Her şeyin Başladığı O Gün
Odamın balkonunda oturmuş bir şekilde güneşin doğuşunu izliyordum. Her zaman olduğu gibi bu gecede uyuyamamıştım. İlk başlarda bu durum beni çok zorlamıştı ama sonradan alışmıştım. Hatta günlerce gözümü kapatamayacak kadar alışmıştım. Her gece yaptığım tek şey lüks odamın balkonunda güneş doğana kadar oturmaktı.
Bir şekilde rahat koltuğumdan kalktım ve odamın lavabosuna girip günlük bakımımı yaptım. Odama geçtiğimde altıma siyah tayt üstüme de bordo yarım atlet giydim. Saçlarımı at kuyruğu yapıp aşağı mutfağa indim. Henüz günün erken saatleri olduğu için kimse uyanmamıştı ama yalıda ki herkes benim bu saatlerde kalktığımı biliyordu. ‘’Tabi buna kalkmak denirse:)’’ Hemen elime gelen şeylerle atıştırdıktan sonra kulaklıklarımı da alıp kendimi malikaneden dışarı attım o sırada evimizi koruyan güvenlik Albert’ı gördüm. Henüz kırklarının başındaki adam üniformasının içinde çok yorgun duruyordu. Yanından geçerken kafasını eğip ‘’Günaydın Bayan Ferelith’’ diyip saygılarını sundu. Aynı şekilde bende ‘’Günaydın Albert’’ deyip yoluma devam ettim. Albert her zaman bu saatlerde koşuya gittiğimi biliyordu. Artık bana alışmıştı.
İki saatim dolmuştu ve ben harap bir haldeydim. O kadar terlemiştim ki beni sıksanız adeta bir litre su çıkardı. Saat sekize yaklaşmıştı ve ben daha yeni evime dönüyordum. Aslında yaşadığım yere ev demek haksızlık olurdu. O kadar büyüktü ki çevresinde yürümek yarım saat sürerdi. Tarihi bir evdi soyu kraliyet zamanlarındaki atalarımıza kadar uzanıyordu. Bu evi seviyordum ama içinde yaşanılan anıları sevmiyordum. Bana asla unutamayacağım zamanlar bahşetmişti. Evi incelerken zamanın nasıl geçtiğini anlayamamıştım ama vücudumda ufak bir soğukluk hissettiğimde kendimi içeri attım. İlk işim odama gidip, duş alıp, rahat kıyafetler giymek olmuştu.
Büyük salona girdiğimde bir köşede kitap okuyan büyük kardeşimi, diğer köşede telefona bakan küçük kardeşimi gördüm. Bende boş olan koltuğa oturmuştum ama ikisi de yaptıkları şeye odaklandıkları için beni görmemişlerdi. Dikkatlerini çekmek için bir kere öksürdüm ve ikisi aynı anda kafalarını kaldırıp bana baktılar. ‘’Günaydın hanımlar’’ dediğimde küçük kardeşim başını telefondan kaldırmadan uykulu sesiyle ‘’Günaydın ablacığım’’ dedi. Onun tatlı sesini duymak enerjimi yerine getirmişti. Isolde de başını okuduğu kitaptan kaldırıp küçük bir tebessümle ‘’Günaydın’’ demişti. Onlar yaptıkları şeye yeniden gömüldüklerinde onları incelemekten kendimi alıkoyamadım. Gözüm ilk ablam Isolde’ya takılmıştı. Eline aldığı yeni kitabını okurken çok güzel gözüküyordu. Babamdan aldığı altın sarısı saçları ve annemden aldığı kahverengi gözleri çok tezat duruyordu ama bu gördüğüm en güzel tezatlıktı. Boyu benden sadece iki santim kısaydı ama buna rağmen fiziği çok güzeldi