Göz Açıp Kapayıncaya Kadar

All Rights Reserved ©

Summary

Fulya, ailesiyle çıktığı yaz tatilinde Karabük'e gelir. Büyükannesinin Safranbolu'daki evinde kalmaya ve tarihi yerleri gezmeye başlar. Karşısına ummadığı anda Berker çıkar. Berker, hayatı akışına bırakarak yaşayan ama aynı zamanda sırcı birisidir. Onun gizemli hayatı, Safranbolu'nun eşsiz güzelliğiyle birleşince Fulya için Karabük artık daha anlamlı bir yer olur.

Genre
Romance
Author
tugbaoten
Status
Ongoing
Chapters
3
Rating
n/a
Age Rating
13+

1. Bölüm: Karabük'te Bir Safranbolu

Haziran ayının sonuna yaklaşıyorduk. Havalar yeterince sıcak ve insanlar fazlasıyla bunalgındı. Tatil için hazırlanmış yola çıkmak üzereydik. Okulun kapanmasına az kalmıştı ancak daha bütünleme sınavına girecekler vardı. Ben sınavlardan geçtiğim için benim tatilim böylelikle erken başladı. Üniversitede birinci sınıfı bitirmiştim. Annem ve babam yıllık izinlerini de ayarlayınca tatil için bir engel kalmadı. Yeni bir serüvene başlıyorduk.

Hazırladığım valizi odamda boy aynasının yanına çekçeği açık halde bıraktım. Üzerime turuncu renkteki yazlık elbiselerimden birini giydim. Açık bıraktığım kahve renkteki düz yapılı saçlarımı taradım.

"Fulya geliyor musun?" Annem bana aşağıdan seslenirken kullandığım tarağı hemen yerine bırakıp aynanın önünde aceleyle son kez durdum. Elbisemdeki göze çarpan kırışıklıkları elimle düzelttim ve valizimle beraber küçük el çantamı yanıma alıp fazla da oyalanmadan annemlerin yanına indim.

Yol boyunca sessizdik, sadece ninni niyetine dinlediğimiz radyodan gelen kısık ses duyuluyordu. Camdan yolu izledim bir süre. Annem bazen babama bir şeyler soruyor ufak cevaplar alıyordu ama ben sohbeti dinlemiyordum. Arada bir canım sıkılınca telefonumu kontrol ettim ancak kimseden mesaj yoktu. Kız arkadaşlarım; Dila, Nazlı, Yeşim henüz biz gibi tatile çıkmamıştı. Bu nedenle konuşacak konu da olmuyordu, yani herkes kendi telaşındaydı.

Biz bu sene erken davrandık ve denize gitmek yerine Karabük'e gitmeye karar verdik. Evet, ilk duyduğumda ben de çok şaşırdım. Babam bana durumu pek detay vermese de belli bir özet geçerek anlatmıştı. Karabük'e vardığımızda ilk olarak Safranbolu'daki büyük, büyükannemizin evinde kalacaktık. Babamlar oraya birkaç defa gitmiş. Ben ise ilk defa gidiyordum.

Safranbolu, Karabük merkezden sekiz kilometre uzaklıkta bir ilçeydi. Genel itibariyle evleri hep ahşaptandı. Çoğu ev birbirine benziyordu ama Safranbolu'nun kendine has özelliği zaten bu şekilde belli oluyordu. Safranbolu kesinlikle diğer şehirlerden farklıydı. Doğal yapısı, yeşillik alanları, eski tip yaşam tarzı turistler için de cezbediciydi. İlçe girişinde arabayla giderken bile burası umduğumdan daha güzel bir yere döndü birden. Düşündüm de Karabük tatil için gözümde çoktan doğru bir yer olmaya başlamıştı.

Sokaktan insanlar gelip geçiyordu. Karabük ne kadar güzel olsa da sakin ve yabancı bir şehirdeydik, kendimi ister istemez garip hissettim. Kollarımı birbirine bağlayıp başımı içgüdüyle yukarı kaldırdım ve arabanın camından sokaktaki evlere doğru baktım. Ara sokaklardan birine girip az daha ilerledik. Sonra gitgide yavaşladık.

Kalacağımız evin önüne gelince babam arabayı durdurdu, eşyaları indirip evin kapısının önüne koydu ve hızla arabaya binip park yeri aramaya gitti. Arabanın gidişini annemle birlikte izledikten sonra annem çantasından evin anahtarını çıkardı, kapıyı açana kadar geldiğimiz evi karşıdan incelemeye devam ettim. İki katlı beyaz renkli ve ahşap yapılı bu ev tam bir Safranbolu eviydi. Evin içini görmesem de dışından gayet güzel görünüyordu.

"Bana ait bir oda olacak mı?" Dedim sersemlikle.

Annem anahtarı hızla çevirerek kapıyı açtı. O sırada cevap vermeyi unutmadı. "Elbette, evin birçok odası var." Birlikte valizleri eve çıkarmaya koyulduk. Üç küçük valizi elden ele çıkardık. Eşikten girince merak edip bu kez evin içini incelemeye başladım. Evin girişi uzun ve dar bir koridora açılıyordu. Giriş katında bir büyük oda ve mutfak bulunuyordu. Koridordan yukarı kata çıkan kıvrımlı tahta merdiven vardı. İlk kat basit bir şekilde düzenlenmişti.

