GJ486 Uyanış

All Rights Reserved ©

Summary

Pera, genç bir arkeolog ve kahin… Bir kazı alanında bulduğu lav gibi kırmızı taş, onu gizemli bir mühürle bütünleştirir. Artık sadece geçmişi değil, uzak gezegen olan bilinmeyen GJ486’yı halkını ve oradaki insan görünümlü, kedi gözlü güçlü varlıkları da hissedebilmektedir. Büyü, gizem ve evrensel güçler… Pera’nın uyanışı, kaderini ve evrenin sırlarını değiştirecek.

Genre
Mystery
Author
Elara
Status
Ongoing
Chapters
6
Rating
n/a
Age Rating
16+

Pera

Pera…

Adı bile sırlarla doluydu. Çoğu insan için yalnızca genç bir arkeologdu; kazı alanlarında saatlerce toprağı eşeleyen, taşların üzerine düşen gölgeleri inceleyen biri. Ama onun gözlerinde öyle bir ışık vardı ki, bakmaya cesaret eden herkes bunun sıradan bir bakış olmadığını anlardı.


Sarışın saçları, gün ışığını içine hapseden dalgalar halinde omuzlarına dökülürdü. Buz mavisi gözleri, gökyüzünün en soğuk sabahını hatırlatır; sanki insanın içine işleyen bir keskinlik taşırdı. Beyaz teni, ay ışığının altında parlayan bir mermer gibi pürüzsüzdü. Onu görenler, güzelliğini tarif etmekte zorlanırdı: olağanüstü değildi belki ama gözleriyle insanın kalbine işleyen bir farklılığı vardı.


Boyu bir yetmiş, kilosu altmış… Hatları belirgindi; ince ama güçlü bir siluet. Giyimine pek aldırmazdı, çünkü kazı alanlarında gösterişin anlamı yoktu. Salaş tişörtler, eski kotlar, bol gömlekler… Ama ne giyerse giysin, üzerinde garip bir seksapel taşırdı. Bu da onun en büyük gizemlerinden biriydi: umursamazlığı bile çekici geliyordu.


Bir arkeologdu, evet. Toprağın altında saklanan tarihi eserleri bulmak için çalışıyordu. Ama aynı zamanda astronomiye ilgi duyuyordu. Çocukluğundan beri gökyüzüne bakar, yıldızların arasında kaybolur, bir gün uzak diyarlara gitmeyi hayal ederdi. Arkadaşları onun bu yönünü “fazla hayalci” bulur, alay ederdi. Fakat Pera için gökyüzü, yalnızca bir hayal değil; çağrıldığı, içine çekildiği gizemli bir sırdı.


Elbette, kimse onun gerçek kimliğini bilmiyordu: bir kahin, bir cadı. Geleceği kısa kısa görebilen, bazen ansızın gözlerinin önüne gelen vizyonlarla irkilip duran biri. Onun için bu anlar, geceler ya da gündüzler fark etmeksizin herhangi bir zamanda patlayan fırtınalardı. Çalışırken, yürürken, hatta konuşurken bile ansızın donakalabilirdi. İnsanlar bunu “dalgınlık” sanırdı; oysa o anlarda, Pera başka bir boyuta açılmış olurdu.


Kendi sırlarını saklamayı öğrenmişti. Çünkü kimse inanmazdı. O da inanmazdı eğer kendi gözleriyle görmeseydi: insanların ölümlerini, kırılacak kalpleri, açılacak sırları… Ve şimdiye dek gördüğü her şey bir şekilde gerçekleşmişti.


Pera için hayat, bilimin soğuk yüzü ile sezgilerin ateşli tarafı arasında bir köprüydü. O köprüden yürüyordu. Ve o köprünün ucunda, henüz bilmediği, ama çoktan yazılmış bir kader onu bekliyordu

Toprağın kokusu burnuna dolarken, Pera dizlerinin üzerinde eğilmişti. Kazı alanı, sabahın serin ışıklarıyla parlıyordu; taşlar, toprak ve eski yapılar arasında kaybolmuş bir tarihin sessiz yankıları vardı. Ellerinde fırça, her bir kum tanesini, her bir taş kırığını özenle temizliyordu.


“Bu taşın dokusu… garip,” diye mırıldandı kendi kendine. Elleri, üzerinde küçük damarlar gibi kıpırdayan bir kırmızı taş buldu. Sıcak bir titreşim yayıldı avuçlarına; taş adeta canlıydı, sanki kalp atışı hissediliyordu. Pera irkildi ama geri çekilmedi. Bu tür anlar, onun hayatında nadiren olurdu; sıradan bir taş gibi görünse bile, bazı taşlar sır saklardı.


O an, gözlerinin önünde kısa bir ışık hüzmesi belirdi. Bir vizyon değildi henüz tam olarak, ama bir anlığına uzak bir dünya, lav renkli gökyüzü ve devasa varlıklar gördü. Gözlerini kırptı, etrafına baktı. Kazı alanı hala aynıydı; toprak, taş ve sabah güneşi… Ama kalbinin ritmi hızlanmıştı.


Pera taşın üzerinde bir iz fark etti: kırmızı damarlı, ince bir çizgi. Parmağıyla hafifçe dokunduğu anda çizgi parladı, sanki taş ve avuçları bir bütün olmuştu. Elinde beliren işaret, onun daha önce hissetmediği bir enerji yayıyordu. İşte o mühür… Taş artık onunla birleşmişti.


Kalbi hem korku hem merakla atıyordu. Bu, onu yeni seviyeye taşıyacak bir çağrıydı. Artık yalnızca geçmişi değil, uzak diyarları, başka varlıkları, kendi kaderini de hissedebilecekti.


Ve işte o anda, Pera fark etti: bu taş sıradan bir yapı parçası değildi.Pera onu tutunca taş onu seçmiş ve elleri artık bir seçim yapmıştı; uzak, bilinmez bir gezegenin sırlarıyla bütünleşmişti:

GJ486… Bu isim aniden aklında belirdi. Kendi kendine tekrar etti: “GJ486…” Sesler, fısıltılar, uzak bir rüzgar gibi kulaklarında dolaştı. Eli, ateş gibi yanıyordu; parmak uçları, taşın sıcaklığıyla birleşerek neredeyse titreşiyor, damarlarında yabancı bir güç dolaşıyordu. Pera, nefesini tutarak adını söylediği bu bilinmez gezegenin sırlarının şimdi onu çağırdığını fark etti.