Tanıtım
Bazı mucizeler dilek tutulduktan sonra değil, dileğin ne anlama geldiği anlaşıldığında başlar. ✨
İlk Bölümden...
Hayatımda büyük değişikliklerin olacağı yıla giriyorduk. Üniversiteden mezun olacak, çalışmaya başlayacaktım. Kendi evime çıkacak, yeni bir düzen kuracaktım. Kurallarını sadece benim koyduğum bir hayat. Tadını bile bilmediğim bir tatlıya duyduğum özlem nihayet sona erecekti. O anahtarı elime aldığımda, yeniden doğacağımı biliyordum. İlk doğumumdaki laneti kırmanın vakti gelmişti.
Cam terasta kafamı kaldırıp gökyüzüne baktım. Bu sene, yıllar sonra yılbaşında kar yağıyordu. Her bir damla aheste aheste havada süzülürken bir dilek diledim. Bu sefer her şey güzel başlasın.
“Beril, gel, pasta kesiyoruz!”
Ailemin başrolünün, yılın müjdesi gibi 31 Aralık gecesinde doğması ailemizden kimse kılını kıpırdatmasa bile hayatın ona bir armağanı gibi her yıl büyük bir şölene dönüşürdü. Benim doğum günümse, sırf üzülmeyeyim diye onun pastasına iliştirilmiş bir mumdan ibaretti.
Çünkü Burak ailemize müjde getirenken ben laneti taşıyan olmuştum. Annem, doğumdan yirmi dört saat sonra dünyaya gözlerini kapamıştı.
“Prenses de geldiğine göre...”
Burak beni kolunun altına çekerken “Buna gerek yok,“diye fısıldadım ama gösterisi bana değil, diğerlerine olduğundan duymazdan geldi.
“Mumları üfleyelim artık!”
Kardeşinin kahramanı rolünü oynamasına izin vermekten başka şansım yoktu. Babam, mumlar üflendikten sonra çekip gidecekti, o ana dek uslu bir çocuk olup ona ikimizi de ne kadar iyi yetiştirdiğini göstermek zorundaydık. Düzenimiz bozulmasın diye bir daha evlenmemişti bile. Burak ile genelde ortak fikirde olduğumuz pek olmazdı ama söz konusu babam olduğunda, ne yapmamız gerektiğini ikimiz de bilirdik.
Mükemmel gülümsemesiyle bana baktığında “Dileğini diledin mi?“diye sordu. Sapsarı saçları, mavi gözleri, tedavisiz bile mükemmel gözüken dişleriyle Beyaz Atlı Prens, yanımda duruyordu. Dişlerimin onunkiler kadar iyi görünmesi için hormonlarımın beni çirkinleştirdiği ergenlik döneminde tel takmak zorundaydım. En azından bir tane çürüğü olabilir, “Diledim,“deyip gülümsedim.
Çoğunu onun arkadaşlarının oluşturduğu kalabalık sırayla ikimizin de adını geçirerek doğum günü şarkısını söylerken babama bakıp gülümsedik ve ondan da karşılığını aldığımızda, her yıl yaptığımız gibi aynı anda pastanın üstüne doğru eğilip mumları üfledik.
Birkaç kişiyle sarıldıktan sonra gitmek için bizi bekleyen babamın iki tarafına geçerek ona sarıldık. Her şey için teşekkürler, baba.
İkimizi de saçlarından öptükten sonra “Siz benim her şeyimsiniz,“dedi.
“Sen de bizim her şeyimizsin,“dedik aynı anda.
“Yeni yaşınızda çok mutlu olacaksınız.”
“Elbette,“dedik yine aynı anda. Benim yeni yaşıma hala on gün olsa da dilekleri kabul ediyordum. O gün geldiğinde tekrar duyamayacaktım ne de olsa.
“Evde görüşürüz, çok dağıtmayın.”
“Anlaştık!”
Babam aramızdan ayrılırken Burak kolunu omzuma attı.
“Alp sana evlenme teklifi edecek. Doğum günüme üçüncü bir kutlama daha sokmasına izin verme.”
“Ne saçmalıyorsun?”
“Ben değil, o saçmalıyor. Ne yap et, gece yarısından sonra etmesini sağla.”
Yanağımdan bir makas alıp arkadaşlarının arasına karıştığında bize ayrılan sürenin sonuna geldiğimizi duyuran zil çaldı. Mekanı yalnızca pasta kesilene kadar misafirlerimize ayıracak kadar para ödemişti.
