Konuşmak
Sen istemezsen seninle asla konuşamayacağımı mı zannediyorsun?
Ne büyük yanılgı! Bak. Şu anda konuşuyorum işte. Sen duy ya da duyma. Ben konuşuyorum. Buradayım. İçerlerde bir yerde. Cangıl cungulluğun tam üstüne kurulmuşum. Gitmeye de hiç niyetim yok. Biliyor musun, hep dutlukmuş buralar eskiden. Çok çok eskiden ama. Kalabalıklaşması çok uzun sürmemiş. Bir göz kırpışı, ya da bir körün rüyası kadar anca. Sonrası … Sonrası bildiğin karnaval işte. Ne günler gördü bu mekân. Ne şenlikler, ne kutlamalar, ne havai fişekler. Ben ilk geldiğimde de epey kalabalıktı. Zar zor yer bulabildim zaten. Güzel günlerim de oldu. Şimdiyse… Eh işte. Bir köşede torunları arayıp sorsun diye bekleyen Nokta Nine.
Küçük bir odacık diye hemen öyle küçümseme. Burayı elde edebilmek için ne dağlar ne denizler aştım, ne badireler atlattım bilmezsin sen. Ufak, kuytu bir yer ama olsun. Beni kimse fark etmiyor nasılsa. Bu köşede yaşayıp gidiyorum bir başıma. Tek derdim dışarıdan çok gürültü geliyor bazen. Kapısı penceresi de yok ki kapatayım da ses gelmesin. Her yer açık. Cereyan yapıyor. Dangıdı dangıdı da bir müzik sesi. Neredeyse hiç susmuyor. Neyse ki benim derdim bana yetiyor da bir de bunları dert etmiyorum.
En sevdiğim de burada yemek yapma derdinin olmayışı. Karıncaların getirdiği kırıntılarla besleniyorum. Zaten de iştahım artık un ufak olduğu için yetiyor bana. Günler nasıl geçiyor dersen, bolca yürüyüp bolca düşünüyorum. Rüyaların Karanlık Ormanı en sevdiğim yer. Karşına ne zaman ne çıkacağı asla belli olmuyor. Geçen iki göktaşının çarpışmasını izledim mesela zifiri karanlıkta. Başka bir gün, yanmış ve sönmüş kibrit ucunu gagalayan bir kuzgun gördüm. Sonra Anathema’nın solistiyle karşılaştım. Bir sohbet bir muhabbet, görsen inanamazsın. Birbirimizin cümlelerini tamamlıyoruz. Öyle bir uyum. Haftaya yine geleceğim dedi ve gitti. Konuşmak beni öyle rahatlatmıştı ki yalan söylediğini fark edemedim.
Ben yürüyerek düşünür, düşünerek yürürken sonbahar da kendini iyiden iyiye hissettiriyor. Lake of Tears melodileri duyuyorum bazen uzaktan. Bazen de hiç bilmediğim notalar. En sevdiğim şiirlerden birini mırıldanmaya başlıyorum. “Ve güz geldi Ömür Hanım. Dünya aydınlık sabahlarını yitiriyor usul usul.” Dokunuyorum ağaçlara. Bazılarına kocaman sarılıyorum. Kendi hikâyemi düşünüyorum. İçimde yazılmayı bekleyen onlarca, yüzlerce, binlerce cümleyi. Yazmak bir var olma biçimiyse kaçıncı cümleden sonra tüketebilir insan kendini?
Yaşamak bir can sıkıntısı mıdır Ömür Hanım?