Yol yorgunluğu yüzünden valizleri koridorda boş bulduğumuz bir yere koyduk hemen. Annem mutfağa giderken bana evi gezdirmesini beklemeden bir an evvel yukarı kata çıktım ve rastgele bir odaya girdim. Sadece dinlenmek istiyordum.

*****

Uyandığımda sanki her yanımdan bıçak kesiliyormuş gibi vücudumu tutulmuş hissettim. Yol yorgunluğunun etkisi muhtemelle bir süre daha geçmeyecek gibiydi ama alışabilirdim. Artık uyanmam gerektiğini kabul ediyordum çünkü sabahın yakıcı ışıkları penceredeki kalın perdeden içeriye sızdı, sonra gözlerime vurdu arsızca. Rahatsız olup yatakta doğruldum ve uykum açılana kadar odayı göz ucuyla taradım.

Uyandığım odanın bir duvarında boydan boya tahtalı eski dolaplardan vardı. Odada sadece bir adet pencere vardı ve burası çok büyük bir oda değildi, bana yetecek kadardı. Odanın geri kalanında ise çok eşya yoktu, göz yormuyordu.

Süngerden yapılmış bir uzun minderin üstünde uyandığımı yavaş yavaş fark ediyordum. Örtülen tertemiz çarşafın dokusunu ellerimi kaydırınca hissettim. Çarşaf bembeyazdı ve üzerinden naftalin kokuları geliyordu. Ben uyurken annem, yatağı hazırlayıp beni yatırmış olmalı diye düşündüm çünkü yol yorgunluğuyla odadaki küçük bir minderin üstüne uzanıvermiştim, uyku sersemliğinin verdiği alıklıkla başka bir şey hatırlayamıyordum. Üstümden pikeyi kaldırıp yataktan çıktım ve etrafı topladım. Kullandığım yastığı, çarşafı ve pikeyi büyük dolaba katlayarak koydum.

"Fulya?” Annemin uyarıcı sesiyle kapıya doğru baktım, odama doğru geliyordu. Eşikten girmeyip ne yaptığıma bakarak “baban bugün erkenden çıktı, kahvaltıyı beraber yapacağız” diye haber verdi. Elleri köpüklüydü, yere damlalar düşmesin diye ellerini birbiri ardına getirdi, konuşurken bir yandan dikkatli davranmaya özen gösteriyordu. Saçına yaptığı topuz dağılmış bir haldeyken buna rağmen enerjik görünüyordu. Kendini mutfak işlerine kaptırmıştı.

“Babam neden bizi beklemedi?” Dolabın kapaklarını kapatıp anneme tekrar baktım. “Birkaç işi olduğunu söyledi, aceleyle çıktı. Sonra uzun uzun anlatır.” Oyalanmadan benim gelmemi umarak aşağı katın merdivenlerine yöneldi. Ben de üzerimdeki dünden kalan kırışık turuncu elbiseyi çıkarıp odama bırakılmış valizden rahat bir şeyler buldum ve onları giyindim.

Annemle rahat rahat, güzel bir kahvaltı yaptıktan sonra mutfağı beraber toplayıp ellerimize birer bardak çay aldık ve odaların bulunduğu yukarı kata geri çıktık. Yukarı katın aşağı kata göre koridoru oldukça büyüktü ve eski tahta yapıda manzaraya açılan kocaman pencereleri vardı. Bu katta odalar çok büyük olmasa da dört adet orta boyutta oda vardı. Evin yapısını az çok benimsemeye çalışıyordum ama henüz her yeri tek tek gezme fırsatım olmamıştı.

"Evin odalarına bakamadım” deyip çayımdan yere dökmemek suretiyle bir yudum aldım. Annemle art arda koridordaki geniş pencereye yakın tekli koltuklara karşılıklı oturduk ve o kocaman pencereden bakınca karşıda görünen oturduğumuz mahalledeki yakın evlerin uzunlukları bizi etkilemiyor, uzak yakadaki Safranbolu evlerini büyük çapta görebiliyorduk. Öte yandan sokaktan gelip geçenler tıpkı ressamın son fırça darbesi gibi sokağa renk katıyor az da olsa sokağın sakinliğini alıyordu. Manzara inanılmaz güzeldi.

Annem de bana uyarak çayından yudumlar aldı ve “çayları içtikten sonra sana odaları mutlaka gezdireceğim" diye yanıt verdi. Başımı sallayıp başka bir şey söylemedim. Arada bazı günlük konular açılsa da uzun uzadıya sohbet etmedik. Gözümüz Safranbolu manzarasındaydı, sadece hayranlıkla izledik. Çaylar bittiğinde hem kendi bardağımı hem annemin bardağını alıp mutfağa giderek çay bulaşıklarını yıkamak istedim. Temiz bir görüntü her zaman iyi hissettirirdi.

