Akreple Yelkovan Arasında

All Rights Reserved ©

Summary

Ailesini bir yangında kaybettiğinde İstanbul sessizleşti. Sokaklar kalabalıktı ama o artık yalnızdı. Gerçekle hayal arasındaki çizgi, acı kadar inceydi. Konuştuğu adam… sevdiğini sandığı kişi… Belki de hiç var olmadı. Yalnızlık, insanı hayatta tutan bir yalan yaratabilir mi? Geçmişten dönen bir sevgili, karanlıkta pusuda bekleyen bir adam ve her adımda biraz daha dağılan bir zihin… Bu hikâye kurtulmakla ilgili değil. Bazı insanlar hayatta kalır. Ama asla iyileşmez.

Status
Complete
Chapters
1
Rating
n/a
Age Rating
18+

Medeniyet Kulübü


Medeni İnsanlar Kulübü

Bu, her şeyi derin düşünebilmenin laneti. Yaşamın kısır döngüsüne dönüp “biz nereye gidiyoruz” demenin cezası. Bu mutsuzluk ya da huzursuzluk değil, yeni bir yarına uyanma mecburiyetinin başlangıcındaki bunalım. Bu gidenlerin kalanlardan daha çok iş görmesi. Bu yeni doğan hiçbir duygunun, kursağıma sıkışanlara “hadi çıkın oradan, fırtına dindi” demeye cesaret edememesi. Bu çok başka bir şey, yirmi beşinde ölüp, kim bilir kaç yıl gömülmeyi beklemek.

Bu sırada Zehra çağın sıkıntısına içinden eleştiriler yağdırırken ıslanmamak için koşar adım yürüyor. Fakat nafile şiddetli yağmurun altında ıslanıyor.

Biraz sonra ise tepesine yağan yağmura aldırış etmeden seyyar arabanın önünde dikilmiş, adamın ona yumurtalı ekmek arası yapışını hayranlıkla izliyor. Evde birkaç kere aynı malzemelerle denese de buradakinden aldığı tadı alamıyor. Yürüyor ve yürüdükçe yol bitmesin istiyor. Yağmur şiddetini kesiyor da zaten ıslatacağı kadar ıslatmış değil mi. Birbirine yol vermemekte direnen arabaların direksiyonundakiler, sanki yollar sadece onlarınmış da onların rızası olmadan kimse geçemezmiş gibi itici el hareketlerini, yayalara yersiz bir egoyla tekrarlayıp duruyorlar. Yayalarda buna alışmış olmanın verdiği tepkisizlikle itaatkarca, onların emrivaki ve aynı zamanda küçümseyici hareketlerini görmeden yola atlamıyorlar. Korku, başka bir insanın merhametine ince bir iple bağlanmışsa eğer, bize itaatkar bir ucube olmaktan başka seçenek bırakmaz. İçindeki yaşlı bunağın sesini kısıp diyaframından derin bir nefes aldıktan sonra göğe bakıyor. Gök tertemiz bir kağıt gibi uzanıyor.

Canını her seferinde sıkan yoğun trafiğe, duyarsız davranışlara aldırmadan bulutların üstünde yürürcesine şevkle şirketin kapısından giriyor. Önüne gelene “günaydın” derken yüzünden etrafa saçılan gülümsemeler ve sıcacık ses tonuyla ortamın kışını adeta bahara çeviriyor.

Düşüncelerimiz davranışlarımızı ve davranışlarımız sonuçları değiştirir. O tam tersini yapmaya çalışıyor, davranışlarıyla düşüncelerini değiştirme çabasını elinden hiç bırakmıyor. Kendinden çok başkalarına yarayan pozitif enerjisi en az kendi içine işliyor. Elbette ki bunun sebebi gerçekler. Kendi gerçeklerini, mutsuz olması için onu haklı kılacak o bütün gerçekleri sadece kendisi biliyor. Franz Kafka’nın dediği gibi, iç dünya ancak yaşanabilir, tanımlanamaz. Ama o tüm bunlara rağmen kalan parçalarından mutlu ve sıradan bir insan yaratmaya çalışıyor.

