Bölüm 4
Gece yarısıydı. Geride bıraktıkları savaşın izlerini gölgelerle örtmeye çalışıyordu. Umut, sessizce etrafa bakarken Ezgi ağır adımlarla yanına geldi.
Ezgi’nin gözleri kızıl bir parıltıyla yanıyordu, ama bu kez öfke değil; yorgunluk ve özlem yansıyordu içinde. Sessizce Umut’un yanında diz çöktü.
Ezgi: (fısıldayarak)
“Beni yine dışarıda bıraktın.”
Umut: (kısık sesle, gözlerini kaldırmadan)
“Bırakmadım. Sadece sen fazla ileri gitmeyesin diye.”
Ezgi dudaklarını ısırdı. Başını eğip yere baktı, sonra gözlerini sertçe ona çevirdi.
Ezgi:
“Ben senin yanında savaşmak için doğdum, Umut. Senin arkanıda değil. Yanında.”
Umut: (derin bir nefes alır, sessizce)
“Yanımda olmanı istiyorum. Ama kalbini kaybedersen, gücünü de kaybedersin. Sen duygularına teslim olduğunda… beni de kaybedebilirsin.”
Ezgi’nin gözlerinde bir anlık parıltı belirdi. Sesi titredi:
Ezgi:
“Beni bu kadar mı kırılgan görüyorsun? Beni böyle küçümsüyorsun yani?”
Umut bakışlarını kaldırdı, göz göze geldiler. Bu kez sesi daha yumuşaktı ama sertliği hâlâ hissediliyordu:
Umut:
“Seni küçümsemiyorum. Seni seviyorum. Ve sevdiğim için seni kaybetmekten korkuyorum. Lider olarak değil… bir adam olarak.”
Ezgi’nin kalbi sıkıştı. Dudakları titredi, gözlerinden yaşlar süzülmeden önce hızlıca gözlerini kapattı.
Ezgi: (sessizce)
“Bunu senden duymak… benden daha çok savaşmak gibi. Çünkü ben savaşmayı öğrendim, ama seni kaybetme ihtimaline karşı koymayı asla öğrenemedim.”
Bir anlık sessizlik oldu. Rüzgâr, taş duvarlardan içeri süzüldü. Ezgi başını Umut’un göğsüne yasladı.
Ezgi: (fısıltıyla)
“Büşra’yı da böyle mi görüyorsun? Sanki o da bir yük gibi… senin kontrol etmen gereken başka bir silah gibi?”
Umut’un eli Ezgi’nin saçlarına uzandı, ağır ağır okşadı. Sesi kararlıydı:
Umut:
“Büşra tehlikeli. Ama bu onu yok saymam gerektiği anlamına gelmez. Eğer öğrenirse, bizden biri olur. Eğer öğrenmezse, düşmanlarımızın silahı olur. Benim görevim ikisini de önlemek.”
Ezgi başını kaldırdı, gözleri buğulu ama öfkeli:
Ezgi:
“Ve ben? Benim görevim ne? Hep senin yanında olmak ama asla kararlarına dokunamamak mı?”
Umut bir an sessiz kaldı. Sonra elini Ezgi’nin çenesine götürdü, bakışlarını kilitledi.
Umut:
“Sen benim yanımda olmakla yetinemezsin. Sen benimle yürümek zorundasın. Çünkü ben tek başıma kazanamam. Ama eğer birlikte yürüyeceksek… sen de bazen benim yükümü taşıyacaksın.”
Ezgi’nin kalbi hızlandı. Dudaklarından hafif bir nefes kaçtı. Gözlerini kapattı, Umut’un eline yüzünü yasladı.
Ezgi: (fısıltıyla)
“O zaman bırak beni… sadece senin savaşçın değil, senin kadının olayım.”
Umut’un dudaklarında sertliğini kıran bir gölge belirdi. Başını eğdi, Ezgi’nin alnına kısa bir öpücük kondurdu.
Umut:
“Sen zaten öylesin.”
