Chapter 1
KASKIN ARDINDAKİ SESSİZLİK
Önsöz
“Binlerce kilometre boyunca biriktirilen hayaller, tek bir saniyede tuzla buz olabilir mi? Çocukluğumun geçtiği sokaklara, tanıdık kokulara ve sevdiklerime kavuşmaya dakikalar kala, hayatın bana anlatacağı son bir ders vardı. Yolun bittiği yer, aslında hikayenin gerçekten başladığı yermiş. Bu kitap; tozlu yolların, uykusuz gecelerin ve kavuşmaya ramak kala değişen bir hayatın samimi dökümüdür. Her kazanın bir son olmadığını, bazen en sert çarpışmaların bile bizi asıl varmamız gereken yere fırlattığını göstermek için kaleme alındı.”
GİRİŞ
Planlarımda kontağı Antalya’da çevirmek vardı ama hayat bazen planları değiştirir. Önce bir otobüs yolculuğuyla Şanlıurfa’ya, kız kardeşimin düğününe gittim. Düğün telaşı, kalabalık, sesler… Hepsi bir şekilde gelip geçti. Ancak düğünün son akşamı, içimdeki o patlamaya hazır volkan annemle girdiğim tartışmayla harekete geçti.
Aslında bu yolculuk fikrini anneme sık sık açardım. Ama o, her anne gibi endişeliydi ve bu fikrimi asla kabul etmiyordu. Üstelik hayatımın en büyük sorumluluğu, henüz beş aylıkken annesiyle yaşadığımız sorunlar nedeniyle ayrılmak zorunda kaldığımız canım oğlum vardı. Ben Antalya’dayken annem ona bakıyordu. O gece annemle yaşadığımız o sert tartışma, benim için bardağı taşıran son damla oldu.
Şanlıurfa’da, Akçakale denilen küçük bir ilçede eski bir evimiz vardı. Ailem şehir merkezine taşınınca, ben işlerimi bahane ederek o evde tek başıma yaşamaya başlamıştım. Depremden sonra babamın desteğiyle aldığım 100 cc’lik o küçük motosikletim de işte o evin birinci katında, merdivenlerin altında duruyordu.
Belki altımdaki motor devasa bir makine değildi ama içimdeki gitme arzusu dünyadan büyüktü. O merdiven altındaki motor, benim için sadece bir ulaşım aracı değil; özgürlüğe, kendimi bulmaya ve tüm bu ağır yüklerden kurtulmaya açılan tek kapıydı. O gece o evden çıkarken, sadece bir kapıyı değil, eski hayatımın tüm pencerelerini de kapatıyordum.
1. bölüm
Yolun Başlangıcı
28 Mayıs 2023, gecenin Saat 02:50 …si
Evde yalnız başıma oturuyorum. İçimde tarif edilemez bir daralma, hayatın adaletsizliğine karşı birikmiş büyük bir bunalım var. Sessiz ama bir o kadar da sinirli bir haldeyken, aylar öncesinden zihnime düşen o büyük hayali gerçekleştirmeye karar verdim: Motosikletimle kilometrelerce sürecek o uzun yolculuğa çıkacaktım.
Aslında her şey 6 Şubat depreminden birkaç ay sonra başlamıştı.
Yaşadığım onca sarsıntıyı; depremi, boşanma sürecini ve üst üste gelen sağlık sorunlarını üzerimden atabilmek için Antalya’daki dayımın yanına gitmiştim. Dayım orada oto lastik ve yıkama işiyle uğraşıyordu. Benimse yola çıkmadan önce öğrenmem gereken hayati bir şey vardı: Yolda kalırsam lastiğimi nasıl tamir edeceğimi, motosikletimin bakımını nasıl yapacağımı bilmeliydim.
Dayımın yanında çalışmaya başladım. Orası benim için sadece bir dükkan değil, bir okuldu. Dayım sadece bir lastikçi değil, aynı zamanda usta bir motosiklet tamircisiydi. İnanın bana, kamyon lastiği tamir etmek bile güçten ziyade teknik istiyormuş; bunu bizzat deneyimledim. Antalya’da geçirdiğim o süre boyunca, her ay kenara para koyarak ekipmanlarımı tamamladım. Tur çantası, kamp ekipmanları, çadır, yatak, kamp ocağı… Kısacası yolda bana eşlik edecek ne varsa hepsini birer birer temin ettim. Son olarak kendime sağlam bir motosiklet montu ve dizlik aldım.
