Altın Işık
Agatha, adımlarının kumda çıkardığı sesi bile duymak istemeyen, sessiz, Eskikuyu kasabasının sıradan bir pazartesi öğleden sonrası yaşıyordu. Meydanın ortasındaki taş çeşmenin yanından geçerken, köşeden gelen o korkunç, tiz çığlığı duydu. Kalbi anında göğüs kafesinde bir kuş gibi çırpınmaya başladı.
Koşarak sokağın köşesine vardığında, olan bitenin kasabanın bilindik kavgalarından biri olmadığını anladı. Yaşlı demirci usta Elam, yerde yatıyordu. Başı kanıyordu ve yardım isteyen sesi zar zor duyuluyordu. Hemen yanında, bilinçsizce titreyen ve etrafındaki havayı sanki yoğunlaştırıyormuş gibi garip bir enerji yayan genç bir çırak duruyordu.
Agatha dizlerinin üzerine çöktü. Tüm kasaba halkı, duygularını yüzeyde tutmamayı, hatta mümkünse onları görmezden gelmeyi öğrenmişti. Ama Agatha bunu yapamıyordu. Usta Elam'ın acısı, ciğerlerinde yanan sıcak bir kömür gibiydi. Onun korkusu ve çaresizliği kemiklerine kadar işledi.
O an, şefkat ve acıma duygusu öylesine yoğunlaştı ki, Agatha'nın avuç içleri sızlamaya başladı. Başını kaldırdı. Çırağın sebep olduğu gariplik, tüm kasaba meydanına yayılmaya başlayan o uğultulu, tuhaf his onu boğuyordu. Agatha, sadece yardım etmek istedi. Bütün o acının, o yanlış giden her şeyin ondan uzaklaşmasını diledi.
Avuçlarından ılık, altın rengi bir ışık yayılmaya başladı. Bu ışık, sadece Usta Elam'ın yarasına değil, çırağın titreyen vücuduna ve hatta meydanın tozlu havasına bile yayıldı. Işık, Usta Elam'ın yarasını görünür bir hızla kapatırken, çırağın etrafındaki yoğun hava dağılmaya başladı.
Agatha dehşetle ellerine baktı. Gözleri, meydanın her köşesinde aniden ortaya çıkan garip davranışlara takıldı. Bir kadın kahkaha atmaya başlarken, hemen yanındaki komşusu hıçkırarak ağlıyordu.
O ışığı o mu yapmıştı ? Ve şimdi tüm kasaba deliriyor muydu ?