GRİ ÇİZGİLER VE SAKLI KAPILAR
BÖLÜM 1: GRİ ÇİZGİLER VE SAKLI KAPILAR
Lavinya, Maslak’taki plazanın yirmi dördüncü katında, camdan bir fanusun içine hapsedilmiş nadide bir çiçek gibi hissediyordu. Önündeki devasa monitörde, “Vadi İstanbul - 4. Etap” projesinin revize edilmiş cephe çizimleri duruyordu. Çizgiler kusursuzdu. Açılar matematiksel bir kesinlikle hesaplanmıştı. Işık gölge oyunları, render programının en pahalı eklentileriyle gerçeğe yakın bir simülasyon sunuyordu. Ama Lavinya, ekrana her baktığında sadece soğukluk görüyordu.
“Lavinya Hanım, müteahhit firma balkon korkuluklarındaki cam detayını değiştirmek istiyor. Daha minimalist, daha... görünmez olsun diyorlar.”
Asistanı Ezgi’in sesi, ofisin steril sessizliğini bıçak gibi kesti. Lavinya, gözlerini ekrandan ayırmadan derin bir nefes aldı. Ciğerlerine dolan hava bile yapaydı; havalandırma kanallarından süzülüp gelen, filtrelenmiş, kokusuz, ruhsuz bir hava.
“Zaten görünmez Ezgi,” dedi Lavinya, sesi metalik bir tınıyla çıktı. “Oraya koyduğumuz cam paneller o kadar şeffaf ki, insanlar muhtemelen varlıklarını unutup aşağı düşme tehlikesi yaşayacaklar. Daha ne kadar görünmez olabilir?”
Ezgi tedirgin bir şekilde elindeki tabletle oynadı. “Şey... Onlar sadece maliyeti düşürürken estetiği korumak istiyorlar sanırım.”
“Tabii,” diye mırıldandı Lavinya, sandalyesini pencereye doğru çevirerek. “Herkes estetiği korumak ister. İçerideki hayatlar çürürken dış cephenin parlaması önemlidir.”
Aşağıda, İstanbul bir kaos denizi gibi akıyordu. Kırmızı stop lambaları ve sarı farlar, şehrin damarlarında akan zehirli kan gibiydi. 32 yaşındaydı. Dışarıdan bakıldığında, “başarmış” bir kadındı. Ülkenin en prestijli mimarlık fakültesinden dereceyle mezun olmuş, ödüllü projelere imza atmış, şehrin en lüks semtlerinden birinde, yine kendi tasarladığı minimalist bir dairede yaşıyordu. Gardırobu ipek gömlekler ve kalem eteklerle, banka hesabı ise harcamaya vakit bulamadığı primlerle doluydu.
Ama içi... İçi, henüz temeli atılmamış bir inşaat çukuru kadar boş ve karanlıktı.
Aynaya baktığında gördüğü kadını tanıyordu ama hissetmiyordu. Keskin hatlı çenesi, her zaman sıkıca topladığı kestane rengi saçları, ifadesiz bakan ela gözleri... Bir zırh giyiyordu. Her sabah o zırhı kuşanıyor, duygularını, arzularını, hatta insani zaaflarını o zırhın altına gizliyordu. Çünkü bu dünyada, bu gri dünyada zayıflığa yer yoktu. Ağlamak profesyonel değildi. Kahkaha atmak ciddiyetsizdi. Tutku ise... Tutku sadece eski romanlarda kalan tehlikeli bir hastalıktı.
“Çıkıyorum ben,” dedi aniden. Saate bakmadı bile.
“Ama... Toplantı notları?”
“Yarına kalsın. Ya da kalmasın, umurumda değil.”
Çantasını alıp asansöre yöneldiğinde, kalbinin ritmi, topuklu ayakkabılarının mermer zeminde çıkardığı “tak-tak” sesleriyle yarışıyordu. Kaçması gerekiyordu. Nereye olduğunu bilmeden, sadece uzaklaşması gerekiyordu.
