8 Eylül 1980
Rüzgâr, sabaha karşı sokağın tozunu değil, sessizliğini savuruyordu. Kahvaltı masası yine sessizdi. Sessizliğin arasındaki tek ses, radyonun acı dolu cızırtısıydı.
Deniz’in gözü, babasının okuduğu gazetenin arka başlığındaki “Ülke Karıştı” yazısına ilişti. Babası her şeyi görmezden gelmeye çalışıyor, o kısmı inatla okumuyordu.
Deniz, çayından bir yudum alıp okula gitmek için ayağa kalktı. Önce annesinin yanağına bir öpücük kondurup, kız kardeşinin yanağından sıktı. Annesi, ağlamaklı ve çaresiz bir sesle, “Dikkat et, oğlum,” diyebildi sadece. Babası daha tok bir sesle, “Bugün de erken dön,” dedi.
Deniz ikisinin de sözünü kafasıyla onaylayıp, “Allah’a emanet,” diyerek sandalyesinin yanına bıraktığı çantayı alıp evden ayrıldı.
Deniz, sokağa çıktığında sabahın pusuna karışan siren seslerini duydu. Üniversiteye giden tramvay kalabalıktı. Herkesin yüzünde aynı ifade vardı: endişe. İstiklal Caddesi’ne yaklaştığında, duvarlardaki yazılar yeni boyanmıştı. Solgun kırmızı harflerle “Özgürlük!” yazıyordu.
Deniz okula vardığında bir grup kalabalık gördü ve merakına yenik düşüp kalabalığa doğru ilerledi. Bir tartışma çıkmıştı. Bir grup öğrenci afiş asmak isterken, diğerleri karşı çıktı. Kelimeler bir anda yumruğa dönüştü. Deniz geri çekildi, ama kalabalık onu içine aldı.
Sonra siren sesi.
Koşuşturmalar.
Kime vurduklarını, kimin ne dediğini kimse anlamadı o gün.
Yalnızca bir ses duyuldu: “Hepsini alın!” dedi biri.