Ben bulaşıkları yıkarken annem az sonra durmayıp yanıma geldi. Sanırım evle alakalı yapılacak çok işi kalmamıştı. “Safranbolu’ya gelmeyeli uzun zaman oldu ve çok özlemişim." Dedi içli içli. "Senin gelmene daha çok seviniyorum. Eminim Karabük’ü çok seveceksin” yorum yaptı kendinden emin bir ses tonuyla.

Gülümsemekle yetindim, bulaşıklar bitene kadar beni sabırla bekledi. Ellerimi kurulayınca da mutfaktan çıktık. Bana evi mutlulukla gezdirdi, evin yıllar önceki hiç bozulmadan gelen düzeninden bahsetti, aklına gelen anıları anlattı. En önemlisi de benim bu evi sevmem için özenli davranıyordu, kelimelerini dikkatle seçiyordu.

Sonuçta bu tatil hem onlar adına hem kendi adıma iyi bir fırsattı. Evi tanıtırken annemin mutluluğu bana da ayna misali yansıdı.

Hava tam ayarındaydı. Ne sıcak ne serindi. Parçalı bulutlu hava, güneşin sıcaklığını kapatmış adeta bugün gezebilelim diye bizlere yardım etmişti sanki. Gökyüzüne bakmak istiyordum ancak gelip geçen insanlar yüzünden önüme bakmak zorundaydım, fazla odaklanamıyordum.

Annem, beni çok seveceğim bir yere götüreceğini söyledi yola çıktığımızda. Nereye gideceğimizi tahmin edemedim. Karabük’e gelirken çok araştırma yapmamıştım ama Safranbolu’yu gezmek için içimde açıklayamadığım bir istek vardı. Babam arabayı sabahleyin götürdüğünden dolayı yola yaya olarak çıktık. Hem yürüyüş yapıyor hem Safranbolu’nun temiz havasını içimize çekiyorduk.

Geze geze Kahve Müzesi’ne geldik. Burası Türkiye’de kahve için açılan ilk müzeydi. Annem kapının önünde haklı olduğunu bilerek “sana söylemiştim” dedi yüzümdeki beğenen ifadeyi görünce.

Müze, kapısından içeri girdiğimiz andan itibaren tarif edilemez merak uyandırdı. Kahvenin tarihini, kullanılan fincan çeşitlerini, kahve kültürünü kısacası her şeyi öğrenebilecektik. Annem tam bir kahve tutkunuydu ve Kahve Müzesi’ne daha önceden geldiği için nereden başlanılacağını çok iyi biliyordu, bu yüzden müzeyi gezerken annemi hep takipte kaldım. Sıra sıra kahve tarihini okuyarak ve fincanlara mest olarak müzeyi gezdim.

Müze turumuz bittiği gibi çıkışta “kahve içilecek yerler var, mademki o kadar geldik birer kahve içelim” diye fikrini söyledi. Annem her ne kadar kahve seven biri olsa da ben çay kadar kahveyi sevmiyordum fakat buradaki kahvelerin normal satılan kahvelerden daha farklı olduğunu düşündüğüm için “tamam” dedim hemen. Bir gezinti sonrası kahve içmek kulağa hoş geliyordu.

Kahve mekânları, içtiğimiz geleneksel fincanda dumanı tüten kahveler, yanında gelen ikramlar her şey bir bütün halinde birbirini tamamladı. Mekânda içeriden geleni geçeni görebileceğimiz ferah bir yere oturmuştuk, kahvelerimizi epey yavaş içiyor, konu konuyu açıyor sohbetimize hiç hız kesmeden devam ediyorduk çünkü anlatılacak ve meraklanacak çok şey vardı. “Anne, sen buraya kaç kez geldin? Her yeri elinle koymuş gibi biliyorsun” dedim hayret ederek ve kahvemden bir yudum daha aldım.

Müzeye gelen insanları takip ediyor, düzenli olarak gözlem yapıyordu bir yandan. “Daha önce iki kere geldim. Biliyorsun mesleğim için de bana fayda sağlıyor. Hele ki senin adına birçok yeni bilgi imkânı var burada. Bol bol gezmelisin.” Diye tembihledi.

Annem, özel bir şirkette insan kaynakları sorumlusuydu ve doğal olarak insanlığın olduğu tarihi her yerle yakından ilgiliydi. Yıllardır bu işi yapıyordu ve her zaman alanında övgüler alan biriydi. Bakınmaya devam ederken kahvesinden art arda yudumlar aldı. Fincan yanında ikram edilen küçük ve kokulu lokumlardan almayı unutmayıp kahvelerimizi öyle bitirdik.

Safranbolu’yu gezmek, tanımaya çalışmak, havasını solumak gerçekten insanı heyecanlandırıyordu. Rotama başka tarihi yerleri de ekleyeceğime içimden söz verdim. Karabük'e gitgide hatta ona bilhassa bağlanarak alışmaya çalışıyordum. İçimden bir ses burayı sevmem gerekiyormuş gibi hiçbir neden yokken bana baskı yapıyordu.


-Merhaba arkadaşlar, sitedeki ilk kitabım ve paylaştığım ilk bölümle karşınızdayım.