Yağmur, İstanbul’un üzerine kirli bir perde gibi inmişti. Lavinya, taksiye binmek yerine yürümeyi seçti. Şemsiyesini açmadı. Soğuk damlaların yüzüne çarpmasına, o kusursuz makyajını bozmasına izin verdi. Belki de hissetmek istediği tek şey buydu; gerçek, fiziksel bir temas. Doğanın, betonların arasından sızıp ona dokunabilen tek parçasıydı yağmur.
Ayakları onu istemsizce Beyoğlu’nun arka sokaklarına, turist kalabalığının ve gürültülü barların uzağına sürükledi. Burası, şehrin unutulmuş yüzüydü. Arnavut kaldırımları yer yer sökülmüş, binalar yorgun, sokak lambaları titrek...
Köşedeki eski sahafın vitrininde sarı bir ışık yanıyordu. “Kronos Kitabevi”. Vitrinde, zamanın tozuna bulanmış ciltler, kim bilir kimlerin elinden geçmiş haritalar ve sararmış mektuplar duruyordu. Lavinya, modern ofisinin steril beyazlığından sonra bu kaosun çekimine kapıldı. Kapıdaki çıngırak, içeri girdiğinde paslı bir sesle inledi.
İçerisi kağıt, toz ve vanilya kokuyordu. Yaşlı bir adam, tezgahın arkasında uyukluyordu. Lavinya, rafların arasında bir hayalet gibi dolaşmaya başladı. Parmak uçları kitap sırtlarında geziniyordu. Romanlar, şiirler, tarih kitapları... Hepsi başka hayatların, başka dünyaların kapılarıydı. Ama hepsi kağıt üzerindeydi. Hepsi kurguydu.
En arka rafta, diğerlerinden ayrı duran, ciltleri yıpranmış bir dergi yığını gördü. Sanki biri onları oraya saklamış ya da unutmuştu. En üstteki derginin kapağı, loş ışıkta parladı.
“Sonsuz Dünyalar - Sayı 14, Eylül 1988”
Kapakta ne bir ünlü fotoğrafı ne de bir haber başlığı vardı. Sadece flu, empresyonist bir tabloyu andıran bir görsel: Nehir kenarında, ağaçların altında oturan insanlar. Ama bu görselde tuhaf bir şey vardı. Fotoğraf değildi ama çizim gibi de durmuyordu. Sanki hareket ediyordu. Lavinya gözlerini kırpıştırdı. Yorgunluktan olmalıydı.
Derginin kapağını çevirdi. Sayfalar, parmaklarının altında kurumuş yapraklar gibi hışırdadı. Rastgele bir sayfayı açtı ve o başlığı gördü:
“Dünyanız Size Dar Mı Geliyor?”
Lavinya olduğu yerde donakaldı. Bu cümle, zihninde her gece yankılanan o sessiz çığlığın kelimelere dökülmüş haliydi. Nefesini tutarak okumaya devam etti.
“Beton duvarların, sahte gülümsemelerin ve saatlerin tik-tak seslerinin arasında sıkışıp kaldığınızı hissediyor musunuz? Ruhunuz, bedeninizin bulunduğu yere ait değilmiş gibi mi? Yalnız değilsiniz. Ve çaresiz de değilsiniz. Perdenin ötesinde, zamanın ve mekanın büküldüğü, arzuların nehir gibi aktığı, maskelerin düştüğü bir yer var. Oraya ‘Özgürlük’ diyenler oldu, ‘Cennet’ diyenler oldu. Biz sadece ‘Yansıma’ diyoruz.”
Bu bir bilim kurgu hikayesi miydi? Yoksa dönemin ezoterik tarikatlarından birinin propagandası mı? Lavinya’nın mantıklı tarafı, “Bırak o saçmalığı yerine,” diyordu. “Bu sadece eski bir dergi. Bir delinin hezeyanları.”
