GİZ. ~ ( Türkçe )

All Rights Reserved ©

Summary

“Gerçeği bilmeden sevdiler. Bedelini bilerek ödeyecekler.” Bazı aşklar yanlış zamanda değil, yanlış gerçeklerle başlar. Zümra ve Emir, birbirlerini severken bile aynı hikâyenin içinde olmadıklarına inandılar. Söylenmeyenler söylendi sandı, görülenler gerçeğin yerine geçti. Gerçeği bilmeden sevdiler, susarak bağlandılar ve yanlış sandıkları doğrularla yaşadılar. Ama her suskunluğun bir bedeli vardır. Ortada bir giz vardı. Ortaya çıktığında birini koruyacak, diğerini yakacak kadar güçlü. Giz, susarak sevmenin, yanlış anlamaların kader gibi yaşandığı bir aşkın ve gerçeğin bazen en sevdiğimizden vazgeçmemizi istemesinin hikâyesi. Çünkü bazı gerçekler açığa çıktığında aşk ya büyür… ya da kendini feda eder.

Status
Ongoing
Chapters
55
Rating
n/a
Age Rating
18+

BÖLÜM - 1


~EMİR

Akşam yemeği için ailemle bir araya gelmiş, altın yaldızlı el işlemesi motiflerle etrafı çevrili, üzeri Fransa’nın en iyi şefinin en lezzetli yemekleriyle dolu siyah masanın yanında yerimi almıştım. Babam Vedat Kargın, o soğuk duruşunu bozmadan sessizce yemeğini yerken annem Leman Kargın, her lokmasını yutmasından sonra heyecanla İdil Yalman’ın güzelliğinden, zerafetinden ve kulağa güzel gelen her özelliğinden bahsediyordu.

“Bu sabah o zarif duruşuyla piyanoda Für Elise çalışını duymalıydın.” Bir elini hafifçe göğsünün üstüne koyarken tavana bakıp hayranlıkla gülümsedi. “Etkisinden hala çıkamadım.” Başımı eğip gözlerimi devirirken ağzıma bir lokma daha attım. Annem parlak bakışlarını tekrar bana sabitlerken yüzündeki hayran gülümse evrildi ve bana başka seçeneğimin olmadığını göstermek ister gibi göründü. “Neyse ki senin de bunun etkisinde kalacağın çok uzun zamanlarınızın olmasına az kaldı.” İşte, iştahımın kaçmasına sebep olan o cümle…

Sandalyemde geriye yaslanırken yarısı kırmızı şarap dolu kadehimi elime aldım. Tek yudumda hepsini bitirebilirdim ama bunun, bu masada hiçte doğru bir davranış olmadığını yarım yıl önce, annemin İdil ile evlilik planlarından ilk bahsettiğinde verdiğim tepkiden sonra babamın yüzümde patlayan tokadının ardından tecrübelemiştim. Babam da yumruklarının arasında sıktığı çatal ve bıçaklı ellerini masanın üstüne koyarak öne doğru eğilerek doğrudan gözlerimin içine baktı. Kaşları her zaman ki gibi çatıktı. “Her hangi bir itirazın yoksa,” diye başladı hep takındığı o tehditkar ses tonuyla. “Bu yaz bu evlilik gerçekleşecek.” Benden olumsuz bir tepki bekler gibi gözlerini kısıp bir müddet baktıktan sonra geri yaslandı. “Ama öncesinde bir nişan yapmalıyız.”

“Aslında ben nişanı önümüzdeki ay düşünmüştüm ama İdil haftaya Londra’ya gidiyor.” Dedi annem dudaklarını büzüp tekrar yemeğinden bir lokma daha almadan önce. “İlkbahardan önce dönmesi mümkün görünmüyormuş çünkü Londra’da ki şirkette halletmesi gereken önemli anlaşmalar varmış.”

“Öyleyse o hala buradayken nişan yüzüklerini takalım.”

