GİRİŞ
NARE
Mehmet KORKMAZ
Elini kalbine götürdü. “Burası var ya…” dedi.
“İnsanın taşa toprağa gerek kalmadan gömüldüğü tek yer burası”
NEŞET ERTAŞ.
GİRİŞ
Güneydoğu Anadolu da bir sınır karakolu
Dağların arasında sıkışmış karakol, sabahın ilk ışıklarıyla kül renginde bir sessizliğe gömülmüştü. Gece boyu süren çatışmanın ardından barut kokusu hâlâ havada asılıydı; toprak, kanla ve yanık tenle karışık ağır bir koku taşıyordu. Telsizden gelen cızırtılar dışında hiçbir ses yoktu. Ne bir kuş ötüyordu ne de rüzgâr uğulduyordu; sanki doğa bile olanları seyretmeye utanmıştı.
Karakolun taş duvarları delik deşik olmuştu. Gözetleme kulesinin yanındaki sac levhalar kurşun izleriyle lime limeydi. Harçla yamalanmış nöbet kulübesinin önünde, devrilmiş bir sandalyenin altında bir tüfek yatıyordu — sanki biri aceleyle yere bırakmış, bir daha dönmeye fırsat bulamamıştı. Karların erimediği tepelerden dumanlar yükseliyor, yanık mazot kokusu sabah serinliğine karışıyordu.
Avlunun ortasında, kırık miğferler, paramparça telsizler ve sessizce yatan asker postalları... Yanan bir ciple birlikte göğe yükselen ince siyah duman, bu dağların gördüğü yüzüncü acıya bir yenisini ekliyordu. Güneşin doğmasıyla birlikte gölgeler uzadı; her gölge bir kaybı, bir ismi temsil ediyordu.
Koğuşun kapısı yarı açık kalmıştı. İçeriye süzülen sabah ışığı, dumanla karışmış havayı zar zor deliyordu. Tavanın bir köşesinden hâlâ ince bir is dumanı tütüyordu; yanık tahtanın keskin kokusu, barutun metalik kokusuna karışmıştı. Duvarlarda mermi izleri, yerde dağılmış battaniyeler… Ve o battaniyelerin arasında hareketsiz yatan bedenler.
Bir er, sırtını duvara yaslamış, dizlerinin üzerine çökmüştü. Miğferi hâlâ başındaydı, sanki çatışma bitmemiş gibi. Elleri silahına kenetlenmişti; parmakları bembeyaz kesilmiş, damarları kabarmıştı. Gözleri sabitlenmişti — yanındaki Mehmetçik, sırtı yere dönük, artık nefes almıyordu. Er, o bedene bakarken zamanın akışını yitirmişti.
Dudakları titredi, ama ses çıkmadı. Yalnızca göğsünün içinde yankılanan uğultu, kulaklarının derininde çınlayan bir boşluk… Sanki bütün dünya susmuş, sadece onun kalp atışları kalmıştı. Bir damla kan, yanındaki arkadaşının elinden süzülüp yere düştü. Damlanın zemine çarpışı, zihninde bir mermi sesi kadar yankılandı.
O an, dışarıdaki askerlerin bağırışları, telsiz sesleri, patlayan motorların uğultusu — hepsi birer gölgeye dönüştü. Er, sadece o cansız bedene bakıyordu. Bir an için, kendi nefesinin bile ona ait olup olmadığından emin olamadı.
Kapının gıcırtısı karakolun içindeki ölüm sessizliğini yırttı. İçeriye giren destek birliğinden bir astsubay, dumanın arasından onu gördü. “Sağ kalan var!” diye bağırdı. Ama Er’in kulağı duymadı. Ses, sanki suyun altından geliyormuş gibiydi. Astsubay omzundan tutup silahını elinden aldı, miğferini hafifçe kaldırdı. Gözleri bomboştu — ne bir korku, ne bir rahatlama. Sadece donukluk. Sanki o koğuşla birlikte ruhu da gömülmüştü.
