Bölüm 1 - İlk Sorumluluk
Eskilerden kalma bir yadigar olan şehir kütüphanesi şehrin bir ucunda, yaşlı ve huysuz bir amca edasıyla karşımda duruyordu. Gökyüzünde tüm gücüyle parıldayan güneşe rağmen; duvarları yılların getirdiği yağmur ve tozlardan kararmış, yorgun duruyordu. Pencereleri sanki kasabada olmuş bitmiş her şeye şahit olmuş da söyleyememiş gözler gibi utançla bana bakıyordu. Kapı eşiğinde durdum, çantamın askısı omzumu kesiyordu ve anlık bir titreme ile irkildim. O tatlı sonbahar esintisinden olmadığı aşikardı; kütüphanenin sessiz, soğuk ve ağır havası üzerime çökmüştü.
İlk gün. İlk gerçek sorumluluk. Tökezlemek yok. Kendini rezil etmek... asla yok. Kurallar basit, aynı anda hepsine uymak zor olsa da...
Kapıyı açtım, o toz ve eski kağıt kokusu sanki gizemli ama bir o kadar da tanıdık eski bir dost gibi etrafımı sardı. Buralar normalde de sessiz olurdu ama sanki bugün kimsecikler görünmüyordu. Bu sessiz bekleyiş içerisinde sanki kendi düşüncelerim çok daha sesli ve kırılgan olmaya başlamıştı. İçeriye girdiğimde, adımlarımı havadaki toz tanecikleri bile duymayacak kadar dikkatli bir şekilde hareket etmeye başladım.
"İzel Kaplan?"
Kafamı kaldırıp baktım. Aziz Bey kolunun altına sıkıştırdığı bir pano ile bana doğru dikkatlice yürümeye başladı. Yüzündeki sert çizgiler buradan bile belli oluyordu, ve size yemin ederim ki buram buram eski kitap ve cila kokuyordu.
Kalbim yerinden çıkacak gibiydi ama sesim titremeden "Evet, benim," diyebildim.
"Bugün raflama günü, hiç kimseyi... veya hiçbir şeyi rahatsız etmemeye çalış." dedi ve sustu ama gözleri kenarda gölgelerin derinliğinde kalmış birikintiye doğru kaymaya başladı.
"Hiçbir şey" derken ne demek istediğini anlamadım ama yine de başımla onayladım.
Sıralanmış kitapların arasında hem fazlasıyla farkedilir hem de görünmez gibi hissettim. Ellerimle her birine dokunarak sanki gizli bir dil keşfetmişcesine başlıkları okumaya koyuldum. Her bir kitap kapaklarının içerisinde sıkışmış bir dünya, bir kaçış planı, bilgi veya hikaye barındırıyordu. Ellerime aldığımda bana bıraktıkları o ağırlığı, kokuyu, her sayfa çevirdiğimde çıkan o minik hışırtıyı o kadar seviyordum ki...
Gözümün kenarından baktığımda bir şeyin hareket etmesiyle aşağı baktım. İade edilen kitapların olduğu yığının arkasında bulunan raftan bir kitap garip şekilde düştü. Etiketsiz, kapağı eskitilmiş yeşil renkteydi. Onu yerden aldığımda sanki yıllardır kurtulmayı bekleyen bir mahkum gibi iç çektiğini hissettim.
Kapağı açar açmaz donakaldım. İlk sayfada narin, kıvrımlı bir el yazısı ile yazılmış bir not vardı:
" Eğer bunu okuyorsan, demek ki sonunda birisi farkına vardı..."
Sözler içten ve duyulmamış bir sessizlikteydi ama bir amaç için yazıldığı belliydi. Not şöyle devam ediyordu:
" Harika. Merdivenlerin gıcırdadığı yerden başla. Sırlar kimsenin adım atmadığı yerde saklanmayı sever."
İçimde bir heyecan kabardı. Sadece meraktan değil, bu koca ihtiyar kütüphane sanki bir şeyleri fark etmem için beni seçmişti. Cebimden bir kalem çıkardım ve tereddüt edip vazgeçmeye zaman bırakmadan " Sen kimsin?" yazdım.
Kitaplar arasında sanki birisi fısıldıyordu. O an fark ettim: Burası aslında ölü bir kütüphane değildi sadece birisini bekliyordu. Ve ben hayatımda ilk kez hayatta bir amacım olduğunu hissettim.