Aslında ait bile olmadığım doğum günü için tek kuruş ödemeyeceğimi söylediğimde kafamı pastaya bastıracağına söz vermişti ama sanırım babamı rezil etmekten korktuğundan bu iddiasını unutmuş gibi davranıyordu.
Yılbaşı gecesini cam terasta kutlamak isteyen şehirliler mekanın içine doluştuğunda dev yılbaşı ağacının yanına doğru sokuldum.
Biri omzuma dokunduğunda bu hareketi bana sadece Alp yaptığından geldiğini anlamıştım.
“Nereye kayboldun?”
“Asıl sen nereye kayboldun?“diye sordum. Pastayı üflemeden önce yanımdaydı.
“Babanı geçiriyordum.”
Bana sarılmadan babamı geçirmeye gitmişti. Ne mükemmel bir erkek arkadaş ama! Benimle değil de ailemle evlenmek için can attığını görebiliyordum.
“Biraz sohbet ettik.”
Aptal! Babama evlilik teklifi edeceğini söylemişti!
“Eee nasıl geçti?”
“Harika!“dedikten sonra kolunu belime sardı. “Her zamanki gibi. Babanla iyi anlaşmam hoşuna gidiyor mu?”
Babam ondan hoşlanmıyordu. Yine de yüzündeki o ölçülü gülümsemeyi takınır, herkesle olduğu gibi onunla da mesafesini koruyarak konuşurdu.
“Babam herkesle iyi anlaşır,“dedikten sonra ona döndüm. Ceketinin yakalarını düzeltmeye giriştim. “Yeni yıl dileğimi duymak ister misin?”
“Söyleyince bozulmaz mı?“deyip sırıttığında ona dikkatle baktım.
Çok iyi görünüyordu. İyi bir eğitimi, iyi bir işi, babamın onaylayacağı kadar güvenli hobileri vardı. Bir partner için kusursuz bir adaydı. Ama kendisi mezun olduğundan beri evlenmeyi düşünüyordu ve bu, onu kusursuz olmaktan uzaklaştırmıştı.
Ensesindeki saçları okşarken yüzüne tatlı bir gülümseme yayıldı. Fısıldayarak “İlişkimizin bozulmamasını diledim. Bunu mahvetme,“dedikten sonra sırıtarak “Anlaştık mı?“diye sordum. Yeterince açık olduğumu düşünüyordum ama bazen Alp’in, katı, yontulmamış kuralları olan bir budala olduğunu görmezden gelerek erken düşünüyordum.
“Bozulmayacak. Her şey daha güzel olacak.”
Hiç sanmıyorum.
Ondan hoşlanıyordum ama evlenmek istemiyordum! Henüz değil.
Evlenmek istemediğimi biliyordu. Ona defalarca kendi evime çıkmak istediğimden, bunun benim için ne kadar önemli olduğundan bahsetmiştim ama o kaskatı zihninde bunu evlenmek istediğim şeklinde yorumlamış olabilirdi. Allah’ım! Kendi istekleri konusunda o kadar inatçıydı ki gerçeği görmemek için her fikri kendi düşüncesine çekecek bir yön bulabilirdi.
“Her şey bu haliyle yeterince güzel.”
O inatçıysa, ben de inatçıydım. Sonuçları çok ciddi olmadığı sürece onun kör inadını görmezden gelerek sırf mutlu olsun diye ve tartışmak da istemediğimden onun kazanmasına izin veriyor olmam her zaman kazanacağı anlamına gelmiyordu ama belki de onu alıştırmıştım.
Bir şey söylemek üzere ağzını açsa da kalabalığın arasındaki itiş kakış ikimizi de aynı anda harekete geçirdi. Burak’ı iki arkadaşı zar zor tutuyordu. Alp önüne geçerek göz temasını keserken ben de kan davalısını omuzlarından ittirerek onu Burak’tan uzaklaştırdım.
“Uzak dur!”
Bana göz ucuyla bile bakmadan çenesini kaldırıp aralarındaki onca insana rağmen Burak’ı görmeye çalışıyor, konuşurken parmağına bir ip sarar gibi sallayarak bizi işaret ediyordu. “Çok kaşınıyorsan çek şu kırıntıları aradan öyle gel karşıma!”