ama Isolde’yi Isolde yapan şey onun zehir gibi çalışan aklıydı. Evet, çok zekiydi. Çok çalışırdı. Okuldaki sınavlarda her zaman birinci olmayı başarırdı. Gözümü Isolde den çekip evin küçük şımarık ve enerjik kızı olan Elowen’a çevirdim. Her zamanki gibi pasaklı gözüküyordu. Dağınık koyu kahverengi saçları ve maviye çalan yeşil gözleriyle küçük bir prensesi andırıyordu. Üstünde çiçekli pembe bir pijama vardı. Resmen Isolde’nin tam zıttıydı. Asla ders çalışmaz her zaman başına buyruk davranırdı. Kural tanımaz, inatçı ve bir o kadar asi biriydi. Ona hiçbir şeyi zorla yaptıramazdınız. Bir de kendime baktım koyu kahve saçlarım bir o kadar koyu gözlerim vardı. Boyum kardeşlerime göre daha uzundu ve gayet biçimli bir vücudum vardı. Hatta kaslarım var bile diyebilirdim. Sert bir karakterim vardı. Kardeşlerim ve yakın arkadaşlarım dışında kimseye yakın davranmazdım. Kurallara uyan ama bir o kadar kural koymaya çalışan biriydim. İnsanları hakimiyetim altına almaktan ve onlara liderlik yapmaktan keyif alırdım. Eh ismim boşuna Ferelith değildi.
Kardeşlerimle görünüş ve kişilik olarak çok farklı olsak da birbirimizi çok sever ve en küçük acımızda dünyayı yakardık. Hizmetçimiz Eva içeri girip, kahvaltımızın hazır olduğunu söylediğinde üç kız kardeş kalkıp yemek masasına gittik. Masanın başına ablam Isolde oturmuştu. Soluna ben sağına ise Elowen oturmuştu. Herkes sessizce yemeğini yemeye başlamıştı. Başta kimsenin anlatacağı bir şeyi olmadığı için ortam çok sessizdi. Bir anda ablam Isolde konuşmaya başladı.
‘’Bugün biraz eğlenmek istiyorum’’ ardından ekledi ‘’Siz değerli kardeşlerimle’’ Elowen ‘’Ablacığım peki bu eğlence için nereye gideceğiz’’ diye sordu. Ablam ‘’Hepimizim yaşı clublar için yetiyor. Bu yüzden yaşadığımız şehir olan Windsor’un en prestijli eğlence yerine gideceğiz.’’ dedi. Windsor’da oturuyorduk ve Windsor’ da yaşayan en zengin aileydik. Bunun sebebi soyumuzun Windsor kraliyet ailesinden gelmesi hatta soy ismimizin Windsor olmasıydı. Ablam yine konuşmaya başladı;
‘’ O yüzden bu akşam saat yedide bahçeye gelin birlikte gideceğiz.’’ Bize cevap hakkı tanımamıştı. Çatalını yeşil zeytinine batırıp ağzına atıp yuttuktan sonra tekrar konuşmaya başladı.‘’ Umarım en güzel kıyafetlerinizi giyip güzel makyajlar yaparsınız.’’ Son sözü bir nevi uyarı niteliğindeydi. Herkes yemeğini bitirdiğinde aynı anda odalarımıza çekildik. Odama girdiğimde boy aynamdan kendime baktım, berbat gözüküyordum. Kaç gündür uyuyamadığımdan olsa gerek göz altlarım mosmor olmuştu, dudaklarım kurumuştu ve burnumun ucu kıpkırmızı olmuştu. Kendime bakmaya daha fazla dayanamadım ve yatağıma uzandım henüz saat yediye çok vardı o yüzden biraz uyumayı deneyecektim. Başaramayacağımı bile bile yorganımı üstüme çekip kafamı yastığa koydum ve gözlerimi kapadım.
