BABAMIN ÇIRAĞI

All Rights Reserved ©

Summary

Bir insanın hayatı, bazen tek bir saniyede değişir. Ama o saniyenin yankısı yıllarca sürer. Serdar başarılı bir doktordur. Düzenli bir hayatı, saygın bir mesleği ve herkesin gördüğü sakin bir dünyası vardır. Ama bazı gerçekler insanın hayatında görünmez şekilde yaşamaya devam eder. Yıllar önce yaşanan bir kazada, bir adam susmayı seçmiştir. Muzaffer. O gece konuşmamış, kimseyi suçlamamış ve hayatının yönünü değiştiren bir yükü tek başına taşımıştır. Yıllar sonra yolları yeniden kesiştiğinde ise artık çok geçtir. Serdar, Muzaffer’in ölümünden sonra geriye kalan parçalarla yüzleşmek zorunda kalır: yarım kalmış bir hayat, bir günlük, hasta bir kadın ve babasını yeni kaybetmiş küçük bir çocuk. Artık soru şudur: Bir insan geçmişte yaptığı bir hatayı gerçekten telafi edebilir mi? Yoksa bazı borçlar mahkemelerde değil, bir ömür boyu taşınarak mı ödenir? Bu hikâye bir kazanın değil; susmanın, vicdanın ve geç kalmışlığın hikâyesi. Bazı gerçekler vardır ki insan onları söyleyerek değil, yaşayarak öder.

Status
Ongoing
Chapters
5
Rating
n/a
Age Rating
13+

BÖLÜM 1

1

Kaçtığını sandığın yer, çoğu zaman hâlâ durduğun yerdir.

Yoğun bakımda zaman ilerlemez, yalnızca askıya alınmış gibi görünür. Saatlerin akrebiyle yelkovanı görevini yapmayı sürdürür ama içerde duran hiç kimse için gün gerçekten değişmez, gece gerçekten başlamaz. İnsan yalnızca tavandaki ışığın sertliğine bakarak dış dünyanın hâlâ dönmekte olduğunu tahmin eder ve hayatın burada, birkaç kablonun, sayısız ekranın ve düzenli aralıklarla öten makinelerin arasına sıkıştırılmış dar bir aralıkta tutulduğunu kabullenmek zorunda kalır.

Yoğun bakımın kendine özgü bir kokusu vardır. Antiseptikle metalin birbirine karıştığı, insanın zihninde uzun süre kalan o keskin koku… Bir süre sonra fark edilmez ama ilk anda insana hastanelerin yalnızca iyileşme değil, aynı zamanda vedalar için de kurulduğunu hatırlatır. Koridorun ucundan gelen ayak sesleri, tekerlekli sedyelerin zemine sürtünen ince sesi ve makinelerin düzenli uyarıları bu kokuyla birleşince, burada hayatın değil zamanın tedavi edildiği hissine kapılır insan.

Gece nöbeti listesini elime aldığımda, bunun sıradan bir prosedür olması gerektiğini biliyordum. İsimler, yaşlar, tanılar ve kısa klinik notlar… her satır yalnızca tıbbi bir ihtimali temsil etmeliydi insanın bütün geçmişini değil. Sadece şu anki kırılganlığını anlatmalıydı ama bazı isimler vardı ki, okunur okunmaz tanınmazdı. Önce inkâr edilir, sonra içte bir yer, yıllardır kapalı tutulmuş bir kapıyı sessizce aralardı.

Muzaffer K. — solunum yetmezliği.

İsmi gördüğüm anda zihnimde bir şey hemen netleşmedi. Aksine önce bulanıklaştı; çünkü insan gerçekten tanıdığı bir geçmişle karşılaştığında ilk refleksi hatırlamak değil, hatırlamamaya çalışmaktı. Ve ben dosyayı kapatıp yeniden açtığımda, harflerin yer değiştirmesini, satırın başka bir isme dönüşmesini beklediğimi fark ettim ama hiçbir şey değişmemişti. İsim hâlâ oradaydı ve içimdeki ağırlık bunun bir rastlantı olmadığını, yıllardır yalnızca ertelenmiş bir karşılaşma olduğunu bana sessizce kabul ettiriyordu.