Ama elleri titriyordu. Gözleri, sayfanın altındaki dipnota kaydı.
“Geçiş, bir kaçış değildir. Bir uyanıştır. Eğer gerçekten hazırsanız... Eğer bu dünyada sizi tutan hiçbir bağ kalmadıysa... Aşağıdaki adımları takip edin.”
Bir ritüel.
Basit, çocukça ama bir o kadar da ürkütücü derecede spesifik bir ritüel.
Yer: Şehrin bittiği, suyun başladığı yer. Terk edilmiş Değirmenci Köşkü’nün iskelesi.
Zaman: Ayın en karanlık olduğu gece, tam 03:00.
Eylem: Gözlerini kapat, suya dön ve seni bu dünyaya bağlayan ismini unut.
Lavinya dergiyi göğsüne bastırdı. Kalbi, göğüs kafesini parçalayacak gibi atıyordu. Bu delilikti. Bu rasyonel, mimar Lavinya’nın yapacağı bir şey değildi. Ama o an, o tozlu sahafta, yağmur dışarıda cama vururken, Lavinya ilk kez yaşadığını hissetti. Bir amacı vardı. Bir sırrı vardı.
Dergiyi satın alıp dükkandan çıktığında, yağmur artık onu rahatsız etmiyordu. Çantasındaki o ince kağıt parçası, sanki bir bomba gibiydi. Hayatını havaya uçuracak bir bomba.
Sonraki üç gün, Lavinya için bir sisin içinde geçti. Ofise gitti, toplantılara katıldı, başını salladı, imza attı. Ama orada değildi. Ruhu, o dergideki satırlarda geziniyordu.
Eve döndüğünde, o minimalist, gri dairesine baktı. Lazzoni koltuklar, özel tasarım aydınlatmalar, duvardaki soyut tablolar... Hepsi ne kadar da anlamsızdı. Bu eşyalar ona ait değildi; onlar “Mimar Lavinya”nın dekoruydu. Gerçek Lavinya, bu dekorun içinde nefessiz kalıyordu.
Cuma gecesi geldiğinde, ay gökyüzünde görünmez olmuştu. Zifiri karanlık bir geceydi. Lavinya, üzerine en rahat, en sade kıyafetlerini giymek istedi ama gardırobunda “sade” bir şey bulmak zordu. Sonunda bej rengi bir trençkot ve altına siyah bir elbise giydi. Telefonunu evde bıraktı. Kredi kartlarını, kimliğini, anahtarlarını... Hepsini o pahalı, mermer sehpanın üzerine bıraktı.
Eğer bu bir son ise, hiçbir şeye ihtiyacı olmayacaktı. Eğer bu bir başlangıç ise, bu yüklere ihtiyacı olmayacaktı.
Taksiden, şehrin kuzeyindeki ormanlık alanın girişinde indi. Şoför, “Burada mı abla? Burası tekin değildir bu saatte,” dese de Lavinya onu duymadı bile. Yürüdü. Çamurlu yolları, dikenli çalıları aştı. Uzaktan, terk edilmiş Değirmenci Köşkü’nün silueti göründü. Bir zamanlar görkemli olan bu yapı, şimdi camları kırık, çatısı çökmüş bir harabeydi.
Tıpkı benim gibi, diye düşündü Lavinya. Dışarıdan hala ayakta, içeriden yıkık.
Köşkün arkasındaki iskeleye vardığında, nehir ayaklarının dibinde simsiyah akıyordu. Su sesi, gecenin sessizliğinde bir ninni gibiydi. Saatini kontrol etti. 02:58.
İki dakika.
İki dakika sonra ya hayatının en büyük hayal kırıklığını yaşayacak ve ıslak, üşümüş bir halde evine dönecekti... Ya da yok olacaktı.
İskelenin ucuna geldi. Rüzgar sertleşti, saçlarını yüzüne savurdu. Korkuyordu. Delicesine korkuyordu. Bacakları titriyor, midesi kasılıyordu. Mantığı çığlık atıyordu: “Dön! Hemen dön! Ne yapıyorsun sen?”
