış gri tonlar, ruhsuz bir sessizlik gibi göğü kaplamıştı. Ben kafamı kaldırdığımda, gökyüzü bana tek bir şey söylüyordu: “Sen yarımsın.”
Ben Baran.
Adım rüzgâr gibi sert, ama ben o rüzgârın taşıdığı bir yaprak kadar savruluyorum. Ne Aydınlık’a aitim, ne Gölgeli’ye. İnsanların gözünde, her zaman bir yanlışın ete kemiğe bürünmüş hâliyim. Babam Aydınlık halkından, annem Gölgeli’ydi. Onların aşkı bu topraklarda yasaktı; ben işte o yasaktan doğdum. Onların bedeli bendim.
Annem, doğumumdan birkaç yıl sonra yakalanıp öldürüldü. Benim suçum olmamasına rağmen, annemin kanı yüzünden herkes beni kirli saydı. Babamsa bana bakmaya bile cesaret edemedi. Kendi çocuğunu, kendi utancını görmezden gelmek kolayına geldi. Geriye sadece ben kaldım. Ben ve gökyüzü.
Her adımımda fısıldayan bakışları duyabiliyorum. Aydınlık halkı bana baktığında gözlerimden irkiliyor; biri altın gibi parlıyor, diğeri griye çalan soğuk bir taş gibi. Onlara göre bu, doğanın bir laneti. Gölgeli halkıysa bana bakarken sessizce geri çekiliyor; onların gözünde hâlâ düşmanın kanını taşıyan bir piçim.
Benim için ne yer var sofralarında, ne de gölgelerinde.
Yürüdüğüm sokaklarda çocukların kahkahaları birden kesiliyor. Bir kadın çocuğunu arkasına saklıyor, bir adam önümden geçerken gözlerini yere indiriyor. Hepsi suskun, hepsi korkak ama tek bir bakışları yetiyor içimi paramparça etmeye. İnsan, sözlere değil, sessizliklere yenilir aslında. Ben her gün biraz daha yeniliyorum.
Ama içimde bir sır kıpırdıyor.
Bazen gökyüzünün kızıl tarafına baktığımda içimde bir ateş yanıyor. Öfkemi, yalnızlığımı tutuşturan bir alev. Ellerimin titrediğini, parmak uçlarımda bir sıcaklığın dolaştığını hissediyorum. Bazen de solgun tarafa bakıyorum; içime buz gibi bir serinlik doluyor, kalbim ağırlaşıyor ama zihnim berraklaşıyor.
Ben hangisiyim? Aydınlık mı, Gölgeli mi? Yoksa ikisinin de ötesinde, bambaşka bir şey mi?
Bazen kendime şu soruyu soruyorum: Eğer ikisi de benim içimde varsa… neden ikisi de beni reddediyor?
Kadir Usta’nın sesi kulaklarımda çınlıyor. O, bana sırtını dönmeyen tek insandı. Çocukluğumdan beri yanımdaydı, bana nefes almayı, hayatta kalmayı öğretti. Ama onun sözleri bile içimdeki boşluğu dolduramıyor:
“Baran, evlat… İnsan hangi göğe bakarsa baksın, sonunda kendi yolunu bulur. Senin yolun da ne Aydınlık’ta, ne Gölgeli’de. Senin yolun, kendi içindedir.”
Güzel sözler… ama bana fazla ağır. Çünkü kendi içime her döndüğümde bir uçurumla karşılaşıyorum.
Karanlık, dipsiz, derin bir uçurum.
Uykularım bile huzur vermiyor bana. Rüyalarımda bazen annemi görüyorum; yüzü sisler içinde, bana doğru uzanıyor ama her defasında elleri kanla kaplı. Uyanınca ellerime bakıyorum, o kan hâlâ oradaymış gibi geliyor. Bazen de babamı görüyorum. Yüzü yok, sadece arkasını dönmüş ve uzaklaşıyor. Onu ne kadar çağırırsam çağırayım geri dönmüyor.
Benim hayatım, hiç kapanmayan bir yara gibi. Herkes bana dışarıdan bakıp “yarım” görüyor. Ama içimden geçen asıl cümle şu: Belki de ben yarım değilim. Belki de ben fazla gelenim.
Fazla gölge.
Fazla ışık.
Ve bu fazlalık yüzünden, tek başıma.
Ben hiçbir yere ait değildim. Gökyüzü bile bana sırtını dönmüştü. Ama içimde bir his var, beni susturamayan, beni her gün biraz daha zorlayan. Sanki evrenin kendisi bana diyor:
“Bir gün kendi yüzünü göreceksin, Baran. Ve o gün, gökyüzü de değişecek.”