İki asker koluna girip onu dışarı çıkardılar. Kapıdan adımını atar atmaz yüzüne sabah güneşi çarptı; gözlerini kıstı. Gözlerinin önüne serilen manzara, bir karakol değil, bir enkazdı artık. Avludaki nöbet kulübesi çökmüş, yakıt bidonları devrilmişti. Her yerde mermi kovanları, kan izleri, yanmış kumaş parçaları…
Bayrak direği hâlâ ayaktaydı ama bayrak paramparça, yarısı is içinde, yarısı rüzgârda dalgalanıyordu. O direğe baktı. İçinde bir şey çatladı — sanki göğsünün ortasında sessiz bir tahta kırıldı. Bu karakol onun evi olmuştu; burada kahkaha atmış, yağmurda sığınmış, geceleri nöbette yıldız saymıştı. Şimdi o anıların hepsi yanık taşlar arasında birer hayal gibi savruluyordu.
Bir şehit taşınırken ayağı bir miğfere takıldı. Eğilip almak istedi ama yapamadı. Eli titredi, miğfere değil, kendi kalbine dokundu. O an, içinden bir cümle geçti — sessiz ama yakıcı:
“Ocağım söndü.”
Rüzgâr, dumanı dağıtırken yüzünü dağlara çevirdi. Dağlar hâlâ aynıydı. Sadece içindeki insan değişmişti.
Zırhlı aracın arkasına bindirdiler. Araç, karakolun yanındaki yamaca doğru park edilmişti. Dizlerinin üstü toz içinde, elleri hâlâ tüfeğin iziyle çizilmişti. Motorun sıcaklığı, metale sinmiş yanık mazot kokusuyla birlikte içeri doluyordu. Yanına genç bir astsubay oturdu. Üstü başı toz toprak, kollarında ufak sıyrıklar vardı. Gözleri hâlâ korkuyla büyümüş, ama Er’e dönünce sakin görünmeye çalıştı.
“Vatan sağ olsun?” dedi titrek bir sesle.
Er’in parmakları dizinde kıpırdadı. O kadar sessizdi ki, motorun tıkırtısı bile bir yankı gibi duyuluyordu. Astsubay gözlerini kaçırdı. Birkaç saniye sessizlik oldu. Sonra, neredeyse fısıldayarak sordu:
“Kaç er kaldı içeride?”
Er’in dudağı hafifçe oynadı ama kelime çıkmadı. Bir nefes verdi, dudakları arasından kuru bir toz gibi döküldü o ses:
“Çoğu...”
Sonra sustu.
Bir süre ikisi de konuşmadı. Dışarıda patlayan bir mühimmatın sesi yankılandı, ardından bir asker bağırdı:
“Burada birini bulduk!”
Er başını kaldırmadı. Gözleri hâlâ yerdeydi — sanki o toprağın altında kendinden bir parça kalmış gibiydi. Rüzgâr dağlardan esip aracın içindeki barut kokusunu dağıttı. Başını yavaşça karakolun kapısına çevirdi, dudakları kıpırdamadan mırıldandı:
“Burası bizim evimizdi…”
Motorun uğultusu giderek toparlanırken astsubay bir şey söylemek ister gibi oldu, ama kelimeler boğazında düğümlenip sessizliğe yenildi. Arama-kurtarma ekibi hâlâ karakolun kalıntıları arasında dolaşıyordu; her adımları, çökmüş duvarlardan dökülen tozları havalandırıyordu. Bir zamanlar askerlerin nöbet değişimine yetişmek için koşturduğu avlu, şimdi yanık kokusunun ağırlaştığı bir enkaz çanağına dönmüştü. Devrilmiş nöbet kulübesi, yarısı toprağa gömülmüş çelik mataralar, rüzgârda tek başına çınlayan bir kapı menteşesi… Hepsi, birkaç saat öncesine ait sıcak bir hayatın parçalanmış yankılarıydı.