Bir süre sonra gözümü açtığımda etrafın karardığını gördüm. Başarmıştım. Uyuyabilmiştim. Neşeyle yataktan kalkınca sırıtmaya başladım. Aniden bu akşamki planımızı hatırladım ve yatağımın yanındaki komodinin üstündeki telefonu bir çırpıda kaptım ve ekranı açıp saate baktım. Saat neredeyse altıya geliyordu ve ben hazırlanmaya bile başlamamıştım. Ablam çok kızacaktı. Hemen kendime dolabımdan elbise bulmaya çalıştım.
Bir elbiseye karar vermiştim. Hızlıca giyindim ve aynadan kendime baktım. Lacivert elbise göğsümün biraz üstünden başlıyor ve kalçamın bir karış altında bitiyordu. Kalçamın kenarından uzun lacivert bir kumaş sarkıyordu. Çok güzel duruyordu. Elbiseyi tamamlamak için kendime lacivert çanta aldım. Aynı renk topuklu ayakkabı giydim, kolye ve küpemi taktım ardından makyaja geçtim. Sadece göz altlarımı kapadım, rimel sürdüm, lacivert göz kalemi çektim, allık sürüp yanaklarımı kızarttım son olarak dudağıma kahverengi bir gloss sürdüm. Makyajımda bitmişti. Sadece saçımı yapmak kalmıştı. Saç maşasıyla saçımı dalgalandırdıktan sonra çantama gerekli malzemeleri atıp bahçeye çıktım. Neyse ki yetişmiştim.
Bahçede bizi bekleyen küçük kardeşim Elowen ile bakıştık. Bizim tatlı kelebeğimiz o kadar güzel olmuştu ki. Saçlarını maşayla kıvır kıvır yapmıştı. Simli bir makyaj yapmıştı. Elbise olarak kısa, askılı, simli bir elbise giymişti. O da beni beğeniyle süzerken yanına gidip koluna girdim. Kardeşim ‘’ Çok güzel olmuşsun’’ dedi. Ben de karşılık olarak ‘’ İngiltere’nin en güzel kızından bunu duymak gurur verici’’ dedim. Hafif dalgalı sözlerime sesli bir şekilde gülmüştük. Gülüşümüzü kesen ablam Isolde bahçeye çıktı. O kadar göz alıcı gözüküyordu ki gözümü ondan alamıyordum. Kan rengi uzun çarpıcı bir elbise giymişti altına aynı renk topuklu ayakkabı. Çanta olarak siyah bir çanta tercih etmişti. Fakat bizim aksimize onun makyajı ve aksesuarları çok daha dikkat çekiciydi. Özellikle dudağındaki kan kırmızısı o ruj. Yanımıza doğru yürüyordu. ‘’Hadi gelin kızlar arabaya binelim’’ deyince onu takip ettik ve son model Rolls-royce arabanın önünde bekleyen şoförümüz bizim için kapıyı açtı ve biz sırayla arka koltuğa kurulduk. Şoförde sürücü koltuğuna geçtiğinde arabayı hareket ettirdi. Ablama dönüp ‘’Isolde bu eğlence yeri neredeydi?’’ dedi. Ben genelde Isolde’ye ismiyle seslenirdim ne de olsa aramızda iki yaş vardı. Ardından Isolde sorumu cevapladı ‘’Mantra Night Club'a gideceğiz.’’ deyip önüne döndü. Mantra Night Club'ı biliyordum. Kaç kere gidip sarhoş olmuştum hatırlamıyordum bile. Geri kalan zamanda camdan dışarıyı bakıp insanları izledim.
