Işığın ve Gölgenin Öpücüğü - 1

Summary

Rylan, bilincini kadim bir ağacın gövdesine yaslanmış halde, yeşil ve yumuşak bir yosun yastığı üzerinde toplar. Gözlerini araladığı o an, ormanın karanlık çamurunda kayboluşunun ve bir okla Yaban Kurdu'nun alnının ortasından vurularak gelen o mutlak kurtuluşunun hayaleti belirir. Peki, kimdi bu, kurşun gibi hızla gelen tehlikeyi avlayan ? Bu 'Uyanış' sadece bir yaralanmanın sonu değil, onu binlerce yıllık bir sırra, ormanın derinliklerine inmiş kadim güce ve bilinmeyen bir amaca doğru çeken bir başlangıçtır. Rylan artık ne bildiğini sorgulamak zorundadır; kurtuldu mu, yoksa daha büyük ve gizemli bir şeye mi hapsoldu?

Status
Complete
Chapters
8
Rating
n/a
Age Rating
16+

Uyanış ve Yeşil Gözler

Rylan, başının altında yumuşak bir yosun yastığı ve etrafında dönen tatlı bir çiçek kokusuyla gözlerini araladı. Yüzüne vuran loş ışık, devasa, kökleri derinlere inmiş kadim bir ağacın yapraklarınan süzülüyordu. Ağacın gövdesine yaslanmış, bilincini yavaşça topluyordu.

Son hatırladığı şey, ormanın derinliklerindeki çamurda kaybolduğu ve ardından göğsüne doğru fırlayan nefes kesici bir hızla gelen oku görmesiydi. Hayır, ok onu vurmamıştı. Yanındaki dev, pusu kurmuş bir Yaban Kurdu'nu alnının ortasından vurmuştu.

Hafifçe yerinden doğruldu. Vücudu ağrıyordu, ama yaraları sarılmıştı. Kaba bir bitki özü ve ipek gibi yumuşak otlarla yapılan sargı, kasabada kullanılan en iyi merhemlerden bile daha iyi görünüyordu.

"Kıpırdamamalısın."

Ses, suyun akışı kadar berrak ve doğanın fısıltısı kadar alçaktı. Başını çevirdi ve onu gördü.

Ağacın karşı köküne oturmuş, sırtı gövdeye dayalıydı. Saçları, ay ışığını yansıtan iplikler gibi omuzlarından aşağı dökülüyordu. Kulaklarının ucu zarifçe sivriydi. En çarpıcı olan ise gözleriydi; güneşin ilk ışıklarında canlanan, bin yıllık ormanların rengini taşıyan, canlı bir zümrüt yeşili. Rylan, hayatında bu kadar kusursuz bir güzellik görmemişti.

Rylan: "Sen... sen bir Elfsin." Sesi, beklediğinden daha boğuk çıktı.

Aeliana, bakışlarını elindeki, kemik ve fildişinden yapılmış, işlemeli yayından ayırmadan konuştu, sesi şaşırtıcı derecede endişeli ve yumuşaktı.

Aeliana: "Evet. Ve sen de aceleci ve dikkatsiz bir insansın. Neredeyse bir Yaban Kurdu'nun akşam yemeği oluyordun. Neden o kadar derinlere girdin? Burası senin toprakların değil, Gölge Ormanları'nın kalbi."

Aeliana yayı kenara bıraktı ve Rylan'a doğru yürüdü. Hareketi zarif ve sessizdi, bir pınarın akışı gibi. Rylan'ın yayına diz çöktü ve sargılarını kontrol etti. Yakınlaştıkça, orman ve lavanta karışımı kokusu Rylan'ın ciğerlerini doldurdu.

Aeliana: "Ateşin yok. Bu iyi. Ama yine de dinlenmen gerek. Kan kaybın çoktu."

Rylan şaşkınlık ve merakla ona bakıyordu. Kasabanın hikayelerinde Elflerin kibirli, insanlardan tiksinen, hatta onları avlayan varlıklar olduğu anlatılırdı. Bu kız ise, sanki yaralı bir ceylana bakıyormuş gibi şefkatliydi.