“Kesinlikle olmaz!” Diye yükseldi annem bir anda. Bu itirazın benim duygularımla ilgisi olmadığını bilsemde umut karışımı bir merakla anneme baktım. Yine de onlar umut kıvılcımlarımı acımasızca söndürüp ben burada yokmuşum gibi benimle ilgili planlarını konuşmaya devam ettiler. “Bir haftada nişan organize etmemin imkanı yok ve bu öyle gelişi güzel bir tören olmayacak. Değil cemiyet hayatının, tüm dünyanın konuşacakları bir tören ayarlayacağım.”

“Ama ilkbahara daha 5 ay var Leman. Bu uzun bir süre.”

“Daha iyi ya işte, zamanım bol. Her şeyi en güzel şekilde ayarlayacağımdan emin olabilirsin.” Elimdeki kadehi masaya usulca bırakıp peçeteyle ağzımın kenarını sildikten sonra sakince ayağa kalktım. Babamın bana karşı sorgulayıcı bakışlarının altında yutkundum.

“Burada senin geleceğinle ilgili konuşuyoruz. Nereye gittiğini zannediyorsun?”

“Siz zaten her şeyi en doğru şekilde ayarlayabilirsiniz. Bana sadece rol verin ve ben gerekeni yapacağım.” Derin bir nefes aldım. “Ama o zamana kadar bırakında son özgür zamanlarımın tadını çıkarayım. Ayrıca yarın sabah Boğaziçi Prime Üniversitesine seminere gideceğim. Üstünden geçmem gereken bir konuşmam var.”

“O tadını çıkarmak istediğin son zamanlarının içinde herhangi bir kadın görürsem ya da duyarsam, onu yok ederim. Ne demek istediğimi anlıyorsan gidebilirsin.” Babam bakışlarını tekrar tabağına çevirirken dişlerimi sıktım. İkisine de başımla selam verip yemek odasından çıktım ve odama çıkan merdivenlere yöneldim. Üçüncü kattaki odama daldıktan sonra aklımı deminki konuşmalardan arındırmak ümidiyle hemen çalışma masasında açık duran laptobuma yöneldim ve kendimi sertçe tekerli sandalyeye attım. Ucuz bir ofis sandalyesi olsaydı çoktan altımda çatırdayarak kırılır, kırılan parçalar hiç hoşuma gitmeyecek şekilde aydınlık görmemiş yerlerime girmiş olurdu. Bu lanet düşünceyle irkilip doğruldum ve bana boş görünen ekrana baktım.

Artık alışmıştım. Alışmış olmam gerekirdi. Sonuçta kendi hayatım üzerinde herhangi bir söz sahibi olduğun bir an olmamıştı. Ama yine de bazen ümit ediyordum ve bundan dolayı her hayal kırıklığına uğramamdan sonra kendimden ümit ettiğim için nefret ediyordum. Ailemin az önce bahsettikleri kız İdil, çocukluğumuzdan beri beraber büyüdüğümüz ve içi boş bir arkadaşlık kurduğum yabancılardan biriydi. Tek bir samimi an, paylaşılan herhangi bir sır, beraber oynadığımız bir oyun bile yoktu. İkimiz de aileleri tarafından içi boş kabuklar olarak büyütülmüş, babalarımızın işleri için aracılık eden iki süslü nesneydik sadece. Evliliğimiz olacak olan şirketlerin arasındaki birleşmeyi sağlayan iki piyondan başka bir şey değildik. Birbirimizi tanımamızın ya da birbirimize bir duygu beslememizin hiçbir önemi yoktu. Olması gereken buydu ve bizim sorun çıkarmamız gerekiyordu.