Dosyayı birkaç saniye daha elimde tuttum. Sanki sayfayı biraz daha açık tutarsam ismin anlamı değişecekmiş gibi… ya da zihnim bu iki kelimeyi tanımamayı başaracakmış gibi. İnsan bazen geçmişle karşılaşınca, onun gerçekten kendisine ait olup olmadığını anlamak için zamana ihtiyaç duyar. Ama bazı isimler vardır ki, zihnin onlara direnmesi yalnızca birkaç saniye sürer. Sonrasında kabul gelir… Sessiz, ağır ve geri dönüşsüz bir kabul.

Cam kapıya doğru yürürken yoğun bakımın o alışıldık, neredeyse steril beyazlığı gözümü aldı. Bu beyazlığın temizlikten çok silinmiş hayatların rengi olduğunu yıllar içinde öğrenmiştim ve içerideki düzen, kabloların kusursuz yerleşimi, makinelerin disiplinli sesi, nöbetçi personelin alışılmış sessizliği hiç değişmemişti. Değişen yalnızca benim birden yerinden oynayan dengemdi.

Onu ilk bakışta tanıyamadım.

Sonra, insanın gözünün değil hafızasının tanıdığı küçük bir ayrıntı, bütün şüpheyi ortadan kaldırdı. Omuzlarının hâlâ aynı biçimde düşük duruşu, ellerinin göğsü üzerinde sanki dünyada fazla yer kaplamamaya yemin etmiş gibi birleşmesi… çocukken de böyleydi, sanki daha o yaşta hayatta sessiz kalmanın daha güvenli olduğunu öğrenmişti.

Yüzü incelmişti, sakalları düzensizdi, alnındaki çizgiler yaşından erken yazılmış cümleler gibi derinleşmişti ve hayatın ona hiçbir şeyi ağır ağır öğretmediğini, her şeyi aceleyle yüklediğini görmek için uzun uzun bakmaya gerek yoktu.

Monitör çalışıyordu, kalbi atıyordu ama bu atışın kararını veren kendisi değildi. Burada hiçbir nefes tamamen insana ait olmazdı zaten. Bu odada nefes makinelerin mülküydü ve insanlar yalnızca o mülkün geçici kiracılarıydı.

Makinenin ekranında yeşil bir çizgi ritmik bir sabırla yükselip alçalıyordu. Bu çizgiye bakarken, insanın hayatının bazen tek bir hareketten ibaret kalabildiğini düşündüm. Yukarı… aşağı… yukarı… aşağı… O çizgi durduğunda hayatın da durduğunu biliyordum ama şu an devam ediyor olması garip bir yabancılık yaratıyordu. Çünkü o çizginin her hareketi bana yalnızca bir şeyi hatırlatıyordu: geçmişin gerçekten ölmediğini.

“Muzaffer,” dedim. Sesim maskenin içinden çıkıp plastikle metal arasında dağıldı.

Bileğindeki kimlik bandını düzeltirken parmaklarımın titrediğini fark ettim. Dışarıdan bakıldığında bu yalnızca alışılmış bir doktor hareketi gibi görünebilirdi ama aslında yıllar sonra kurulmaya çalışılan yapay bir mesafeydi. Çünkü bazı insanlara dokunmak yalnızca fiziksel temas değil, geçmişi de harekete geçirmekti.

Kendime geçmişin geçtiğini, çocukluğun bittiğini, herkesin kendi yoluna gittiğini söyledim ama insan en çok inanmadığı cümleleri böyle içinden tekrar ederdi. Ve ben yatağın kenarına elimle yaslanıp yine de ona dokunmamayı seçtiğimde, bunun korkaklık mı yoksa gecikmiş bir saygı mı olduğunu anlayamadım.

İçimden, sanki bir mahkeme savunması yapar gibi, “Ben doktor oldum,” dedim. Bu cümle bir başarı bildirimi değil, çocukluğun yanlışlarını meslekle telafi edebileceğine dair naif bir örtüydü. Ve yoğun bakımın ortasında özür dilemenin mümkün olmadığını, çünkü affedilip affedilmediğini öğrenme ihtimalinin bulunmadığını o an bir kez daha anladım.

Tam çıkarken yatağın yanında bırakılmış küçük poşeti fark ettim. İçinden çıkan eski defter, yumuşamış kapağı ve sararmış kenarlarıyla, yıllarca birinin elinde taşınmış sabrın ağırlığını taşıyordu. Üzerinde isim yoktu, tarih yoktu, yalnızca kısa bir cümle vardı:

Unutmamak için.

