Paramparça

All Rights Reserved ©

Summary

Kısa hikâye

Genre
Other
Author
Lucy
Status
Complete
Chapters
1
Rating
n/a
Age Rating
13+

İrade

Hayatımda hiç elime balta almamıştım oysa.

Beni alıp çok uzaklara götürecek bir şeye ihtiyacım vardı. Gitmek, gitmek, hep gitmek istiyordum. Nereye gitmek istediğimi bilmiyordum. Bilseydim belki de gitmek istemezdim. Uzunca bir süre elimden tutup sürükledi birileri beni. İtiraz mı etseydim? İtiraz etmek neydi ki? O nasıl bir şeydi? Bilseydim itiraz ederdim belki ben de. Başka başka seçenekler olsaydı önümde, o piti piti yapıp birini seçebilirdim. Bir koyun gibi her yere çekilerek gitmek rahattı. Düşünmeme gerek yoktu. Birileri benim adıma kararlar veriyordu ve ben yaşıyordum bu hayatı. Akış iyiydi. Akış güzeldi. Akıp giderken gördüğüm manzaralar da fena değildi. Hayat hep böyle akacak sandım.

Mengeneler yaşam alanımı daraltmaya başladığında yolun yarısı gözükmemişti henüz. İçimdeki can ilk kez konuşmaya başlamıştı. Üstelik de içimde konuşan ikinci bir can daha vardı. Bazı şeyleri istiyor, bazı şeyleri hiç istemiyordu. Limon kolonyası istiyor, kimyondan nefret ediyordu. Kimi şeyleri kabul ediyor, kimi şeyleri etmiyordu. Demek itiraz etmek böyle bir şeydi. Demek başka yollar da vardı. O yollar nereye gidiyordu? O yolların sonunda beni kimler bekliyordu?

Kendim olmaya karar verdiğimi duyan evin duvarları çın çın kahkahalarla güldüler. Bahçedeki naneler benimle alay ettiler. Yaban çilekleri dedikodumu yaptılar tavşanlarla. Böğürtlenler beni görmezden geldiler. Bir veda mektubu bile yazmadım onlara. Kendin olmak zordu. Tahammül etmesini bilmeliydin sana acıyan bakışlara. Bazen yanlış da olsa, kendi bildiğini okumalıydın. Bazen kalmalı, bazen de arkana bile bakmadan gitmeliydin böyle işte.

Biliyordum artık ne istediğimi. Hayatım boyunca hiç o zamanki kadar emin olmamıştım kendimden. O kadar emindim ki tünelin sonundaki aydınlığı az sonra göreceğimden, durup dinlenmeden ilerlemeye devam ediyordum. Nereye varacağımı bilmeden. Bir şey çağırıyordu beni. Büyük bir istekle sayıklıyordu ismimi. Oraya varınca yollar bitecek, tüm eksikler tamamlanacak, resimde boş yer kalmayacaktı.

Vardım. Oraya vardım sonunda. İkindi güneşinin yapraklarında oynaştığı, kuzgunların dallarına yuvalar yaptığı, köklerinin şarkılar mırıldandığı ağaçlar vardı. Bana ayrılmış köşede rahat minderler, ipek kaftanlar, kadife örtüler vardı. Saçlarımın arasında bazen meltemler bazen de poyrazlar dolaşırdı. Ne çok şey öğrendim ve de ne çok şey unuttum o ağaçların altında. Keşke hiç bilmeseydim dediklerim de oldu, bu zamana kadar ben bunu nasıl bilmemişim dediklerim de. Bilmek belalı şeydi. Değil mi ki Âdem bilmediğini bilince cennetten kovulmuştu. Bir kere bilince insan, bilmemenin konforundan olurdu. Ben de bulaştım o belalı şeye. Bilmenin boyunduruğuna girince, bilmeden yaşamanın keyfi uzak bir anı oldu.

Güzel günlerim de oldu, kötü günlerim de. Hayat gibi işte. Alınanlarla verilenler birbirini götürdü. Gitme zamanı gelmişti denklem sıfıra eşitlendiğinde. Gitmek için adım atmak istedim. Ama bacaklarım… Bacaklarım bir kum torbası kadar ağırdı. Kalkmıyordu yerinden. Bağırmak için ağzımı açtım, sesim çıkmadı. Yardım bekledim, gelen olmadı. Çok sapaydı benim yerim. O kadar sapaydı ki, nerede olduğumu hiç kimseye ama hiç kimseye söylememiştim.

Rüyamda görsem inanmam diyebileceğim türden şeyler oldu sonra. Rüyamda gördüklerime inandım da olanlara bir türlü inanamadım. Her şeyin yeri değişirken hayatımda, ben seyirci kaldım. Benim için hazırlanan sarayda mutlu mesut hüküm sürerken, tahtım altımdan çekildi, tepetaklak yuvarlandım. Hiç bilmediğim diyarlarda aç, susuz, uykusuz kaldım. Boğazımı kestiler, yutkunamadım. Göz pınarlarım kurudu da yağmurları ödünç aldım. Sonra bir öç alma hırsı peyda oldu bende. Her şeyden ve herkesten. Hayattan, yakından, uzaktan, dosttan, düşmandan. İşte tam da o zaman buldum o baltayı. Taze kan damlıyordu çeliğinden. Aldım hemen ve parçalamaya başladım her şeyin başladığı yerden.

Balta ağırdı. Sapı kalındı. Çeliği keskindi. Yabancıladım ilk başta. İki elimle sapını kavrayıp şöyle bir başımın üzerine kaldırınca, büyük bir güç hissettim tepeden tırnağa. Daha önce aşinası olmadığım, tatmadığım, koklamadığım. İlk defa korktum kendimden. Yapabileceklerimden. Balta girdiği zaman ormandaki ilk ağaca, mest oldum çıkan sesten. Ah! dedim. Bi daha. Bi daha. Balta sanki her şeyi düzeltiyordu. Balta her şeyi dümdüz ediyordu. Balta yapılan her şeyi yıkıyordu. Balta beni özgürleştiriyordu. Balta daha önce hiç duymadığım bir şarkı söylüyordu. Balta elimin bir uzantısına dönüşüyordu.

Parçalanacak bir şey kalmadığında vakit ilerlemiş, ortalık toz duman olmuş, göz gözü görmüyordu. Kendimi de parçalamıştım biraz fark etmeden. Reçeteler yapıştırdılar doktorlar yaralarıma. Dualar yuttum sabahları aç karnına. Dolunayı izlerken başka bir gökyüzünde, iyileşmeyi diledim. Kızıl renkli kum taneleri parmaklarımın arasından akarken, gerçekleşen tüm rüyalarım için teşekkür ettim. Ne ettiysem, kendim ettim, kendime ettim. Baltanın sapı bende, çeliği hercai bir menekşede kaldı.

İrade babanın arabasıdır, alır almaz kaza yaparsın demişti bir yazar. Benimse toslamadığım duvar kalmadı.