Ama sonra ofisini düşündü. O soğuk camları. Asistanının boş bakışlarını. Annesinin, “Evlenmeyecek misin?” baskılarını. Yalnız yediği akşam yemeklerini. Soğuk yatağını.
Derin bir nefes aldı ve gözlerini kapattı.
Saat 03:00 oldu.
Zihninde ismini tekrarladı: Lavinya... Lavinya... Sonra o ismin harflerinin tek tek silindiğini hayal etti. L... a... v... Kimlik yoktu. Ünvan yoktu. Geçmiş yoktu. Sadece arzu vardı. Sadece gitmek isteyen bir ruh vardı.
“Beni al,” diye fısıldadı rüzgara karşı. “Neresi olursa olsun. Sadece beni buradan al.”
Önce sesi kesildi rüzgarın. Sonra suyun şırıltısı durdu. Dünya, nefesini tutmuş gibi sessizleşti. Lavinya, göz kapaklarının ardında beyaz bir ışığın büyüdüğünü hissetti. Işık o kadar parlaktı ki, kapalı gözlerini bile yakıyordu.
Sonra yer ayağının altından çekildi. Düşüyordu. Ama aşağıya değil... İçine doğru düşüyordu.
Uyanış
Düşüş, beklediği gibi mide bulandırıcı bir boşluk hissi değildi. Aksine, ağır bir yorganın altından çıkmak gibiydi. Önce sesler değişti. İstanbul’un o hiç susmayan uğultusu, yerini derin, titreşen bir sessizliğe bıraktı. Sonra koku... Egzoz, nem ve çöp kokusu silindi; yerine yasemin, ıslak toprak ve açıklayamadığı tatlı bir baharat kokusu doldu ciğerlerine.
Lavinya, düşmenin etkisiyle sert bir zemine çarpmayı bekliyordu. Kaslarını gerd, dişlerini sıktı.
Ama yumuşak bir şeye düştü.
Serin, nemli ve canlı bir şeye.
Gözlerini açmaya korktu. Belki de ölmüştü. Belki de o iskelenin çürük tahtaları kırılmış, kendini nehrin buz gibi sularında boğulurken bulacaktı birazdan. Ama teninde hissettiği şey su değildi. Güneşti.
“Güneş mi?”
Zihni bu bilgiyi işlemekte zorlandı. Gözlerini kapattığında gece yarısıydı. Saat 03:00′tü. Zifiri karanlıktı. Şimdi ise göz kapaklarının ardında turuncu bir sıcaklık hissediyordu.
Yavaşça, kirpikleri titreyerek gözlerini araladı.
İlk gördüğü şey, gökyüzü oldu. Ama bu, İstanbul’un o gri, dumanlı gökyüzü değildi. Bu gökyüzü, menekşe rengiyle başlayıp ufukta erimiş altın rengine dönen, sanki bir ressamın fırçasından çıkmışçasına canlı bir tuvaldi. Bulutlar beyaz değil, hafif pembemsi bir tonda süzülüyordu.
Lavinya nefesini tutarak doğruldu. Elleri çimenlerin üzerindeydi ama bu çimenler de bildiği gibi değildi; zümrüt yeşiliydi ve her biri sanki içten hafifçe parlıyordu.
“Neredeyim ben?” diye fısıldadı. Sesi, bu geniş boşlukta kristal gibi net çıktı.
Etrafına bakındı. Terk edilmiş Değirmenci Köşkü yoktu. Çamurlu yol yoktu. Uzaktaki otoban gürültüsü yoktu. Sadece ağaçlar vardı. Gövdeleri gümüşi renkte, yaprakları ise devasa olan ağaçlar. Ve önünde akan nehir... O karanlık, kirli su gitmiş, yerine dibindeki her çakıl taşının sayılabildiği, turkuaz renkli bir nehir gelmişti.
