OYUN BAŞLIYOR
Dışarıda yağmur camlara çarpıyor, gökyüzü sanki saatlerdir hiç durmadan inliyordu. Gök gürültüsünün ardından gelen uğultu, apartman dairesinin içindeki sessizliği daha da keskin hale getiriyordu. Oda karanlıktı; sadece masanın ortasında yanıp sönen tek bir mum, etrafa titrek gölgeler saçıyordu.
Deniz parmaklarını masanın kenarına vuruyor, sıkıntıyla etrafına bakıyordu. “Hadi ama Bora, bu saçma sapan oyunu oynamak zorunda mıyız?” dedi. Sesinde alaycılık vardı ama gözlerindeki huzursuzluk gizlenemiyordu.
Bora, elinde tuttuğu tahta kutuyu yavaşça masaya koydu. Kutunun üstünde eski, solgun harfler vardı: SEANS. “Korktun mu yoksa?” diye gülümsedi, ama gülüşü eğlenceden çok ürkütücüydü.
Ayşe sandalyesine yaslanıp kaşlarını kaldırdı. “Bu sadece bir oyun. Çocuk kandırmacası. İnternette herkes yapıyor.” Sesindeki rahatlık, odayı dolduran kasvetin içinde fazla yapaydı.
Selin sessizce masaya baktı. Dudakları titriyordu. “Bence… yapmasak daha iyi olur,” dedi fısıltıyla. “Geçen gün rüyamda bir kadın gördüm. Yüzü yoktu. Sadece bana bakıyordu. Sanki beni bekliyordu.”
O an mumun alevi birden kısılıp titredi. Hep bir ağızdan nefeslerini tuttular.
Deniz kahkaha atmaya çalıştı, ama sesi boğuk çıktı. “Tamam Selin, yeter. Hepimiz gerildik zaten.”
Bora kutuyu açtı. İçinden eski bir Ouija tahtası çıktı. Ahşabı çatlamış, kenarları kararmıştı. Harfler neredeyse kazınmış gibiydi. Küçük üçgen planşet tahtanın üzerinde yerini aldı. Mumun ışığıyla gölgeler tahtanın üstünde kıvrılıp duruyordu, sanki harflerin arasında bir şey kıpırdanıyordu.
“Hazır mısınız?” diye sordu Bora.
Ayşe gözlerini devirdi. “Başla hadi.”
Deniz sessizce planşetin üzerine parmağını koydu. Selin tereddütle diğer elini uzattı. Bora ve Ayşe de katıldı. Dört parmak, ince tahta parçasının üzerinde buluştu.
Bora derin bir nefes aldı. “Eğer burada bir ruh varsa, bizimle konuş.”
Sessizlik. Sadece yağmurun sesi.
Bir anda planşet kıpırdadı. Çok hafif. Belki de rüzgardı. Belki de birinin parmağı yanlışlıkla itti. Ama Selin’in gözleri büyüdü.
“Ben yapmadım!” dedi panikle.
Planşet yavaşça H harfinin üzerine kaydı. Sonra A. Sonra N.
H… A… N…
Ayşe dudaklarını ısırdı. “Ne… yazıyor bu?”
Planşet durdu. Mumun alevi şiddetle titredi. O anda odanın köşesinden boğuk bir fısıltı geldi. Sanki binlerce kişi aynı anda, çok kısık bir sesle konuşuyordu.
Deniz hızla başını çevirdi. Odanın o karanlık köşesinde bir gölge kıpırdadı. Ama orada kimse yoktu.
Selin’in gözlerinden yaşlar süzülüyordu. “Ben demiştim… bizi bekliyordu.”
Planşet yeniden hareket etmeye başladı. Daha hızlı, daha sert. Harflerin üzerinden kayarak kelimeyi tamamladı:
HANİFE.
Ayşe anında parmağını çekti. “Bu ne saçmalık? Kim bu Hanife?”
O sırada kapıdan gelen tok bir ses tüm apartmanı inletti. Üç kez vurulmuş gibiydi.
Bora gülmeye çalıştı ama sesi titriyordu. “Komşudur… şey… belki de…”
Sonra tekrar oldu. Üç kez. Ama bu kez daha sert. Kapı sarsıldı.
Ve o anda mum söndü.
Odayı mutlak bir karanlık kapladı. Sadece nefeslerin ve kalplerinin çarpıntısı duyuluyordu. Ardından, Selin’in boğazından çıkan tiz bir çığlık, bütün geceyi yararak apartmanın içini doldurdu.
Çünkü karanlıkta bir ses, çok yakından, kulağının dibinde fısıldamıştı:
“Ben buradayım…”