Bu iki kelimenin ağırlığı, defterin fiziksel ağırlığından fazlaydı. Hemşire bunun hastanın kişisel eşyası olduğunu, yakınlarına teslim edilmesi gerektiğini söylediğinde, “Şimdilik bende kalsın,” derken; aslında yetkimi değil, kaçamadığım geçmişi kullanıyordum.

Defteri elime aldığımda sayfaların arasından eski bir kâğıt kokusu yükseldi. Bu koku, uzun süre saklanmış anıların kokusuydu. İnsan bazen bir yazıyı okumadan önce bile onun ağırlığını hisseder. Çünkü bazı kelimeler yalnızca yazılmak için değil, taşınmak için vardır. Ve bu defter, yıllarca taşınmış bir yük gibi avucumda duruyordu.

Defteri açtığımda her şeyi okumak gibi bir niyetim yoktu. İnsanın başkasının hayatını meraktan değil de kendi hayatına dokunduğu yerden okumaya başlaması kaçınılmaz bir gerçekti. Gözlerim satırların arasında dolaşırken bir bölümde durdu. Çünkü orada bir babadan söz ediliyordu.

Babam sabahları çok erken kalkardı. Biz uyanmadan giderdi çoğu zaman. Annem hep üşümesin diye sessiz çıktığını söylerdi ama ben bilirdim; babamın acele etmesi hava yüzünden değildi. Hayat onu hep bir yere geç kalıyormuş gibi yaşatmıştı.

Motor ustası değildi ama motor ustalarının arasında çalışır, parça taşır, yağlı ellerini pantolonuna silerdi. Eve geldiğinde üstündeki kokuyu çıkarmadan Mehmet’i kucağına alırdı. Annem kızınca da “bu koku ekmek kokusu” diye gülümserdi.

Evimizin duvarları inceydi. Komşuların sesini duyardık. Televizyon çok fazla açılmazdı ama bizim evde televizyon susarken bile hayat susmazdı. Babam çok konuşan birisi değildi fakat sustuğunda bile insanın içini daraltmayan bir sessizlik bırakırdı. Yanında otururken bir şey olman gerekmezdi. Çünkü olduğun hâlin yeterdi.

Öldüğü gün de sabah erken çıktı. Annem arkasından erken gel dedi ama babam ardına bakmadı. Dönüp bakmayan insanlar, arkada bıraktıklarını düşünmemek için bakmazlardı.

Öğlene doğru kalp dediler, yol dediler ve babamın hayatı zaten hep yollarda geçtiği için, ölümünün de bir yolun ortasında olması kimseyi şaşırtmadı.

Evin içinde birden herkes çoğaldı ama ben daha çok yalnız kaldım. Annem ağladı. Mehmet daha çok ağladı. Ben ne yaptığımı hatırlamıyorum. Sadece duvara baktığımı biliyorum. Sanki duvar bir şey söyleyecekmiş gibiydi ama konuşmadı.

Babam gidince fakirlik büyüdü; eskiden de fakirdik ama fakirlik bazen para değil, eve girerken “geldim” diyen bir sesin eksilmesiydi. Ve o ses gidince ev daha geniş, hayat daha dar oldu.

Orada okumayı bıraktım çünkü devamı Muzaffer’e aitti ama o satırlar farkında olmadan bana dokunmuştu. Yoğun bakımın beyaz ışığıyla defterin sararmış sayfaları üst üste binerken bir an nerede olduğumu unuttum. Sonra hatırladım. Beyaz bir odada, hayatta kalmanın makinelere emanet edildiği bir yerdeydim ama zihnim artık orada değildi.

Babamın bir telefona cevap verirken sustuğu an, annemin mutfaktan geldiğinde yaşadığı üzüntü ve henüz adını bilmediğim başka bir ailenin, farkında bile olmadan bizim hayatımıza doğru yürüyüşü zihnimin içinden geçip gitti.

Bazı ölüm haberleri yalnızca bir evi değil, başka hayatların yönünü de değiştirirdi.

Defteri kapattım ama geçmiş çoktan açılmıştı.

Ve o an, Muzaffer’in babasının öldüğü günün yalnızca onun hayatında değil, bizim hikâyemizde de başlangıç olduğunu anlamaya başladım.