Bu evlilik olayını annemlerden ilk duyduğum zaman İdil‘e gittim ve onun düşüncelerini sordum. Bana cilveli bir şekilde yaklaşıp gülümserken bunda herhangi bir sorun görmediğini söylemişti. O zaman bu işe sadece benim gönülsüz olduğumu anlamıştım. Sonunda buna karşı boyun eğip kabullenmiştim. Artık sorun çıkarmıyor, onların beni kullanmalarına ses etmiyordum. Ne yaparsam yapayım sonuç değişmeyecekti. Ta ki babamın yerine geçene kadar ve ona da çok bir zaman kalmamıştı. Babam 65 yaşındaydı. Beş yıl sonra yerini bana devredecek ve kendisi emekliliğe ayrılacaktı. İşte o zaman bu devasa şirketin başına geçtiğinde kendi kararlarımı veriyor olabilecektim. En azından öyle umuyordum ama sanırım o zamana kadar sevmediğim biriyle evlenmiş, muhtemelen bir de çocuk yapmış, yaşamın verdiği hazlardan kendini soyutlamış, duygularını kaybetmiş bir adam olacaktım. Ve daha şimdiden duygularını kaybetme durumunda fazlasıyla sınırda olduğumu düşünüyordum.

Ertesi sabah hazırlandım ve kahvaltı yapmadan evden hızlıca çıktım. Dün geceden sonra annemle babamı tekrar görmek istemiyordum. Siyah takımlar içindeki şoförüm Alper mesafeli bir hareketle siyah Mercedes’in arka yolcu kapısını açar açmaz oturdum. Alper sürücü koltuğuna oturup emniyet kemerini takarken onu izledim. Dikiz aynasından bakışlarımı yakaladıktan sonra sertçe yutkundu ve hafifçe titreyen ellerini direksiyona koyduğunda gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım.

“N-nereye gideceğimizi söyler misiniz efendim?” Elleri gibi titreyen sesini duyduğumda bakışlarımı camdan dışarı çevirerek üniversitenin adını söyledim. Hafif bir kalkışla yola çıktıktan sonra bir daha konuşmadık. Dönüp ona yanlışlıkla bile bakmamak için ya tablete bakıyor ya da camdan dışarısını izliyordum.

Ben 32 yaşında yetişkin bir adamdım ama çocukluğumdan beri herkesin beni gördüğünde verdiği ilk tepkileri korku ve mesafeli saygı olurdu. Yani çocukluğumdan beri böyle davranışların sebebi olarak büyümüştüm ama buna her tanık olduğumda içimden bir parça, yalnızca küçük bir parça kırılıp yok oluyordu sanki. Ben bir tanrı değildim ama insanlar sanki onların kaderlerine müdahale edebilirmişim gibi benden çekiniyorlardı. Sanki onların hayatlarını ellerinden söküp alabilirmişim gibi… Etrafımda hiç dostum yoktu. Arkadaşım diyebileceğim ise çok az insan vardı ve bunlar bir elin parmak sayısını geçmezdi ama onlar bile benim yanımda rahat olmazlardı. Her zaman diken üstünde oturuyor gibi gergindiler ve bu beni çok rahatsız ederdi.

İnsanlar beni gördüklerinde genelde durur, konuşuyorlarsa susar, gülüyorlarsa ciddileşirlerdi. Kargın soyadı, bir odaya benden önce girer, ben sadece arkasından gelirdim. Tıpkı şimdi, İstanbul trafiği sağ olsun, 1 saat süren sessiz yolculuğun ardından girdiğim üniversitenin konferans salonunda olduğu gibi… İsmim büyük salonda yankılandığında konuşma ve kahkaha sesleri aniden yok oldu. Duyulan tek şey, ben kürsüye doğru ağır ağır yürürken cilalı, siyah ayakkabılarımın ahşap döşemede çıkardığı tok sesten ibaretti.

Mikrofonun arkasına geçip büyük kalabalığa göz gezdirdim. Salonda tek bir boş koltuk görünmüyordu. Genç kızların tam da alışık olduğum şekilde bana baktıklarını fark edince hafifçe boğazımı temizledim. Tıpkı cansız, cinsel bir objeymişim gibi… Erkekler ise saygı ve hayranlıkla bakıyorlardı. Yerimde olmanın hayalini kurduklarını görebiliyordum. Ama aslında gerçekten yerimde olmak isterler miydi, bunu merak ediyordum. Hayır, sanmıyordum. Eğer akılları başlarındaysa şu anda oldukları yerde oldukları için şükretmelilerdi.