Lavinya ayağa kalkmaya çalıştı ama topuklu ayakkabıları yumuşak toprağa saplandı. Dengesini kaybedip sendeledi. Üzerindeki bej trençkot, bu vahşi ve renkli doğanın içinde o kadar yapay, o kadar “yabancı” duruyordu ki, kendini bir uzaylı gibi hissetti.
Sonra onları gördü.
Nehrin biraz ilerisinde, söğüt ağacına benzeyen dev bir ağacın gölgesinde insanlar vardı. Üç-dört kişiydiler. Üzerlerinde, doğanın renkleriyle uyumlu, keten veya pamuklu kumaştan yapılmış, dökümlü kıyafetler vardı. Kimse telefonuna bakmıyordu. Kimse kulaklık takmamıştı. Sadece oturmuş, konuşuyorlardı.
Bir an için Lavinya, bunun bir film seti olduğunu düşündü. “Pardon!” diye seslenmek istedi ama sesi boğazında düğümlendi. Çünkü o insanlar... O insanlar “oynuyor” gibi görünmüyorlardı. Hareketleri o kadar akıcı, duruşları o kadar rahattı ki, bu sahnenin gerçekliği Lavinya’nın midesine bir yumruk gibi oturdu.
Tam o sırada, rüzgarın yönü değişti ve ensesinde bir karıncalanma hissetti. İzleniyordu.
Yavaşça, korkuyla arkasını döndü.
O ağacın dibindeydi.
Atlas, kollarını göğsünde kavuşturmuş, sırtını asırlık bir ağacın gövdesine yaslamıştı. Lavinya’nın daha önce hiç görmediği türden bir adamdı. Uzun boyluydu, omuzlarına dökülen koyu renk saçları rüzgarla hafifçe kıpırdıyordu. Üzerinde toprak rengi, yakası açık, bol bir gömlek ve koyu renk bir pantolon vardı. Ayakları çıplaktı ve toprağa sanki kök salmış gibi sağlam basıyordu.
Ama Lavinya’yı asıl donduran şey, adamın yüzüydü. Keskin elmacık kemikleri, hafif kirli sakalı ve... gözleri. O gözler, denizin en derin yeri kadar koyu maviydi ve şu an, o gözler Lavinya’nın ruhunun en karanlık köşelerine bakıyor gibiydi.
Yargılamıyordu. Şaşırmamıştı. Sadece... bekliyordu.
Lavinya’nın eli istemsizce boğazına gitti, trençkotunun yakasını sıkıca kapattı. “Sen...” dedi, sesi titreyerek. Geriye doğru bir adım attı ama topuğu yine toprağa takıldı.
“Kaybolmuş görünüyorsun,” dedi adam. Sesi tok ve melodikti. Sanki bu ormanın bir sesiydi; rüzgarın uğultusu ya da suyun şırıltısı gibi doğaldı.
Lavinya, çantasını göğsüne bir kalkan gibi siper etti. Mimar beyni, mantıklı bir açıklama arıyordu. Hipnoz? Uyuşturucu? Kaçırılma?
“Bana yaklaşma!” diye bağırdı. Sesi panikle tizleşmişti. “Neresi burası? O dergiyi siz mi bıraktınız? Bu bir şaka mı?”
Atlas, bulunduğu yerden yavaşça doğruldu. Bir adım attı. Hareketleri bir kedininki kadar sessiz ve kontrollüydü. “Şaka değil Lavinya. Burası Yansıma. Arzuladığın yer.”
Lavinya ismini duyduğunda kanı dondu. “Adımı nereden biliyorsun?” Elini aceleyle cebine attı, telefonunu çıkardı. Ekran kapkaraydı. Tuşlara bastı, salladı. Tepki yoktu. “Lanet olsun! Neden çalışmıyor bu?”
“Burada o kutulara ihtiyacımız yok,” dedi Atlas, bir adım daha yaklaşarak. “Burada sadece gerçeği duyarız.”
