Ben Onu Gözünden Tanırım

All Rights Reserved ©

Summary

L’appel du vide

Genre
Other
Author
Lucy
Status
Complete
Chapters
1
Rating
n/a
Age Rating
13+

Hayatın Anlamı


Her şey birdenbire oldu.

Güneşli bir cumartesi günü sona eriyordu. Yağmursuz bir kasım ayı eteklerini sürüye sürüye yerdeki kurumuş yaprakları da toplayarak ilerliyordu. Akşam olmuş, ortalık erkenden kararmıştı. Hayat kendi halinde akıp gidiyordu. Akşam yemeğini yemiş olmanın verdiği mutlulukla salondaki koltuğa oturmuş telefonuma bakıyordum. Henüz güneşlikleri çekmemiştim ve havanın loşluğunda salon güzel gözüküyordu. Evdeydim, kozamın içinde güvendeydim.

Gerçekten güvende miydim?

Sonra birden O geldi. Renkler soldu önce. Sesler uğultuya dönüştü. Dudak bükerek perdelere baktı önce. “Ne gerek var?” dedi. “Bu perdelere, bu koltuklara, şu halıya ne gerek var?”. “Nasıl yani?” dedim. Gerek yok muydu gerçekten de? “Kitap okumaya ne gerek var? Ne kadarını hatırlıyorsun şimdiye kadar okuduklarının? Elindeki telefona ne gerek var? Sosyal medyada sosyalleşmiyorsun, doğru dürüst seni arayan soran yok. Yazdıklarını da kimseler okumuyor. Sahi yazmaya ne gerek var? Neden başladın ki yeniden yazmaya? Ne olacak sanki? Ne olmasını bekliyorsun? Yazınca rahatlayacak mısın? Dökecek misin bütün kurtlarını? İlham gelmesini bekleyecek misin yoksa çala kalem yazmak mı daha iyi? İçindeki sesi bir de dışarı çıkarmaya ne gerek var? Konuşmaların içinde dönüp durması yetmiyormuş gibi neden bir de yazıya döküyorsun? Yazınca o düşüncelerden kurtulacağını mı zannediyorsun? Diyelim ki kurtuldun. Onların yerine yeni düşünceler gelmeyeceğini nereden biliyorsun? Bak gördün mü? Yine başa döndün işte. Sonu yok ki bunun. Az önce yemek yedin. Şimdiden yarın ne yemek yapayım diye düşünüyorsun. Yarın da ondan sonraki gün ne yemek yapayım diye düşüneceksin. Hiç durmadan dönen bir çarkın içindesin. Yüz sene sonra seni kimse hatırlamayacak şu yeryüzünde. O halde neden bu yaşamak çabası? Nereye varacak bu işin sonu? Yaşamadın mı yeterince?” Bu konuşma tehlikeli bir yere doğru kayıyordu. Nereye doğru gittiğini görüyordum konuşmanın ama engel de olamıyordum. Daha doğrusu engel olmak istemiyordum. Hayata karşı müthiş bir isteksizlik çökmüştü üstüme. Tanımıştım onu. ‘Ne gerek var’ der demez tanımıştım. Nasıl tanımam. Koyun koyuna kaç zaman birlikte yaşamışlığımız var. Gencecik bir kızken, bir okul kapısı önünde, gözlerim yaşlı, uçan kuşlara bakıp da ‘ben neden kuş olmadım ki’ diye düşünürken omzuma konmuşluğu var. Köprüden atlayarak hayatına son veren arkadaşımın haberini aldığımda kafamı duvardan duvara vururken bir tokat da onun atmışlığı var. Karanlığın ne kadar derin olabileceğini bilmediğim günlerde beni en derin karanlıkla tanıştırmışlığı var. Hayata tutunmak için tutunduğum dal kırıldığında, düştüğüm çukurun içinde beni karşılamışlığı var. Görür görmez tanırım onu. Ta en uzaklardan. Sessiz sedasız yaklaşırken. Ya da gümbür gümbür gelirken. Bu sefer de tanıdım hemen.

“Yaşamadın mı yeterince?” diye tekrarladı. “Sana ne gerek var?”

Sahi bana ne gerek vardı ki şu dünyada? Bensiz de dönerdi devran. Şimdi bitiverse her şey kaç kişi etkilenirdi bundan? Üç? Beş? On iki? Sonra? Peki ya sonra? Nasıl bekleyecektim kıyamet gününe kadar? Nasıl beklenirdi? İsrafil nasıl bekliyordu? Beni neler bekliyordu? Ben dediğim şey candaki nefes bitince neye dönüşüyordu? Gerçekten daha gerçek olan rüyalar varsa, benim gerçek zannettiğim şey başka bir şey mi oluyordu? Ölünce geçilen boyut gerçekliğin kaçıncı aşaması oluyordu? Ne gerek vardı bana? Ne işe yaramıştım bugüne kadar? Ne işe yarardım ben? Tanrı benimle neyi kast etmişti? Ben mi göremiyordum? Ben mi bilemiyordum? Bir yerlerde bir anlam vardı da ben mi kaçırıyordum? Neredeydi? Hani neredeydi?

Hava kararmıştı ve ben hayatın anlamını hiçbir yerde bulamıyordum.