Benim. Güzel. Manolyam.
Görür görmez vurulmuştum ona. Bahçenin bir köşesinde zarif ve uzun, asil ve yalnız, ince ama güçlü bir şekilde duruyordu. Bu evi seçmemdeki sebeplerden birisiydi. Biliyordum onun bana iyi geleceğini. Gurbet günlerimin yalnızlığını onunla paylaşacağımı biliyordum. Bahçeye adım atar atmaz ilk önce onun yanına gittim. Pütürlü gövdesinde elimi gezdirdim. Hiç itiraz etmedi. Dertli değildi. Keyfi yerindeydi. Üzmemişlerdi onu. Üzerindeki karınca yollarını izledim. “Konuşacak çok zamanımız var” dedim ve her şey böyle başladı.
İlk zamanlar onunla nasıl konuşacağımı bilemiyordum. Hani misafir çocuğunu sana emanet edip giderler çocuğa ne diyeceğini bilemezsin ya. Agucuk gugucuk mu desem, bunun için büyük mü, en sevdiği futbolcuyu mu sorsam, bunun için küçük mü. Uzaktan uzağa bakıştık epeyce. Kahvaltının son çayını hep bahçede içerdim. İçerken de onu izlerdim. Memleketteki evimin tam karşısında da vardı ondan bir tane. Ona her baktığımda bu tesadüfü düşünürdüm. Nasıl olabilirdi ki böyle bir şey? Hem orada, hem burada. Tam karşımda. İşte o zaman bir aydınlanma yaşadım. Bu bir tesadüf değildi ki! Gurbetteki evimden memleketteki evime açılan bir portaldı o. İşte bunu anlayınca daha da bir ısındım ona.
Her sabah bahçeye çıkıp teker teker bütün bitkileri ve ağaçları dolaşırdım. Birkaç tane gül, birkaç küçük ağaç, biraz çalımsı bitkiler, birkaç tane de adını bile bilmediğim çiçekler vardı. Hepsiyle selamlaştıktan sonra son durağım hep o olurdu. En çok onun yanında kalır, içimdekileri hep ona anlatırdım. Bembeyaz çiçekleri olurdu. İnsanı sarhoş eden, çok yoğun limonumsu bir kokusu vardı. Saklamak istercesine içime çekerdim bu kokuyu. Sarılırdım ona bazen. Neden bilmem her seferinde gözlerim dolardı.
Eskileri anlatırdım ona hep. Geride bıraktıklarımı. Hayal kırıklıklarımı. Kaybettiklerimi. Özlediklerimi. Bazen de korkularımı, endişelerimi. Dinlerdi beni hep. Keşke biraz da o konuşsaydı. Korkma deseydi. Üzülme deseydi. Geçecek hepsi deseydi. Yalnız değilsin deseydi. Hiçbir şey söylemedi. Dolu fırtınası dallarını kırdığında da hiçbir şey söylemedi. Güneş tutulduğu sırada ben onun yanında ağlarken de bir şey söylemedi. Tavşanlar etrafında saklambaç oynarken de bir şey söylemedi. Ya da o söyledi de ben duyamadım.
Bir sene böyle geçti. Onu her gördüğümde içimi ılık bir mutluluk kaplardı. Gizli gizli onun sadece bana ait bir şey olduğunu düşünürdüm. Sırdaşım. Arkadaşım. Her güzel şey gibi bu da bitti. Bir gün, ayrılık vakti geldi. Ne mutlu ne de hüzünlüydüm. Boş evi gezdim. Boş mutfağıma baktım. Bahçeye baktım. Onunla vedalaşmalıyım dedim. Gidip kocaman sarıldım ona. Onu bir daha göremeyeceğimi anlayınca gözlerimden yaşlar boşaldı. Sevdiklerimi arkamda bırakmak düşmüştü benim payıma.
Zordur gurbet. Bambaşka bir toprağa ayak basarsın. Konuştuğun dil bile senin değildir artık. Evin kapısından dışarı adımını attığın andan itibaren sen artık bir “yabancı”sındır. Alnında yazar öteki olduğun. Tecrübeliler senin tam olarak nereli olduğunu da kestirebilir. Pek çoğu içinse herhangi bir Ortadoğulusundur. Yine de sorgulamaz kimse senin yabancılığını. Kimse sana burada ne arıyorsun demez. Yine de zordur gurbet işte. Uzakta kalmıştır memleket artık. Gözlerimi açıp kapasam da, bir kapıdan geçiversem de birden memleketimde oluversem diye hayaller kurarsın.
Bir ağaçtan bile medet umarsın.
Şimdi artık memleketimdeyim. Her sabah kahvaltının son çayını evimin karşısındaki onun uzak akrabasına bakarak içiyorum. Pek pejmürde, pek bakımsız. Gövdesine hunharca kablolar dolanmış. İçler acısı. Ne yapalım. Doğduğu coğrafya onun da kaderi olmuş. Olsun. Son çayı onun şerefine içiyorum.
Bu manolyadan o manolyaya açılan bir kapı var. Biliyorum.