Artık hazırdım. Ruhumdaki yaraları sarmak için Şanlıurfa’daki kız kardeşimin düğününe, kendi yolculuğuma doğru gitme vakti gelmişti. Tüm ekipmanlarımı kuşandım; geride bıraktığım acıları çantama sığdırdım ve bir otobüse atladım
2. BÖLÜM: Menzil: Bilinmezlik
Yola çıkmadan önce ilk durağım aile dostumuz olan bir terziydi. Ona niyetimi anlatıp uzun yol için bir minder yapmasını istedim. Önce bana, sonra dükkanın önündeki 100 cc’lik motosiklete baktı. “Bu motorla mı?” diye sordu, sesi şaşkınlık doluydu. “Evet,” dedim kararlılıkla. O minder, belki de o yoldaki en büyük konforum olacaktı. Kaskım ise bir arkadaştan kalmaydı; iç pedleri bile yoktu ama idare edecektim.
Düğün bitti, annemle o son tartışmayı yaptık ve Akçakale’deki sessiz evime döndüm. Gece saat 02:50… Büyük bir demlik çay koydum. Çayım demlenirken bir yandan çantalarımı kontrol ediyor, bir yandan da motosiklete basit bir LED düzeneği kuruyordum. Gece karanlığında fark edilmem gerekiyordu. Saat üçe geliyordu, düğme arayacak vaktim yoktu; kabloları doğrudan aküye sabitledim. Beyaz ışık yanınca “Tamam,” dedim. Bir litrelik termosumu çayla doldurdum, kapıyı kilitleyip anahtarı cebime attım. Anahtarı eski çalıştığım petrole bırakacaktım ama heyecandan unutmuşum; cebimde benimle geliyordu.
Sabaha karşı 04:57’de Gaziantep sınırındaydım. Şansıma sağanak bir yağmur başladı. Saat sekiz civarı Antep merkezde bir petrole sığındığımda her yerimden su damlıyordu. Tuvalette yedek kıyafetlerimi giydim. Ayakkabılarım sırılsıklamdı; işte o an eski ama hayat kurtaran bir taktik uyguladım: Kuru çoraplarımın üzerine buzdolabı poşetlerini geçirdim, ayakkabıları öyle giydim. Artık rüzgar ve su ayaklarıma değmeyecekti. Petrol çalışanlarının davetiyle küçük, mütevazı ofislerinde bir bardak sıcak çayla ısındım.
Uykusuzluk ve yorgunluk çökmüştü. Bir kamping alanı aradım ama yağmurdan dolayı telefonum montun iç cebindeydi; haritaya bakamadığım için kamp alanını çoktan geçmişim. Kömürler, Nurdağı, Bahçe derken Osmaniye’ye ulaştım. Bir çay ocağında durdum. Şehir halkı, üzerindeki devasa çantalarıyla bu küçük motoru görünce şaşırıyordu. Orada eski bir Urfalı amca beni evine davet etti, “Yemek ye, bizde kal,” dedi. Nazikçe teşekkür ettim; hedefim akşam olmadan Adana Yumurtalık’taki kampa yetişmekti. Marketten kamp ocağım için üç adet çakmak gazı alıp tekrar yola koyuldum.
Ceyhan yakınlarında kendim gibi motosikletli bir yol arkadaşıyla, Yasin’le tanıştım. O, 200 cc’lik yakışıklı bir Hint motoruyla Antalya’ya gidiyordu. Bir köprü altında yağmurun dinmesini beklerken dertleştik, hatıra fotoğrafları çekildik. Ceyhan’da yollarımız ayrıldı.
Saat 19:30 sularında Yumurtalık’ta çadırımı kurmuştum.Ve çay yemek faslı derken,Günün yorgunluğuyla derin bir uykuya daldım. Gece boyu tepemdeki ağaca vuran yağmurun sesini duydum ama yeni çadırım sayesinde kupkuruyum. Sabah uyandığımda, termosumdaki 24 saatlik garantisine rağmen hala sıcak olan çayımla güne başladım. Çadırımı yağmurun kirinden arındırıp motorumu yüklerken, artık sadece bir yolcu değil, yolla bütünleşmiş bir adam gibi hissediyordum.
3. BÖLÜM: Sabır Sınavı
2. gün Yumurtalık’tan ayrılırken güneş henüz yakmaya başlamamıştı ama yolun geri kalanının dünkü kadar zor olmayacağını seziyordum. Altımdaki makine, kendi çapında bir kahramandı ama 100 cc’nin sınırları vardı. Yine de beklenmedik şekilde, boyundan büyük iş yaptı. İlk gün hava soğuk ve serindi; sık sık verdiğim molalarla motoru soğutabiliyordum ama bugün her şey çok farklıydı.
Kamp alanından hazırlanıp çıktım. Yolun heyecanı açlığımı bastırdığı için kahvaltı bile yapmamıştım. Düşüncem; şehir merkezinde bir markete girip kahvaltılık almak ve bir tesiste durmaktı. Ancak “bir sonraki mola” diye diye saat çoktan öğle olmuştu bile. Yolda durup aldığım çikolata ve kola molalarıyla Erdemli’ye kadar sürüş yaptım.