Yaklaşık yarım saat sonra varmıştık. Şoförümüz kapımızı açtığında başta ablam olmak üzere sırayla arabadan indik. Cluba doğru yürürken içerdeki müzik sesi de artmıştı. Kapıya yanaşmışken kapıda bekleyen iri yarı bir güvenlik ‘’İsminizi alabilir miyim?’’ diye sordu. Ablam Isolde ise güçlü bir sesle ‘’Windsorlar.’’ diyerek bizi belli etti. Adam hemen başını eğip saygılarını sundu ‘’Hoş geldiniz Bayan Windsor’’ dedi. Bizi bu şehirde bilmeyen yoktu. Şehrin neredeyse sahibi olduğumuzu bildikleri için kimse bize saygısızlık yapmaya cesaret edemezdi. Herkesin bize yalakalık yapmaya çalışmasını saymak istemiyorum tabii. İçeri geçtiğimizde Mantra'nın her zamanki atmosferi bizi içine çekmişti. İnsanlar hiçbir şey yokmuşcasına alkol alıyor dans edip bağırıp çağırıyorlardı. Böyle yerleri severdim. Çünkü insanlar gerçek hayatta yaptıkları 'çok mutluyuz' rollerini bir kenara bırakıp gerçek yüzlerini ortaya çıkarıyorlardı. Isolde yürümeye başlayınca biz de onu takip ettik. Bar masasının uzun sandalyelerine oturduk. Genç bir barmen yanımıza gelip ''Acaba bu birbirinden güzel üç bayan ne içmek ister?'' diye sordu. Küçük kardeşimiz Elowen ''Bana bir tane mojito verir misiniz bayım'' derken çok flörtözdü. Ardıdan Isolde ''Bana bir tane martini ver.'' derken çok kabaydı. Fakat Isolde'nın derdini anlamak hiç de zor değildi. O sadece kafayı bulmak istiyordu. Son olarak ben de barmene dönüp ''Bir Carlsberg alayım lütfen.'' dedim. Bilerek bira söylemiştim, çünkü gecenin sonunda kardeşlerim gibi körkütük sarhoş olmak istemiyordum. Barmen içeceklerimizi yapmaya gittiğinde Elowen Isolde'ya dönüp ''Abla barmene niye o kadar sert davrandın ki?'' diye bir soru yöneltti. Isolde '' Kimseyle flörtleşecek havamda değilim.'' diyerek kestirip attı. O her zaman sert olduğu için daha fazla sorgulamadık.
Biraz sonra içeceklerimiz geldi. Geldiği gibi bitirdik. Ardından yine sipariş verdik. O da bitti. Geçen zamanda ne kadar sipariş verdiğimizi bile hatırlamıyorduk. Evet, körkütük sarhoş olmuştuk. Elowen'nın ''Isolde hatırlıyor musun? Ferelith ortaokulda çok ama çok aşık olduğu bir çocuğu bizimle tanıştırmak için eve getirmişti. Sonra çocuk kız olduğunu söyleyerek ağlamaya başlamıştı. Hatta bize lütfen beni kurtarın demişti.'' Isolde Elowen'nın ağzında yuvarlayarak söylediği sözlere büyük bir kahka patlatmıştı. Ardından ''Böyle bir olayı unutmam imkansız. Özellikle çocuğun kaçmasını ve Ferelith'in bize; kız ama erkek gibi traş yaptırmış demesini unutamam'' dediğinde ikisi tekrardan kahka atmaya başladı. Hatta o kadar gülüyorlardı ki bu kadar sesli bir mekanda bir kaç kişi dönüp bize bakmıştı.