Kendimi tanıtarak konuşmaya başladım. İlerleyen dakikalar boyunca kimseden ses çıkmıyordu.

“Bugün size mimarlıktan çok,” dedim. Sesim sakin ama netti, “karar almaktan bahsetmek istiyorum.”

Slaytta büyük bir konut projesinin görseli belirdi. Cam cepheler, düzgün yollar, yeşil alanlar.

“Bir projeye ilk baktığınızda estetiği görürsünüz. İkinci bakışta maliyeti. Üçüncü bakışta ise…” kısa bir duraksamadan sonra devam ettim. “…kimin hayatına dokunduğunu. Biz büyük ölçekli projeler yapıyoruz. Binlerce insanın yaşayacağı, çalışacağı, nefes alacağı alanlar. Kağıt üzerinde her şey dengede görünür. Ama sahada bu denge her zaman korunmaz.”

Bir slayt daha değişti. Bu kez plan çizimleri vardı. Bazı alanlar kırmızıyla işaretlenmişti.

“Bazen yatırımcı daha fazla metrekare ister. Bazen belediye daha hızlı teslim. Bazen de çevresel etki raporları… fazlalık gibi görülür.

İşte mimarlık tam da burada başlar. Çünkü her karar, bir şeyden vazgeçmek demektir.” Durup suyumdan hızlıca bir yudum aldım.

“Şunu bilmelisiniz; ideal olanla mümkün olan her zaman örtüşmez. Önemli olan, o çizgiyi ne kadar esnettiğinizdir.”

Salonda hafif bir kıpırdanma oldu. Bazıları başını salladı. Bazıları not aldı.

“Ve evet,” Sesimi biraz daha sertleştirerek, “bu sektörde herkes kendini ‘denge kuran’ tarafta görür.”

Kısa bir sessizlik oldu.

“Şimdi sorularınızı alabilirim.”

Bir iki el kalktı. Staj, yurtdışı, yüksek lisans… Hepsine ölçülü cevaplar verdim. O ana kadar duymayı beklemediğim hiçbir soru gelmedi. Mikrofonu alan, ortalarda oturan kısa saçlı bir kız, kendini göstermek yerine ayağa bile kalkmadan oturduğu yerden konuştu. Kızın sesi netti:

“Büyük ölçekli projelerde kârla kamusal fayda çatıştığında… gerçekten hangisini seçtiğinizi söyleyebilir misiniz?”

Salonda fısıltılar yükseldi. Bir süre cevap veremedim çünkü bu soruyu hiç beklemiyordum. Bu cevabı her zaman verirdim. Ama ilk kez biri gerçekten dinliyordu. Kürsüdeki mikrofona doğru eğildiğimde salondaki fısıltılar kesildi. Herkes cevabı bekliyordu; ama ben gözümü hâlâ kızdan ayırmıyordum.

“Gerçekten mi?” dedim sonunda. Sesim ne alaycıydı ne de savunmacı. Sadece… dürüsttü.

“Kâğıt üzerinde kamusal faydayı seçtiğimizi söyleriz,” diye devam ettim. “Sunumlarda, raporlarda, röportajlarda.” Kısa bir duraksama verdim. “Ama sahada…”

Nefes aldım. “…çoğu zaman hangisinin daha güçlü olduğuna bakarsınız.”

Salon buz kesti.

“Bazı projelerde geri adım atarsınız. Yeşil alanı büyütürsünüz. Sosyal alan eklersiniz. Ama bazı projelerde, sistem size başka bir seçenek bırakmaz.” Başımı hafifçe yana eğdim. “Benim öğrendiğim şu: Kamusal fayda ile kâr arasında seçim yapmıyorsunuz. Hangisinden ne kadar vazgeçeceğinize karar veriyorsunuz.”

Salondan biri alkışladı. Ardından birkaç kişi daha. Ama alkışlara bakmadım. Kız anlayışla başını salladıktan sonra mikrofonu tekrar bir başkasına uzattığında hala ona bakıyordum.

“Teşekkür ederim,” dedim sadece.

Ve kürsüden indim.