Rende
Mutfaktasın. Yemek yapıyorsun. Telefonda sevdiğin bir parça çalıyor. Ev ahalisinin gelmesine birkaç şarkı kadar kalmış. Camlar pişen yemeklerin buharıyla buğulanmış. Mis gibi yemek kokuları her yanı sarmış. Okul çıkışı koşturan çocukların sesleri geliyor sokaktan. Aceleci martıların çığlıkları yankılanıyor evlerin duvarlarında. Güneş alçalmış, son birkaç damlacık gün ışığı karşı apartmanın pencerelerinden içeri yansıyor. Son anda salatayı hatırlıyorsun. Yine en sona kaldı. Rendeyi çıkarıyorsun dolaptan aceleyle. Çünkü önce havuçlar rendelenmeli. Bu senin kuralın. Rende dediysek, öyle yeni nesil elle çevirmeli ya da elektrikli falan değil. Bildiğin eski usul. Dikkat et ama bak, her seferinde parmaklarını da rendeliyorsun. İki tane havucun dış kabuklarını soyacakla temizliyorsun. Her ne kadar annen sana havuçların dışını bıçakla kazıman gerektiğini söylese de o şekilde yapınca etrafa sıçrayan havuç suyu damlacıklarını temizlemekle uğraşmak istemediğin için sen her seferinde soyacakla soyuyorsun havuçları. Havuçların uçlarını bir bıçakla temizledikten sonra ne yapman gerektiğini biliyorsun. Bi kıt ısırmak gerek o uçtan. Çünkü o kadar saattir yemek yapmaya uğraşmışsın, ayaktasın, yorulmuşsun, acıkmışsın e bi taze havucu da hak etmişsindir artık. Başlıyorsun rendelemeye. Bir yandan aklın hâlâ pişmekte olan yemeklerde. Tuzunu koymuş muydun? Suyu yeterli miydi yoksa azıcık daha su koysa mıydın? Neyse dur şimdi önce şu havuçların rendelenmesini bitirmen lazım. Daha kıvırcıklar yıkanıp doğranacak. Keşke havuçları rendelemeye başlamadan önce bassaydın suya kıvırcıkları. Ayyy. Tühh. Yine rendeledin parmağını bak görüyor musun işte! O kadar dedim sana dikkatli ol diye. Her seferinde aynı şey. Akıllanmıyorsun bir türlü. Aferin. Neden küfrediyorsun? Buna izin veren sensin. Bu sefer daha dikkatli olacağım, bu sefer öyle olmayacak, bu sefer beni incitmesine izin vermeyeceğim diyorsun ama bu hikâyenin sonu hep aynı be güzelim.
Rende hep aynı rende, senin ellerindeki yaralarsa sürekli çoğalıyor.