Abimin en büyük düşmanını kolundan tutup çıkışa doğru çekelerken bütün gücümü kullanıyordum. Bir zamanların şampiyonu, hala taş gibiydi. Burak ringten indiğinden beri gözle görülür bir şekilde kasları erimişti. Bu konu hakkında tek kelime edecek olsak konu dönüp dolaşıp ikisinin birbirlerinin hayatlarını mahvettikleri o geceye geldiğinden evde bu konunun konuşulması yasaktı.
“Aklından ne geçiyordu?“dedim kapının eşiğinden geçtiğimizde.
“Bırak kolumu!”
“Ne işin var senin burada?”
Tek yumrukta beni bayıltabileceğini bildiğim birine karşı diklenmek çok da mantıklı değildi. Üstelik yapmazdı herhalde diye sığınabileceğim bir profesyonelliği de Burak sayesinde yokken... Bu yargıyı bir sınav sorusu olarak ele aldığımızda beni zarara sokacak kritik iki nokta vardı. Birincisi, Efe Han’ın profesyonelliğini riske sokacak bir kariyeri yoktu. Birinci nedenle bağlantılı olan ikinci nedense, bu kariyerin yok oluşunda bizzat benim abimin büyük rol oynamasıydı.
Yine de, bana bir şey yapmayacağını düşünerek ona dikleniyordum işte.
“Defolup gideceksin buradan!”
Kolumu tutup durduğunda kapının ağzındaydık. Karşıma geçip “Bana bak ufaklık!“deyince tırnaklarımı koluna geçirdim. “Düzgün konuş!”
“Çek şu tırnaklarını!“dedi dişlerinin arasından. Tırnaklarımı biraz daha bastırıp çenemi yukarı kaldırdım.
“Sen alışkınsın ring dışında da dövüşmeye. Ne yapacaksın elimi mi kıracaksın?”
Gözlerinde beliren kırgınlığı bir anlık saklayamamıştı sadece. Hemen savunmaya geçip alaycılığı ön plana çektiğinde kışkırtıcı bakışlarıyla beni kıskancına almış gibi hissettim.
“Şüphen yoktur,“dedi imayla.
“Hiç!”
Bir anda bileğim parmaklarının arasındaydı.
“Reflekslerin hala iyi. Senin elinin soğuması gerekmiyor muydu?”
Çarpık bir gülüş yüzünde yerini sabitledi. Elimi kolundan ayırmasına izin vermiştim. Elimi indirirken bileğimi sıkmadan gücünü nasıl kontrol edebileceğini kanıtlıyordu sanki. Onun yönlendirmesine karşı direnç göstersem asıl gücünün sadece bir kısmına duvara toslar gibi toslayacağımı biliyordum. Gözlerini elimden ayırıp kaldırdığında kalbim bir farklı atıyordu. Efe Han. Bir zamanlar, ona hayrandım. Burak’ı desteklemek zorunda olduğum zamanlarda bile onun ringde ne kadar iyi olduğunu hayranlıkla seyrederdim.
“Yasa dışı dövüşlere falan mı katılıyorsun yoksa? Tam senin kalemin!“dediğimde kaşları yukarı kalkmıştı. Sırtımdan bir ter damlası belime doğru akarken kızardığını hissettiğim yanaklarımı düşünmeyi kesip ona meydan okumaya devam ettim. “Sen seversin sokak dövüşlerini ne de olsa!”
Elimi duvara bastırdığında yumruğumu açmıştım. Bütün parmaklarımla soğuğu kabul ederken yüzüme o kadar yaklaşmıştı ki burnu burnumun ucuna değdi. Sıcak nefesi buzu kıran ılık bir dalga gibi tenimin üstünü okşadığında nefes almıyordum. “Ona söyle, bedelini ödeyecek.”
“Şimdi de tehdit mi ediyorsun? Seni içeri tıktırabilirim,” dediğimde dudaklarını birbirine bastırıp güldü.
Elimi bırakıp bir adım geri çekildiğinde üzerinde taşıdığı kar kokusu patlamış bir balon gibi sönerek aramızdan çekildi.
İşaret parmağını aramızda kaldırdığında yeni bir tehdit için hazır olduğumu sanıyordum. Gardımı almıştım ama birbirine bastırıp iyice kızarttığı dudakları aralandığında tehdit etmedi.
“Önce mezun ol!”