Vardığımda vakit neredeyse akşama yakındı. Hemen Erdemli’deki sahil parkında mola verdim. Masamı, taburemi kurdum; marketten aldığım hazır çorbayı pişirdim. Turşu, ekmek ve çorba derken resmen bir Halil İbrahim sofrası oldu. Tabi çaysız olmazdı; her durduğum yerde çayımı demler, molalarımda içerdim. Yine öyle yaptım. Yemeğim bitene kadar çay demlenmişti bile. Toparlanıp yola çıkmadan önce su ve sakız gibi ufak tefek ihtiyaçlar için bir markete yanaştım.
Kulaklığımı taktım, müziğimi açtım. İnanmayacaksınız belki ama yola çıktığımdan beri hep aynı şarkı tekrar ediyordu: Alan Walker ve Alok’un Headlights adlı mix şarkısı... Nedense ikinci gün bu şarkı bana müthiş bir enerji ve motivasyon verdi. Motosikletim için ara ara ufak molalar vermem gerekiyordu, çünkü bayağı bir sürüş yapmıştım. Adana’dan öğle saatlerinde ayrıldığım için Erdemli’deki yemek molası ve aradaki ufak duraksamalar derken saat epey geç oldu.
Akşamın çökmesiyle birlikte hızımı düşürdüm; virajlı ve dar yollarda dikkatlice ilerliyordum. Mersin’in Aydıncık ilçesine girdim. Antalya istikametinde giderken sol tarafa baktığınızda deniz size eşlik eder. İlk döner kavşaktan sola sapıp sahile doğru yöneldim.
İlk izlenimim; kıyıda balıkçılar vardı, onlara doğru ilerledim. Kamp atmak için uygun bir yer bakıyorum aslında hemen. Adamın biri bana seslendi, yanına yaklaştım, selam verdim. Ayak üstü lafladık, kamp atacağımı söyledim. O da “1 kilometre ileride park var, kampçılar orada oluyor genelde,” dedi.
Teşekkür edip adamın tavsiyesi ile tekrar yola çıktım. Döndüğüm kavşağa tekrar gelip döndüm ve kapısı hemen kavşaktaydı neredeyse. Gerçekten iyi ki önermiş; çimlerin üzerine hemen çadırı kurup uyudum.
Sabah deniz manzarası ile uyandım. Eşyalarımı toplarken emekli öğretmen Mehmet Amca yanıma yaklaştı orda onunla tanıştım. Aslen o da Şanlıurfalı ama yıllarca Mersin’de yaşamış. Kendine küçük bir minibüs alıp karavana çevirmiş, yanında da sevimli hayat dostu minik bir köpek vardı. Mehmet Amca, toparlanınca kahve içmeye davet etti. Ben de toparlandım.
Mehmet Amca’nın minibüsü haliyle otoparkta idi, motosikletimi yanına durdurdum. Hasbihal ettik bayağı. Sanırım onun da hayatından, ailesinden yaşanmışlığı var ve yüzünden belli yorgunluğu, kırgınlığı... Kahveler içildi, sohbet edildi. Hala yolum vardı, yolun heyecanı vardı aslında. Teşekkür edip vedalaştık, yola koyuldum.
Anamur virajlarında muazzam keyif aldım. Dağın başında ufak bir alana çay, gözleme yapılmış bir yer vardı. Hemen girip biraz dinlenip motorumun soğumasını beklerken çay içtim. Tabii orada oturan insanlar şaşkın; biraz da alay edercesine “CG ile yola mı çıkılır?” dedi biri. Bende “Şanlıurfa’dan geldim,” deyince tabii şaşkınlıkla beraber inanmakta güçlük çekiyorlardı. Çünkü motosikletim böyle bir yola uygun değildi ama götürmeyi bilirsen her yere gider. Takmadım tabii, çayımı içtim. Birkaç hatıra fotoğrafı derken yola çıktım.
Her şey çok güzel gidiyordu. Bir yandan ailem sık sık arayıp motosikleti otobüse bindirmemi ve o şekilde gitmemi istedikleri için telefonumu uçak moduna aldım; rahatsızlık istemiyorum, sadece ben ve yol...
Dayım, Anamur virajlarına girmemem gerektiğini, Konya üzeri gelmemi tembihledi. Fakat bu hayalim için bu rota vardı; her şeye rağmen bu yolu gidecektim. Dayım şöyle dedi: “Bir insan öleceğini bile bile neden ısrarla o yola gider?” Nasipte varsa göreceğim, şayet Yüce Yaradan’ın izni ile sağ salim bitireceğimi biliyordum. İnanmak gerek gerçekten.