Ezgi başını göğsüne yaslarken Umut derin bir nefes aldı ve alçak sesle fısıldadı:
Umut:
“Ne kadar kavga etsek de, biz aynı yolda yürüyoruz… ve bu yolun sonunda ya birlikte ayakta kalacağız ya da birlikte düşeceğiz.”
Sabahın ilk ışıkları taş odaların küçük penceresinden süzülüyordu. Dışarıda kurtların ulumaları çoktan kesilmiş, kamp sessizliğe gömülmüştü. Ezgi, bir köşede oturmuş kanlı kollarını temizlerken kapının gıcırtısıyla irkildi. İçeri annesi Yonca girdi.
Yonca, kızını uzun uzun süzdü. Yüzünde gururla karışık derin bir hüzün vardı. Yavaşça yaklaştı.
Yonca:(Ezginin Annesi)
“Ne kadar büyüdün… ve ben ne kadar küçülmüşüm senin yanında. Gözlerindeki ateşi görüyorum Ezgi. Ama aynı zamanda… kızımı kaybetmekten korkuyorum.”
Ezgi başını kaldırdı, gözleri annesine yumuşadı. Dudaklarının kenarında küçük bir tebessüm belirdi.
Ezgi:
“Anne… ben hâlâ senin kızınım. Sadece artık daha farklı bir yolda yürüyorum.”
Yonca, kızının yanına oturdu. Elini Ezgi’nin yanağına koydu, ama dokunuşunda titrek bir kaygı vardı.
Yonca:
“Daha farklı bir yol mu… yoksa daha karanlık bir yol mu? Umut’un yanında yürüyorsun, ona boyun eğiyorsun. Gözlerimle gördüm, Ezgi. Sen hiçbir erkeğin önünde eğilmezdin.”
Ezgi derin bir nefes aldı. Gözlerini yere dikti. Sesinde hem sitem hem de gizli bir itiraf vardı.
Ezgi:
“Ona boyun eğmiyorum. Ona güveniyorum. Onunla olduğumda… kendimi eksik değil, tamamlanmış hissediyorum. Savaşırken bile.”
Yonca başını iki yana salladı. Dudakları titriyordu.
Yonca:
“Ben senin annenim. Senin gözlerindeki kıvılcımı, daha çocukken ateşle oynarken bile görmüştüm. Şimdi ise o kıvılcım başka birinin elinde yanıyor. Seni kaybetmekten korkuyorum, Ezgi. Belki savaş değil… belki aşk alıp götürecek seni elimden.”
Ezgi gözyaşlarını bastırdı, annesinin ellerini tuttu.
Ezgi:
“Anne… ben senden kopmadım. Sadece yolum değişti. Umut benim kalbimi taşıyor ama sen… sen benim köklerimsin. Beni hangi gölge sararsa sarsın, ben hâlâ senin kızınım.”
Yonca’nın gözlerinden yaşlar süzüldü. Başını eğip kızının alnına yasladı.
Yonca:
“Keşke bu dünyada hâlâ gölgeler değil, sadece gündüzler olsaydı. O zaman seni koruyabilirdim. Şimdi ise… tek yapabildiğim, seni izlemenin acısı.”
Ezgi annesini sıkıca sardı. Fısıltıyla cevap verdi:
Ezgi:
“Acıma gerek yok. Çünkü ben senin kızınım. Ve sen bana hep, ne olursa olsun dimdik durmayı öğrettin. Şimdi sen de bana güven. Çünkü bu savaş sadece benim değil, hepimizin.”
Yonca sessizce gözlerini kapadı. O an, güçlü vampir Ezgi değil, onun kollarında hâlâ küçük kızı vardı.
Akşamüstü güneşi taş duvarların üzerine vuruyor, gölgeler uzayıp serinlik getiriyordu. Ezgi dışarıda Selin’le (ezginin kız kardeşi) meşgulken, Yonca ağır adımlarla Umut’un yanına geldi. Umut sessizce silahlarını temizliyor, yüzünde hiçbir ifade taşımıyordu.
Yonca durdu, gözlerini kısarak baktı. Sesinde hem öfke hem de anne olmanın ağırlığı vardı.