Son günlerde müdürü onun başarısız olduğunu her fırsatta hatırlatsa da o bunun başarısızlık değil, baskının kaçınılmaz sonucu olduğunu biliyor. Basınç ile metale bile önce istediğiniz şekli verirsiniz ama aynı basıncı uygulamaya devam ettikçe istediğiniz şekli de kaybeder ve hiçbir şeye benzemeyen bir metal elde edersiniz. İnsan da böyledir, baskı gördüğünde o baskıdan kurtulmak için daha çok çalışır-çabalar. Fakat baskı devam ederse, tükenmişlik ve yorgunluk üşüşür tepesine. Zehra henüz bu süreci yaşamamıştı. Onun durumu farklı. İş arkadaşlarına göre başarılı fakat müdürüne göre sahip olduğu potansiyelin tamamını kullanmıyor ve bu yüzden baskı görüyor. Kendince Zehra’yı istediği kıvama getirmeye çalışıyor. O ise yaşama inadından ve hırsından kudurup daha da çalışıyor. Fakat bunu zaman içerisinde sorgulayacağının kaygısını da pimi çekilmiş bir bomba gibi dilinin tam altında saklıyor.

Sigorta sattığı bir müşterisi ondan istediği ilgiyi göremeyince şirketi arayıp “çalışanınız bana hakaret etti” diyerek şikayet edeli daha iki saat olmuştu. Zehra’nın bundan haberi yok. Sistemini açarken yanındaki arkadaş gurubunun kendi aralarındaki komik atışmasına çaktırmadan kıkırdıyor. Onlara katılıp yorum yapmaya cesaret edemiyor. Kulak arkası edilecek o kadar gereksiz hakaret ve iltifat oradan oraya savruluyor ki.

Saat on bire kadar hiç nefes almadan çalışırken, telefonunun saatine istemsizce bakıp hevesle işine dönüyor. Akşam yazıldığı opera kursu için ilk günü olacak. Fakat daha bunları düşünürken müdürü tepesine dikilip ödünü koparacak bir suratla “sistemini kapat ve toplantı odasına gel” diyor. Ne kadar özenle çalışırsa çalışsın bir yönetici onun asık suratıyla odasına çağırıyorsa mutlaka bir kabahat işlemiştir, aksine adı gibi emin olsa da. Toplantı odasına toplasan sekiz adım var ama her adımda bedenini tamamen esir alan korku, baskı ve yetersizlik duygusunu üzerinden atmaya çalışıyor. Haklı olmanın verdiği çaresizliğin daha can yakıcı olduğunu bildiğinden, umarım ki telefi edilecek bir hata yapmışımdır diyor içinden. Öte yandan toplantı odasına çağırılacak kadar ciddi bir hata yapmadığından emin. En kötü ihtimal ödeme süreçleriyle alakalı birkaç bilgiyi atlamışımdır diyor içinden.

Fakat toplantı odasındaki diğer çalışanları görünce şaşkına dönüyor. Medeni İnsanlar Kulübünün haftalardır disipline etmeye çalıştığı kişiler bunlar. Genelde disiplinli çalışmadıkları, müşterilerle küfürlü ve lakayt konuştukları için bu kulüpte haftalardır eğitim görüyorlar. Buna rağmen şirketin gözünde onlar hala medeniyet ve modern nezaket kurallarına fazlasıyla yabancı olduklarından, tazminat almadan yüz kızartıcı bir sebeple çıkarılmayı hak ediyorlar. Bu işte başarılı değillerse başka işlerde başarılı olabilme haklarını kaybediyorlar. Çünkü cv’lerine kara bir damgayı yiyip öyle çıkacaklar. Zehra boş bir yere geçip oturuyor. Yaşamakta olduğu şeyin şokunu henüz üzerinden atamadan kendisine yöneltilen sorulara nasıl bir cevap verebilir ki. “Bilmiyorum” diyor dudak bükerek. Şaşırıyorlar. İlk kez biri işten çıkarılması için yeterli sayılan kabahatini öğrenmeden Medeni İnsanlar Kulübüne katılıyor. Medeni İnsanlar Kulübü ZEY Sigorta gibi büyük şirketlerin çağın gerekliliği olarak gördüğü, çalışan için tamamen adaletsiz olan bir zorunluluk haline gelmiştir. Kamu kurumları dışında kurumsallaşmış her şirket bu uygulamanın arkasına saklanıp çalışanları hak ettikleri tazminattan mahrum bırakmaktadırlar. Zehra ise bu yersiz kulübün yeni üyesi olarak şaşkınlık içerisinde oturmakta.

