Kayboluş
( Bu yazıların hepsi , Serhat’ın her gün düzenli bir şekilde yazdığı günlüğünden alıntıdır.)
İkindi vakti yine bir otopsi geldi. Maktül kadındı ve saatlerce sert bir cisimle dövülmüş , sırtına ve bacaklarına kırbaç gibi bir cisimle saldırılmıştı.
Raporumu yazdım ve tam kapımdan çıkıyorken danışmanın oradan bağırma sesleri gelmeye başladı. Ses gittikçe artıyordu , pek ciddiye almadım tabii burası adli
tıp. Her gün aileler büyük bir acıyla kapımıza dayanır ” Nasıl öldürülmüş” diye önümüzde ağlarlar . Bazen ağlayanlardan biri katil çıkardı , bazen maktülün en yakını.
Yaptığımız iş normal değil ki , her gün farklı bir cinayetle karşı karşıyayız .
Neyse asıl olaya döneyim şimdi. Koridordaki ses gittikçe artmaya başlayınca bir göz atayım dedim. Kızını kaybetmiş bir annenin acı dolu çığlıklarıydı , hepsi babasının suçu diye feryat ediyordu. Koştum hemen tutamadım kendimi , güvenliklerde kadına sert davranıyordu hepsi vicdansız insanlar zaten...
Kadını alıp binanın arkasındaki bahçeye çıkardım biraz konuştuk. Kocasının dine çok sıkı olduğunu söyledi. Kızının sanırım erkek arkadaşı varmış ve babasının arkadaşları onları sarılırken görmüş. Bunu duyan baba nasıl kız arkadaşın olur diyerek kızını saatlerce dövmüş , kız hayatını bir dini görüş sebebiyle kaybetmişti.
Eve geçtim , bu olay o kadar kafama takılmıştı ki gece uyuyamadım bile. Yanıma aldığım dosyaları incelemek için çalışma odama geçtim. Elimde henüz savcılığa gönderilmemiş 6 rapor vardı ve işin garip tarafı bunların beşi kadın cinayetiydi. Hepsinin raporunda sert bir cisimle darp ve kırbaç tarzı ince ve keskin bir aletle oluşmuş mikro kesikler mevcuttu. Maktüllerin doğum belgelerini inceledim , hepsi aynı köyde doğmuşlardı. Kısacası bu artık bir cinayetten fazlasıydı , işin içinde bir örgüt vardı. Ne yapıp ne edip o köye gidip araştıracaktım. Ertesi günü haftalık iznimi aldım ve arkadaşım Harun ile Manisa’ya yola çıktık. Bu arada Harun , Ankara’da bir komiser. Kendisi asayiş şubede olsa da bu tarz bir dosyada fazlasıyla yardımı dokunacaktı.
Her neyse 3-5 saatlik bir yolculuğun ardından varmıştık Manisa’ya. Bir gün şehir merkezinde kaldık. Sağ olsun Harunun arkadaşları çokça yardım ettiler , karşıladılar bizi. Bu köyü araştırmak için 6 günüm kalmıştı o yüzden kahvaltımızı yapıp hızlıca yola koyulduk. Bende o sırada Harun’a bu dosyaların özetini geçtim. Köy şehir merkezinden oldukça uzakta kalan bir yerdeydi. Oraya gidip 6 gün nerede kalacağız ne yiyeceğiz diye düşünüp durduk tüm yol boyunca.
Uzun süren yolculuğun ardından köye giriş yaptık . Yolda dikkatimi çeken bir şey vardı , sanki köyün tabelası yeni gibiydi. Yollar yenilenmiş bir değişime girmişti. Sıradan bir köy havası yoktu kısacası , özellikle şehir merkezine olan uzaklığını düşünürsek oldukça gelişmişti.
Köye ilk adım attığımızda garip bir sessizlik vardı. Normalde köy dediğin yerde sabah horoz ötüşü, çocuk sesi, köpek havlaması eksik olmaz. Ama burada, sadece rüzgârın hışırtısı ve uzaklardan gelen garip bir ilahi gibi mırıldanma vardı. Sanki herkes aynı anda nefesini tutmuş bizi izliyordu.
Harun hemen fark etti:“Serhat, farkında mısın? Sokakta kimse yok, ama perdelerin arkasında gölgeler var. Bizi süzüyorlar.”
Köy meydanına geldiğimizde tam ortada kocaman, beyaza boyanmış tahta bir direk vardı. Direğin etrafında kırmızı ipler ve siyah bez parçaları asılmıştı. Yalnız bezlerin üzerinde garip işaretler vardı: haç gibi ama ters dönmüş, Arap harflerini andıran ama yamultulmuş figürler.
Köyün muhtarıyla buluştuk. Adam 60 yaşlarında, gözleri kupkuru, yüzü duygusuzdu. Bizi görünce hafifçe gülümsedi, ama o gülümseme insana huzur değil, mide bulantısı veriyordu.“Hoş geldiniz. Misafirimizsiniz. Burada kalacaksınız. Yatacak yeriniz hazırlandı.”
Köydeki kadınların yüzleri gözüme çarptı. Hepsi uzun siyah tülbentle kapalıydı, sadece gözleri belliydi. Ama gözler… Allah kahretsin o gözler! Çoğu kocaman morluklarla doluydu, bazıları sürekli yere bakıyordu. Erkekler ise kısa sakallı, aynı kıyafeti giyiyordu: beyaz gömlek, siyah pantolon. Sanki tarikat üniforması gibiydi.
O gece köyde ilk kaldığımız evde yemek verdiler. Yemekler çok garipti. Çorbada ekşi bir tat, pilavın içinde bilmediğim siyah taneler vardı. Harun kulağıma eğildi:“Bu yemek… bana kurban eti gibi kokuyor.”
Gece yarısı uykumdan bir inilti sesiyle uyandım. Harun’u dürttüm, pencereye çıktık. Meydanın ortasında direğin etrafında 30-40 kişi toplanmıştı. Ellerinde çıralar vardı, hece hece garip mırıltılar söylüyorlardı. Ne dediklerini tam anlamıyordum, kelimeler bozuk Arapçaya benziyordu ama sanki bilinçli olarak yamultulmuştu. Ve tüm köy aynı anda söylüyordu, tek bir ağızdan.
O an ürperdim. Harun’un gözleri kocaman açıldı, ama hiçbir şey söylemedi. Çünkü söyleyecek hiçbir şey yoktu. Bildiğin dini bir ayinin ortasındaydık çünkü , ne yapacağımızı bilemedik.
Ardından kapımızı biri çaldı ve içeri girdi , bize ibadetten sonra yemek dağıtılacağını söyledi ve onların ibadetlerini izlememizi istedi. Harunu kendine getirdim , ceketimizi aldık ve dışarı çıktık.