Yonca:
“Kızımı yanında tutuyorsun. Onu savaşa sürüklüyorsun. Söyle bana, Umut… Onu gerçekten koruyabilecek misin? Yoksa senin savaşların arasında Ezgi’yi de kaybedecek miyim?”
Umut, başını kaldırmadan konuştu.
Umut:
“Onu yanında tutmuyorum. O kendi yolunu seçti. Ve ben de seçimini kabul ettim.”
Yonca öne bir adım attı, sesi yükseldi.
Yonca:
“Hayır! O hâlâ benim kızım. Onu senin karanlığının içine bırakmam. Senin kanla yoğrulmuş savaşların onun kalbini alacak, gözlerini kör edecek.”
Umut, ellerini durdurdu. Başını kaldırıp Yonca’ya bakarken gözlerinde buz gibi bir sakinlik vardı.
Umut:
“Ezgi, gözlerini çoktan karanlığa açtı. Sen sadece görmek istemiyorsun. O artık savaşsız yaşayamaz. Çünkü düşmanlarımız buna izin vermeyecek. Ben ona yön veriyorum. Eğer ben olmazsam, o öfkesine teslim olur. O zaman kaybedersin onu.”
Yonca’nın gözleri doldu. Dudakları titreyerek fısıldadı:
Yonca:
“Ben kızımı kaybettim zaten… Senin yanında yürüdüğü gün.”
Umut’un yüzünde ilk kez sertliğin arkasında bir kırılma belirdi. Sesi daha derin ve alçak çıktı:
Umut:
“Onu kaybetmedin. Onu ben de kaybetmek istemem. Çünkü Ezgi sadece senin kızın değil, benim de nefesim. Ben onu korumazsam, kendimi koruyamam. Onun yanında ölmek gerekirse, öleceğim. Bu benim sözüm.”
Yonca sessizleşti. Gözlerinden yaşlar süzüldü ama bakışlarını kaçırmadı.
Yonca:
“Eğer sözünde durmazsan… annesinin lanetini de yanında taşırsın.”
Umut başını eğdi, gözleri yere dikildi. Ama sesi kararlıydı:
Umut:
“Benim lanetim çoktan yazıldı. Ezgi’nin kalbi ise benim tek kurtuluşum.”
Yonca derin bir nefes aldı, yüzünü çevirdi. Gözyaşları süzülürken sadece fısıldadı:
Yonca:
“Öyleyse… onu kaybetme.”
Akşam serinliği, ormanın içine çökmüştü. Kurtların ulumaları uzaktan yankılanıyor, kampın etrafında devriye atarken gecenin güvenliğini sağlıyordu. Ezgi, yalnız kalmak için biraz uzağa yürüdüğünde gölgelerin arasından sert adımlarla biri çıktı: Çağdaş.
Kurt liderinin gözleri, ay ışığında griye çalıyordu. Yüzünde savaşın izleri hâlâ duruyor, dudaklarının kenarında hafif alaycı bir gülümseme geziniyordu.
Çağdaş:
“Sen… Ezgi. Senin gibi bir kadının, Umut’un sözleriyle geri adım attığını gördüğümde inanamadım. Sen kimseye boyun eğmezsin diye bilirdim.”
Ezgi’nin gözleri kızıl parladı. Dudaklarının kenarında ince, meydan okuyan bir tebessüm belirdi.
Ezgi:
“Boyun eğmek mi? Sen yanılıyorsun, kurt. Ben sadece seçtiğim birine güvenmeyi biliyorum.”
Çağdaş’ın yüzü ciddileşti. Birkaç adım daha yaklaştı, sesi neredeyse hırıltıya dönüştü.
Çağdaş:
“Güven, savaş meydanında pahalıya mal olur. Ben sana baktığımda, karanlığın kraliçesini görüyorum. Ama Umut’un yanında… gölgesini görüyorum.”
Ezgi’nin bakışları sertleşti, gözlerini onunkilere kilitledi.
Ezgi:
“Gölge mi? Hayır Çağdaş. Umut’la yan yanayken ben daha çok parlıyorum. Senin anlayamayacağın şey bu. Çünkü senin savaşın dişlerle, pençelerle… Benimki ise kalbimle.”