Kendisine sorulan sorular üzerine hışımla kalkıp müdürün odasına gidiyor. Kapıyı iki kere tıklattıktan sonra içeriye bir adım atıp “girebilir miyim” diye soruyor. Müdürü asık suratını ona çevirme tenezzülünde bulunmadan “girmiş bulunduğun odaya mı girebilirim diyorsun?” Kısık sesle ve aynı zamanda onun duyabileceği şekilde “nezaketsiz” diyor dudaklarının ucuyla. Zehra gördüğü muamelenin gerçekte nezaket meselesi değil kişisel olduğunun farkında. Ne yapmalı, koridorun başından seslenip acaba müsait misiniz diye mi sormalı demek isterdi ama iş dünyası haklıyı değil güçlüyü korur. O çalışkan ama zayıftı.

“Hale Hanım, neden Medeni İnsanlar Kulübüne gönderdiniz?”

Kaktüsleri çok seven bu kadın, kırılmaya pek müsait hemcinslerinden de o denli nefret eder. Tahammül edemez onlara.

“Müşterilere karşı çok kabasın. Bu ikinci şikayet oldu ve bu tavırlarının şirket için nelere mal olduğunu bilmiyorsun. Dün görüşmem gayet sıradan geçti dediğin müşterin aradı, kaba ve saygısız olduğunu söyledi. Bu tavrından dolayı bizimle çalışmak istemiyormuş. Bununla da yetinmemiş, sayfamıza koca koca harflerle prestijimizi zedeleyen uzun bir yorum yapmış. Senin işin şirkete para kazandırmak, kaybettirmek değil.”

Zehra bu işe başladığından beri şirkete ne kadar para kazandırdığını biliyor. Hatta zamanında diğer sigorta şirketlerinden gelen iş tekliflerini reddettiğini de hatırlatmak istiyor. Kendisi için gelen teşekkür mesajlarını Hale Hanımın bizzat kendisinin cevapladığını da... Bir müşteriyle öğle yemeği yemeyi reddettiği için gördüğü muamele karşısında bir kez daha şaşkınlık içinde.

Boğazına oturan yumruya rağmen tükürüğünü yutup kendini açıklama intiharına kalkışıyor. Seni yargılamak için fırsat kollayan bir insana kendini savunmak düpedüz intihardır.

“Hale Hanım, bana ne olduğunu sormadınız bile? Adamla ofisinde iki saat oturup süreçleri konuştuk, anlaşmamızı yaptık ki o sırada bulunduğu çirkin imalarını saymıyorum bile, beni baş başa yemek yemeye davet etti. Ben kibarca reddettim, bunun nesi kabalık anlamıyorum.”

Kaşları daha da çatılan Hale Hanım onu öldürecekmiş gibi bakan gözlerini dikip “ben ne olduğunu sormadım, sonuçlarını söyledim. Ne olduğu seni, sonuçları beni ilgilendirir ve beni üzen bir sonuç seni mutlu edemez.”

“Hale Hanım, işimi ne kadar iyi yapmaya çalıştığımı ve ekibin her ay en iyilerinden olduğumu biliyorsunuz. Burada mesele iş değil, müşterinin ve benim karakterim. Ben sigorta ile ilgili yüz yüze görüşmek isteyen bir müşteriye tam iki saat süreçlerimizi tekrar tekrar anlattım. Kabul etti ve tam çıkacakken yemeğe davet etti.”

Zehra’nın üzerinde tiksinç bakışlarını baştan aşağı gezdirirken “aynı şeyleri bozuk plak gibi tekrarlama, dengesiz bir insan olduğunu ikimiz de iyi biliyoruz. Fazla samimi davranmışsındır o da yanlış anlamış derken Zehra’nın çatılan kaşlarına bakalım neler yapabileceksin der gibi bir meydan okumayla ekliyor, ya da seni doğru anlamış.”

Bunları gerçekten yaşamakta olduğuna emin olmamanın verdiği hayretle önce Hale Hanımı sonra da odadaki değişik türden kaktüsleri, masanın kenarındaki termosu, karşı karşıya durmuş birbirine boş bakan koltukları tüm detaylarıyla inceliyor. O da bir insan diyor içinden ve dışından susup odayı sessizce terk ediyor. Kafasının içinde bir ölüm sessizliği ve aynı zamanda hiç susmayan bir siren sesi. Ne düşünebiliyor ne de söylenenleri duyabiliyor. Medeni İnsanlar Kulübünün yeni ve şirketin yarım saat öncesine kadar en başarılı elemanlarından biri olarak bir kenarda oturmuş konuşulanları dinliyormuş gibi yapıyor. Kulüptekiler ona acıyarak bakarken, eğitmen onun, kayıtsızlığa sığındığı, acınası halini görmezden gelip modern nezaket kurallarını anlatmaya devam ediyor.