“Gelme!” Lavinya, elindeki telefonu bir silah gibi adama doğrulttu. Gözleri dolmuştu. Korkuyordu. Hem de delicesine. Bildiği tüm kurallar, tüm güvenlik önlemleri burada geçersizdi. “Polisi arayacağım! Yemin ederim bağırırım!”
Atlas durdu. Yüzünde hafif, hüzünlü bir tebessüm belirdi. Ellerini iki yana açarak avuç içlerini gösterdi. “Sana zarar vermeyeceğim. Kimse vermeyecek. Ama bağırmak istiyorsan bağır. Burada sesin yankılanmaz, sadece duyulur.”
Lavinya etrafına baktı. Nehir kenarındaki diğer insanlar başlarını kaldırmış, onlara bakıyorlardı. Ama yüzlerinde merak ya da düşmanlık yoktu; sadece sakin bir anlayış vardı. Bu sakinlik Lavinya’yı daha da dehşete düşürdü.
“Ben evime dönmek istiyorum,” dedi, sesi kırıldı. “Ofisime... Oraya dönmek istiyorum.”
“Emin misin?” diye sordu Atlas. Sesi şimdi daha yakından geliyordu. “Oraya, o beton kutuya dönmek istediğine emin misin? Ruhun buraya gelmek için yalvarırken?”
Lavinya’nın gözünden bir damla yaş süzüldü. Bu adam haklıydı ve bu canını yakıyordu. Kaçmak için arkasını döndü. Nereye koşacağını bilmeden, sadece bu adamın o her şeyi gören bakışlarından kaçmak için koşmaya başladı.
Ama üçüncü adımda, o pahalı İtalyan topuklu ayakkabısı bir köke takıldı.
“Ah!”
Lavinya yere kapaklanırken, güçlü bir el onu kolundan yakaladı. Düşmesini engelledi ama Lavinya, o temas anında elektrik çarpmış gibi irkildi. Adamın eli sıcak ve nasırlıydı. Gerçekti. Fazla gerçekti.
“Dokunma bana!” diye çığlık attı Lavinya, adamı var gücüyle iterek. Dengesini bulup geri çekildi, nefes nefese kalmıştı. “Sakın... Sakın bana bir daha dokunma.”
Atlas elini havada asılı bıraktı, sonra yavaşça indirdi. Gözlerindeki o mavi derinlikte bir dalgalanma oldu. Sabır. Sonsuz bir sabır.
“Nasıl istersen,” dedi Atlas, sesini alçaltarak. “Ama kaçmayı bırak Lavinya. Çünkü burada kaçabileceğin hiçbir duvar yok. Sadece sen varsın.”
Lavinya titreyerek yere, çimenlerin üzerine çöktü. Trençkotuna sarıldı. Burası cennet olabilirdi ama şu an, onun için bilinmezliğin cehennemiydi. Ve karşısındaki bu adam... Atlas... Hem kurtarıcısı hem de gardiyanı gibi duruyordu.
“Bana...” dedi Lavinya, yere bakarak. “Bana sadece yalnız kalabileceğim bir yer göster. Lütfen.”
Atlas başını hafifçe eğdi. “Nehri takip et. İleride eski bir kulübe var. Orada güvendesin. Kapısı yok, kilidi yok. Çünkü burada kimse izinsiz girmez.”
Lavinya başını kaldırmadan, titreyen bacaklarıyla ayağa kalktı. Ayakkabılarını eline aldı. Çıplak ayakları o yumuşak, canlı toprağa değdiğinde, vücudunda tuhaf bir ürperti hissetti. Bir an bile arkasına bakmadan, nehir boyunca koşar adım uzaklaştı.
Atlas ise olduğu yerde, kollarını tekrar göğsünde kavuşturarak onun gidişini izledi. “Hoş geldin Mimar,” diye fısıldadı rüzgara. “İnşaatın şimdi başlıyor.”