Çağdaş, dişlerini sıktı, gözlerinde kıskançlıkla karışık bir hayranlık parladı. Sesini alçak tuttu.
Çağdaş:
“Eğer Umut bir gün düşerse… senin yanında ilk ben olurum. Bunu unutma.”
Ezgi gülümsedi, ama bu gülümseme keskin bir bıçak gibiydi.
Ezgi:
“Benim yanımda olmak isteyen çok oldu, Çağdaş. Ama kalbime girmek isteyenlerin çoğu kanını kaybetti. Sen de dikkat et. Benim ateşim yakar.”
Çağdaş’ın gülümsemesi bu kez gerçekti. Geri adım atarken başını eğdi, sesi yankılandı:
Çağdaş:
“Belki de yanmak için bekleyen biriyimdir.”
Ezgi yalnız kaldığında, içinden bir huzursuzluk geçti. Çağdaş’ın sözleri, hem tehdit hem de garip bir bağlılık taşıyordu.
Kampın dışında gece sessizliği çökmüştü. Kurtlar gölgelerde devriye atıyor, vampirlerin izlerini kovalıyordu. Umut, taş duvarların önünde kollarını göğsünde kavuşturmuş beklerken, Çağdaş ağır adımlarla yanına geldi. Ay ışığı ikisinin de yüzünü aydınlatıyor, aralarındaki gerilim görünmez bir ip gibi geriliyordu.
Çağdaş:
“Senin gibi biriyle aynı cephede yürümek garip. Vampirler kan için doğar, kurtlar özgürlük için. Ama bugün, ikimiz de hayatta kalmak için savaştık.”
Umut: (soğuk bir tonla)
“Hayatta kalmak, herkesin bahanesi. Benim için mesele hayatta kalmak değil, sona kadar hükmetmek. Eğer savaşacaksak, kazanmak için savaşacağız. Yarı yolda bırakacak kimseye ihtiyacım yok.”
Çağdaş sertçe güldü, dişleri ay ışığında parladı.
Çağdaş:
“Bana güvenmiyorsun. Ama şunu unutma, eğer ben olmasaydım o gün Ezgi ve sen yerde yatıyor olacaktınız. Benim sürüm sizi kurtardı.”
Umut: (bakışlarını dikerek)
“Evet. O gün bize yardım ettin. Ama şunu da unutma, Çağdaş. Ben borç tutmam. Benim yanımda yürüyorsan, bu bir lütuf değil. Bu bir anlaşmadır.”
Çağdaş’ın gözlerinde vahşi bir parıltı belirdi. Bir adım yaklaştı.
Çağdaş:
“Anlaşma ha? Senin liderliğin mi, benim sürüm mü? Benim kurtlarım seni takip etmez. Ama beni takip eder. Eğer gerçekten ittifak istiyorsan, bana saygı göstereceksin.”
Umut’un yüzü sertleşti, sesi daha da keskinleşti.
Umut:
“Saygı savaş meydanında kazanılır. O gün kurtların cesurdu, ama ben de ölmedim. Ezgi de hâlâ nefes alıyor. Biz yan yana olmasaydık, senin kurtların da yere serilmişti. İttifak… eşitlik üzerine kurulur.”
Çağdaş bir süre sessiz kaldı, gözlerini daralttı. Sonunda başını hafifçe eğdi, ama bu tam bir teslimiyet değil, daha çok kabul edişti.
Çağdaş:
“Eşitlik… belki de ilk defa bir vampirden bu kelimeyi duyuyorum. Pekâlâ Umut. Şimdilik, kurtlarla vampirler yan yana yürüyecek. Ama unutma… Senin gözlerin her daim benim üzerimde olacak, benim gözlerim de senin üzerinde.”
Umut: (sessiz ama kararlı)
“İyi. Çünkü düşmanlarımız yaklaştığında sırtımı dönmek isteyeceğim son kişi sensin.”
İki lider birkaç saniye göz göze geldi. Gecenin sessizliğinde sözsüz bir anlaşma doğdu: rekabetle yoğrulmuş bir ittifak.