''Aşk olsun benim aşk hayallerimle dalga geçmek bu kadar kolay mı?'' Onlar daha çok gülerken benim yüzüm daha fazla düşmüştü. ''Hadi ama bir kız saçını niye erkek gibi kestirir ki'' Başım çok fazla döndüğü için ne dediğimi bile anlamıyordum ama Isolde ve Elowen'nın kahkaları hala kulağıma geliyordu. Ardından Isolde;
''Üzgünüz Ferelith. Ne yaparsan yap bir kıza aşık olmanı unutturmayacağız.'' dediğinde bende onlarla birlikte gülmeye başladım. Kabul etmem gerekirse rezil bir anıydı ama bir o kadar da komikti. Gülmemiz kesildiğinde. Elowen yerinden kalkıp ellerini bize uzattığında amacını anlamıştık ve elini tutup bizi insanların dans ettiği yere götürmesine izin verdik. Yeni bir müzik başladığında birbirimizden ayrılarak dans etmeye başladık. Bu yaptığımız hareketlere dans demek biraz ayıp oluyordu aslında, resmen deli gibi zıplıyor şarkıya eşlik ediyorduk. Bir anda belimde bir el hissettiğimde arkamı dönüp elin sahibine baktım. En fazla yirmi beş yaşlarında gözüken bu adam oldukça yakışıklıydı o da benim kadar sarhoştu. ''Güzel bayan bana bu dansı bahşeder misiniz?'' diye sorunca onunla birlikte dans etmekte bir sorun göremedim. ''Tabii.'' deyince diğer elini de belime koydu ve bende ona yaslanarak sallanmaya başladım. Ardından beni kendine çevirip bir tur döndürdü. Belimden sıkıca tutarak vücudumu aşağı eğip geri kaldırdı. Kaldırdığında dengemi koruyamayıp düşememek için ellerimi adamın boynuna doladım ve göğsüne yapıştım. Çok yakındık elbette bir erkekle ilk yakınlaşmam değildi ama onun gibi uzun boylu, kaslı ve yeşil gözlü bir adam gördüğümde heyecanlanmıştım. Adını bilmediğim adamın yüzü yüzüme yakınlaşmaya başlayınca bir anda kendimi adamdan ayırdım '' Üzgünüm bayım. Siz eğlencenize devam edin'' dedim ve oradan uzaklaştım. Kardeşlerimi bulmaya çalışıyordum ama yer ayağımın altından kayıyordu. Çok fazla içmiştim ve sonucu buydu. En sonunda Elowen'ı gördüğümde koşarak yanına gidecektim ki bir adamla öpüştüğünü gördüm. Elowen çok çapkındı. Bir yere gittiğimizde beğenmediği biri olmazdı. Şimdide karşımda otuzlarının başındaki bir adamla tutkulu bir şekilde öpüşüyordu. Otuz mu??? hızlıca yanlarına gidip adamın kolunu çektiğim gibi onları birbirinden ayırdım. Adam bir anda ''Bir sorun mu var?'' diyerek üstüme yürümeye başladı. Bende geri kalmadım ve üstüne yürümeye başladı. Sinirli bir şekilde '' Windsor ailesinin en küçük kızını öpmeye nasıl cesaret edersin?'' diye sorduğumda afallamıştı. Ağzından '' Nasıl yani?'' kelimesi dışında bir şey çıkamamıştı. Devam ettim ''Hemen şimdi defolup gidiyorsun. Aksi takdirde senin için iyi şeyler olmayacak.'' Bunu söylerken oldukça sert ve sinirliydim. Bu ahmak adam hangi hakla benim üzerime yürüyebilirdi. Adam kendi iyiliği için toz olup kaçtı. Ardından olayın başını çeken küçük kardeşime baktım. Yanına gidip kolunu tutup kendime çektim. Canının acıdığını belli eden bir mırıltı çıkardı. ''Elowen ben sana demedim mi böyle yerlerde kimseyle yakınlaşmayacaksın. Kim bilir adam kaç yaşında, kimdir, necidir hiç düşünmüyor musun?'' Ardından onu fazla üzdüğümü dolan gözlerinden anlamıştım. Farkında olmadan sıkıca sıktığım kolunu bıraktım. Bu sefer daha sakin bir ses tonuyla konuşmaya başladım;