Rylan: "Neden... neden bana yardım ettin? Normalde sizin ırkınız..."

Aeliana'nın zümrüt gözlerinde anlık bir hüzün belirdi, ama hemen sonra kararlılığa dönüştü.

Aeliana: "Normalde, evet. Normalde seni bırakırdım. Ama ormanımız hasta, Rylan. Ve senin buraya gelme nedenin, bu hastalığın kaynağıyla ilgili olabilir. Seni korudum çünkü seni, bu sırrı çözmek için bir anahtar olarak görüyorum."

Rylan: "Bir anahtar mı? Ne tür bir sırran bahsediyorsun? Ve sen benim adımı nereden biliyorsun?"

Rylan'ın sesi, yattığı yerden hafifçe doğrulmaya çalışırken acıyla karışık bir merak taşıyordu.

Aeliana, bakışlarını ondan ayırmadan gülümsedi. Bu gülümseme, yüzündeki ciddiyeti yumuşattı, ama yine de bilgelikle doluydu.

Aeliana: "İnsanlar isimlerini kendi dillerinden çok daha yüksek sesle, ruhlarında taşırlar. Senin adın... Rylan. Kaderin izi gibi okunuyor." Bir an duraksadı, elini ağacın kabuğuna koydu. "Sırrımız, bir aydır ormanın kalbinden yayılan karanlık bir fısıltı. Kaynaklarımızın tadı değişti. Yaşam döngüsü tersine dönüyor. Ve benim birliğim, bunu araştırmak için ormanın derinliklerine inen dört kardeşim, geri dönmedi."

Rylan, sargılı kolunu ovuşturdu. Ailesiyle ilgili aradığı sır da tam olarak buydu: Kasabadaki insanların aniden hastalanması ve ormanda kaybolması. Elflerin kaybolması? Bu, meselenin sadece insanları ilgilendirmediği anlamına geliyordu.

Rylan: "Ben buraya, aylardır ortadan kaybolan ve en son bu sınırlarda görülen bir arkadaşımı bulmak için geldim. Kasabada da durum kötü. İnsanlar, sanki toprak onlardan can alıyormuş gibi solup gidiyorlar." Kaşlarını çattı. "Eğer dediğin doğruysa, bu karanlık fısıltı hem sizin ormanınızı hem de bizim toprağımızı tehdit ediyor."

Rylan ayağa kalktı, sargılı kolundaki acıya aldırmadan. Yeşil gözlü Elfe bakışları kararlıydı.

Rylan: "Kibirli olduğunuzu söylerlerdi, ama sen beni kurtardın ve bana bir sır verdin. Eğer bu hastalığın durdurulması için 'anahtar' isem, o zaman kullan beni. Nereden başlıyoruz, Aeliana?"

Aeliana, Rylan'ın ani kararlılığından etkilendi. İnsanların bu kadar çabuk güvenebileceğini bilmiyordu. Ya da belki de bu, sadece Rylan'ın doğasından geliyordu. Gözlerindeki şüphe kırıntıları yok olmuş, yerini ortak bir amaca adanmışlık almıştı.

Aeliana: "Güzel. O zaman sana ilk dersini vereyim, Koruyucu. Bu ormanda hayatta kalmak istiyorsan, hızlı, sessiz ve en önemlisi bana güvenmek zorundasın." Eğildi ve yerden, kaybolan kardeşlerinden birine ait olduğunu varsaydığı, hançeri aldı. "Burası senin kasaban değil. Her adımın bir fısıltı olmalı."

Rylan elini uzattı, hançeri alıp ağırlığını hissetti.

Rylan: "Öğrenmeye hazırım, öğretmenim."

Aeliana başını hafifçe eğdi, bir onay işareti. "İlk durağımız, Kutsal Pınarın kaynağı. Orası, hastalığın ilk başladığı yerdi." Elini uzattı, Rylan'ın yanık tenine dokunmaktan çekinmeden. "Gel."