Rota harikaydı; virajlar, dağlar, tepeler derken yol azalıyordu. Yol azaldıkça huzursuzlanmaya başladım; hiç bitmesin istedim bir an, öyle bir duygu... Rotanın ikinci günü Antalya’ya giriş yaptım. Planlarımda üç gündü, son geceyi de Manavgat’ta geçirdikten sonra rotayı bitirme kararı aldım.
Hemen Side’de bir markete girdim. İlk yolculuğumu kutlamak için kola, sucuk falan vb. şeyler aldım. Bir kamp bölgesi buldum ve konumu açtım. Motosikletimdeki çantalarda ekstra eşyaya yer yoktu; en üstte, çantanın üzerine poşetleri koyup bağladım. Biraz ilerledim. Neyse ki şehir içindeydim ve hızlı değildim. Işıklara yaklaştığımda motosikletim birden sarsıldı, düşmek üzereydim. Motosikletin küçük ve alçak olması ile ayaklarımla hemen dengeledim ve sağ şeridin dibine girdim.
“Ne oldu?” derken; asfalt üzerine dökülen domates, kola ve ekmeğimin yola savrulduğunu gördüm. Hemen dörtlüleri yaktım, araçlar gelmeden eşyalarımı topladım. Neyse ki akan trafik yoktu, “nazar” dedim. Eşyaları bir şekilde çantaya sokuşturdum.
Konuma giderken bir ara pişman oldum; öyle bir yola girdim ki, tarlalar arasında ıssız yolda bir an “Ben nereye geldim?” dedim. Neyse ki ufaktan ışıklar gözüktü. Birkaç köy sonra konumuma ulaştım. Side-Manavgat arasında, köyler arasında bir kamping; aslında motokamp yeriymiş. O zaman 110 TL bir para talep etti. “100 TL olmaz mı?” dedim, “Hayır,” dedi kadın. Kimse de yoktu, sadece ben vardım. Sanırım ilk müşterileri ben oldum ve motosikletliydim; biraz kazıklandım aslında. Gece karanlığı, kaybolma riski ve yorgun olduğum için kaldım.
50 km sonra dayımın evi... Neyse, kutlama için aldığım eşyalarımı çıkarıp güzel bir yemek yaptım; sucuklu domates yumurta, maşallah her şey vardı. Güzel bir uyku... Tabii dayım hala yolda olduğumu sanıyor, sık sık arıyor. Bir gece daha kalmak için “Manavgat’a az kaldı,” diyorum ama tam konum da vermiyorum.
Sabah uyandım, minik bir dost ile tanıştım; ufacık, şirin bir köpek... Ufak bir kahvaltı yapıp toparlandım. Son 50 kilometrelik yol kaldı rotamı bitirmeme. Çok az bir para ile çıktım yola. Neyse ki benzin fiyatları nispeten iyi denilecek kadardı; param beni gideceğim yere kadar yetti de arttı. Yaklaşık 992 km ama sağa sola sapmalar, gezmeler derken yaklaşık 1200 km kadar yol yaptım. İlk yolculuk için harika bir mesafe.
İnanmanın Gücü ve Yolun Sonu
İlk rotamı, ilk hayalimi eşsiz bir şekilde bitirdim. O 1200 kilometrenin sonunda gelen o “başardım” hissi, insanın hayatı boyunca boynunda taşıyacağı manevi bir madalyadır. Özellikle o pedsiz kaskla, 100 cc motorla ve onca imkânsızlıkla o yolu bitirmek, insanın kendine olan güvenini çelik gibi yapıyor.
Bu yolculuk bana şunu öğretti: Burada asıl mesele motorun gücü ya da yolun düzgünlüğü değil; asıl mesele inanmak. Hayallerine, hedeflerine “yapabilirim” demek... İnsan bir kez inandığında, dünya üzerindeki her şey çok farklı bir renge bürünüyor. O ana kadar imkânsız görünen yollar kısalıyor, aşılmaz sanılan yokuşlar düzleşiyor.
Zorluklara dayanmak, o rüzgârı göğsünde yumuşatmak ve her şeye rağmen yola devam etmek sadece kas gücüyle değil, yürekteki o sönmeyen ateşle mümkün oluyor. 100 cc’lik motorum belki küçüktü ama taşıdığı inanç dünyadan büyüktü. Cesaretim bu yolun sonunda katlanarak arttı. Artık biliyordum ki; engel yolda değil, zihindeydi. Bir kez o zihindeki engeli aştın mı, hiçbir rüzgâr seni durduramazdı. Ve benim için asıl yolculuk, asıl hikâye tam da bu inancın perçinlendiği, “bitti” denilen o yerden sonra başlıyordu.