RESONANCE: The Alpha Born

All Rights Reserved ©

Summary

“Savunma düşerse, insanlık düşer.” On Yedi Gün Olayı, bildiğimiz dünyanın sonunu getirdi. Küllerin arasından Birleşik İnsanlık Otoritesi (UHA) yükseldi. İnsanlara özgürlük değil; hayatta kalma sözü verdiler. Kalın duvarların ardında vatandaşlar dış dünyanın var olmadığını varsayarak güvenli ve temiz şehirlerde yaşıyorlar. Ancak cennetin sınırları vardır. Bu sınırların ötesinde Kirlenmiş Bölgeler uzanıyor; ölü, sessiz ve Carcid’lerle kaynayan topraklar. Bu kör, kristal zırhlı avcıların gözlere ihtiyacı yok. Onlar, hızla çarpan bir kalbin en ufak titreşimine kilitlenerek avlanıyorlar. İnsanlığı korumak için UHA, AEGIS birliğine güveniyor. Kael ve Mira, Bölgeler’in ölümcül şartlarında hayatta kalabilmek için genetik olarak uyum sağlamış iki Alfa Adayı. Kael saf içgüdüleriyle hareket ederken; Mira kusursuz hesaplamalara güveniyor. Akademinin acımasız eğitimlerinde sürekli çatışıyorlar, ancak hayatta kalma arzusu onları omuz omuza vermeye zorluyor. Karanlıkta paniğe kapılma lüksünüz yoktur. Kalbiniz sizi ele verdiği an, artık her şey için çok geçtir. Sizi Neler Bekliyor: • Derin Dünya İnşası: Tıkır tıkır işleyen ama bir o kadar da rahatsız edici bir distopya. • Askeri Bilimkurgu ve Akademi: Acımasız eğitimler ve yıkıntıların arasında kurulan sarsılmaz bağlar. • Hayatta Kalma Korkusu: Kükreyerek saldırmayan düşmanlar. Beklerler. Dinlerler. • Zıt Karakter Dinamiği: İçgüdüye karşı hesaplama. • Yavaş Gelişen Romantizm (Slow-Burn): Paylaşılan yorgunluklarda ve nadir sessizlik anlarında inşa edilen gerçek bir güven.

Genre
Scifi
Author
LuneNoir14
Status
Ongoing
Chapters
2
Rating
n/a
Age Rating
16+

Bölüm 1

Bacağındaki keskin acı uyumasına adeta engel oluyordu. Yatakta bir oraya bir buraya dönüp dururken gözü bir anda odanın ortasında duran, karanlık arasında kaybolmuş masaya ilişti. Üzerinde duran dijital saat 04.27’yi göstermekteydi. Umutsuzca derin bir iç çektikten sonra kafasını yastığına bıraktı.

Bu haksızlık

Onu rahatça yenebilirdim.

Düşünceleri adeta zihnini doldururken üst ranzasında bir hareket hissetti. “Seni iyi benzetti ama.”

Homurdanarak kafasını yeniden yastığından kaldırdı ve yatağının kenarından üstünde yatmakta olan Tarin’e doğru çevirdi. Oda her ne kadar karanlık da olsa çocuğun yüzünü seçmekte zorluk yaşamadı. Yüzünde hâlâ dün yaşananların bıraktığı o gülümseme vardı.

“Sadece şanslıydı, tökezlemeseydim onu yenmem an meselesiydi.” Ses tonunda bir miktar hüzün vardı.

“Kendine çok güveniyorsun Kael, ama Mira zor durumlarda nasıl hareket edeceğini senden daha iyi biliyor.” Tarin gülümsemeye devam ediyordu.

“Bence kıskanıyorsun gibime geliyor.” Sesindeki hüzün gitmiş, yerine sorgulayıcı bir ton gelmiş gibiydi. “Emin ol o durumda kalmak istemezdin.”

Kısa bir sessizlik olduktan sonra Tarin’in yattığı ranzadan hiçbir ses gelmedi.

“Sonuçta kaybeden taraf sen oldun değil mi?” Tarin, Kael’i biraz daha rahat görebilmek için kafasını biraz daha uzattı. “Bacağın nasıl oldu?”

“Hâlâ acıyor, Marshal Voss birkaç gün daha istirahat etmem gerektiğini aksi takdirde daha kötü olacağını söyledi.” Kelimeleri kurarken bir yandan eliyle bileğini tutuyordu. “Nasıl bu kadar dikkatsiz olabildiğimi anlayamıyorum.”

“Mira bakışlarıyla seni etkilemiş olmalı.” Sözlerinden sonra kıkırdamaya başladı.

“Kes sesini ukala çocuk!” Yüzündeki ifadeden hem utandığını hem de öfkelendiğini anlamak zor değildi. Kafasını geri yastığının üstüne koydu ve üstünde duran ranzaya bakmaya başladı. Tarin’in sözünü tekrar kafasında kurdu. Çocuk aslında haksız sayılmazdı. Mira ona son zamanlarda farklı davranmaya başlamıştı veya o öyle zannediyordu.