Neden sadece işimizi yapmıyoruz ki?

Hayatta mücadele edilecek onca sıkıntı varken 21. yüzyılın iş dünyası bunları unut, duygusuz bir ucube gibi her şeye, medeniyet elbisesini giymiş vaziyette, usulüyle saldır diyor. Kendini var etmek için gücünün yettiği her şeyi ve herkesi sömür. O yüzden kalabalıklar iş çıkışlarından sanki dünya üzerinde tek başınaymışçasına gözlerini bilinmeyen bir noktaya dikip öylece yürüyorlar. Hayatta kalmak için tüm duygularından arınmak zorunda kalmış bu robotlar, itaatkarca evlerine koşup, o yorgun bedenlerini dinlendirip aynı tempoda hayatta kalmaya devam ediyorlar. Biri çıkıp tüm çıplaklığıyla bu döngüyü, yaşadıklarımızı ve yaşayamadıklarımızı bize anlatsa inanamayız. Hatta o kadar inanmayız ki o kişiyi susturmak ve yok etmek isteriz.

Zehra iş çıkışı ne olduğunu merak eden arkadaşlarının ısrarıyla bir kafede beraberce oturmaya ikna oluyor. Onlar da şaşkın ama ondan ziyade meraklılar. Dört arkadaşının dördü de aynı soruyu defalarca farklı biçimde soruyorlar. Zehra olanları, dertleştiğini zannederek anlatırken onlar heyecanla kıçlarını koydukları sandalyede bir öne bir arkaya yaslanıp “ay inanmıyorum ya sonra” deyip duruyorlar. Meraklarını giderdikten sonra durumu espriye vurup Zehra’yı neşelendirdiklerini düşünüp haydi kalkalım artık diyorlar. Görev tamamlandı. Meraklarını giderip karşılığında durumu alaya alan baştan savma-basmakalıp esprilerini bırakıp gidiyorlar. Onun için üzülüyormuş gibi rol yapmaya falan kalkışmıyorlar bile. Ne münasebet, daha demin olay espriye döndü ve kapandı. Zehra beyninden vurulmuş gibi hissediyor. Arkadaşlık bu değil, sizinki düpedüz samimiyetsizlik ve sadece bana karşı değil birbirinize karşı da böyle duyarsızsınız demek istiyor fakat bunu söylemek için doğru zaman olmadığını düşünüyor. İnsanlar, zor zamanlarınızda sizi incitirler ve tepkinizi, sinirinizi onlardan çıkarmak olarak tanımlarlar. Her şeyin sinirini şimdi de benden mi çıkarıyorsun cümlesi, bence karşındakini insan yerine koymanın en büyük cezası. Buna hiçbir zaman ve koşulda verilecek bir cevap yoktur, hep susulur.

Metroya yürürken iş çıkış planını hatırlıyor, opera kursu. Ruhuna çöken yorgunluk o kadar ağır ki kendini gelen trenin altına atıp kurtulmak istiyor. Hep düşünüyor, yolda, metroda, banyoda, yatakta hiç ara vermeden, bu güne kadar Medeni İnsanlar Kulübüne atılıp tekrar işine devam eden bir kişiyi hatırlamak için düşünüyor. Bulamıyor, çünkü Medeni İnsanlar Kulübü demek, şirketin tazminat vermemek için oynadığı stratejik oyunun renkli elbisesi demek.

O sırada hayatına ne zaman ve nasıl girdiğini hatırlayamadığı sevgilisi arıyor. Yan yana gelmiş birkaç harf bir insanı ne kadar heyecanlandırabilecekse o kadar heyecanlı hissediyor. Bütün sıkıntıları uçup gidiyor birden. Zaten genelde sıkıntılı zamanlarda beliriyor sevgilisinin varlığı. Sesinde salaş bir titreme, bugünü hiç yaşamamış gibi bir neşeyle efendim diyor. Onun melankolik bir insan olduğunu bildiğinden kendi sıkıntılarını hep gizliyor. Aliyi kendisi için biraz olsun kaygılandırmak yerine, en kötü zamanlarında bile ona iyi gelmeyi yeğliyor.

Bu neyin minnettarlığı?