''Ablacığım sen normal bir insan değilsin. Sen Windsor'ların en küçük torunusun. Lütfen bunun farkına var.'' o başını eğip konuşmayınca ''Hadi gel bahçeye çıkalım. Zaten çok geç oldu eve gidelim artık.'' Cevap vermeyince nazikçe elinden tutup bahçeye çıkardım. Bahçeye çıktığımızda yere bakan kafasını kaldırması için çenesini tutup yukarı kaldırdım. Göz göze gelince pişmanlık içinde konuşmaya başladım. ''Elowen, özür dilerim içeride biraz sert bir tepki verdiğim için. Ben...Ben sadece seni uyarmak istemiştim'' konuşmayınca devam ettim ''Sen herhangi biri değilsin, sen bir Windso-'' Elowen bir anda cümlemi böldü ve '' Windsor olmaktan nefret ediyorum bunu bil, tamam mı? Ben herhangi biri olmak istiyorum. İnsanların beni görünce kafalarını eğip saygılarını sunmasını istemiyorum.'' Bunları söylerken ondan gördüğüm en yüksek ses tonuyla konuşmuştu. Etrafımıza baktığımda kavga ettiğimizi gören insanlar dedikodu yapmaya başlamıştı bile. Elowen'e dönüp sakin olmaya çalışarak '' Öncellikle konuşurken sesini yükseltme. Nerede olduğunun farkına var'' gözüne sertçe baktığımda olduğu yere sinmişti. Devam ettim '' Yani sıradan bir insan olmayı İngiltere'nin en zengin mensuplarından biri olmaya tercih ediyorsun.'' Elowen bu sefer daha normal bir sesle '' Ferelith para ve saygı senin gözünü boyamış. İnsanlara göre daha yüce olmayı seviyorsun. Onların senin önünde yaş fark etmeksizin ayaklarına kapanmasından hoşlanıyorsun. İstediğin herkesi kölen yapmak istiyorsun ve onlara hükmetmekten zevk alıyorsun.'' yüzüne bakmaya devam ettim '' Söylesene haksız mıyım?'' Haklıydı hem de çok. İnsanların bana göre hiçbir şey olamadıklarının farkında olmak bana zevk veriyordu. Elowen '' Cevap bile vermiyorsun. Gerçekleri sende biliyorsun. Sen hastasın Ferelith. İnsanları kuklası yapan bir hastasın.'' dedi. Son sözleri bu olmuştu. Beni bahçede bırakıp arabaya bindi ve sertçe kapıyı kapattı. Elowen'ın kelimelerinden haklılık fışkırıyordu. Güce hastaydım. Bulunduğum ortamın en güçlüsü olmak isterdim. En son ne zaman ağladığımı hatırlamıyordum bile. Belki de en güçsüz bendim ama bunu saklamak için yüzüme bir maske takmıştım. Arkamdan'' Ferelith'' diyen Isolde'nin sesini duyunca kendimi toplayıp ona döndüm. Farkındaydım, Isolde, Elowen ile olan kavgamın başından beri orada bekliyordu. ''Hadi gel arabaya geçelim'' dediğinde birlikte arabaya bindik. Özellikle Elowen'ın yanına oturmamaya dikkat ettim. Şoförümüzde yerine yerleştiğinde araba çalıştı ve yolumuz başladı.
Daha eve varmamıza yirmi dakika vardı ve ben derin düşüncelere dalmış bir şekilde yolun kenarındaki denizi izliyordum . Bir anda huzursuzlandım. Bilmiyorum ama sanki kötü bir şey olacaktı. İçgüdüsel olarak arabayı durdurmak istedim. Şoförümüz Joseph'e '' Joseph, lütfen arabayı kenara çeker misin?'' diye sordum. Isolde ve Elowen'ın meraklı bakışlarını üzerimde hissettim. Isolde ''Noldu? Bir sorun mu Ferelith'' diye sorduğunda içimdeki huzursuzluk doruklara ulaşmıştı. '' Joseph sana arabayı kenara çek dedim'' diye bağırdım ama çok geçti büyük bir kamyonet arabamıza çarpmıştı ve biz yolun kenarındaki denize doğru uçuyorduk. Bağırmaya başladık ve saniyesinde vücuduma bir ıslaklık değdi. Herşey kapkaranlık oldu ve böylece benim için bu hayat yolculuğu bitmişti.