“Hislerim beni yanıltmaz Kael. O suratı nerede görsem tanırım dostum, kendine dürüst olmalısın.” Bir anlığına düşünce dünyasından uzaklaştı ve Tarin’in dediklerine canı sıkıldı.

“Dua et bir sonraki eğitimde Marshal Voss eğitimde seni karşıma vermesin.” Sözlerinin ardından yüzünde acı bir gülümseme oluştu. Hâlâ üstünde duran ranzaya bakıyordu.

Sözlerini bitirir bitirmez odanın sağ dibinden fısıltı ile karışık bir ses yükseldi. “Siz ikiniz biraz daha konuşmaya devam ederseniz bu sabah kahvaltıda çıkacak yemeğin değil yumruklarımın tadına bakarsınız.”

Dışarıdan gelen narin ve sıcak güneş ışığını teninde hissetti. Gözlerini açmak istemiyordu; vücudu hareket etmek için fazla ağırmış gibi hissediyordu. Yüzünü yavaşça sağına çevirdi ve gözlerini zor da olsa biraz aralayarak masanın üzerinde duran saate baktı.

10.39’mu? Çok geç kaldım.

İstemsizce paniğe kapıldı ve üzerindeki yorganı hızla attı. Ancak bir anlığına yerinde sabit kaldı. Yüzü kıpkırmızı olmuştu ve kendini yeniden yatağa bıraktı. Acele etmekten bacağındaki yarayı unutmuştu.

Bir süre yatağında uzanmaya devam etti. Bacağındaki ağrı biraz azalmıştı, ancak hâlâ bitmek bilmeyen derin bir acı hissediyordu. Derin bir iç çekti. Pencereden gelen güneş ışığı hâlâ vücudunu ince bir örtü gibi örtüyordu. Bir anlığına kendini çok huzurlu hissetti, ancak içinde anlam veremediği bir üzüntü vardı. Daha çok nedensizliğin yarattığı boşluk gibiydi. Gözlerini kapattı ve Tarin’in gece söylediklerini yeniden düşünmeye başladı.

Mira bakışlarıyla seni etkilemiş olmalı.

Gözünün önüne Mira’yı getirdi. Siyah küt saçlarının rüzgârda hafifçe sallanışını, narin ama bir o kadar da tehditkâr bakışlarını… Yumruğunu savururken diğer eliyle yüzünü bir boksör gibi siper edişini hatırladı. Kızın gözlerinin içindeki öfkeyi görebiliyordu. Ancak bu öfkenin kendisine mi yoksa bambaşka bir şeye mi karşı olduğunu o an anlayamamıştı.

Buraya geldikleri günden beri onu tanıyordu. Hakkında pek çok şey biliyordu; ancak son zamanlarda Mira’nın da ona karşı bir şeyler hissedip hissetmediğini anlayamıyordu.

Onu ilk kez bu tesise getirildikleri gün fark etmişti. O günden beri aynı koridorlarda yürümüş, aynı eğitimlerden geçmişlerdi. Tesiste tüm Alpha adayları gruplar hâlinde koğuşlarda kalıyordu. Kael’in kaldığı koğuş, Mira’nınkinden farklı bir kattaydı; ancak gün içinde birkaç kez karşılaşıyorlardı. Çok samimi oldukları söylenemezdi.

Yatağında uzanmaya devam ederken koridorda birinin ritmik adımlarla yürüdüğünü duydu. Adım sesleri her geçen saniye biraz daha yaklaşıyordu. Kısa bir süre sonra kapının açıldığını ve birinin içeri girdiğini anladı.

“Aday Kael.”

Ses oda içerisinde gür ve tok şekilde yankılandı. Kael refleksle yataktan kalkmaya çalıştı, ancak ilk adımında bacağındaki yara kendini hatırlattı. Acıyla dişlerini sıkarak tekrar yatağa oturdu.

“Ayağa kalkmana gerek yok evlat. Nasıl oldun?”

Karşısında eğitimlerinden sorumlu Marshal Voss duruyordu. Yılların yorgunluğu alnına işlemişti. Göz kenarlarındaki ince kırışıklıklar ve sert çene hattı yüzüne soğuk bir ifade veriyordu. Sol kaşının üzerinden geçen eski bir yara izi ise onun yalnızca bir eğitmen olmadığını hatırlatıyordu.

“Geçen güne oranla çok daha iyiyim efendim ancak yürümekte çok zorluk çekiyorum.” Yaranın acısı ve geçen gecenin yorgunluğu yüzünden başını kaldırıp eğitmenine bakmakta bile zorlanıyordu.

“Biraz daha iyi hissetmene sevindim. Bugün tekrardan revire görünmeyi unutma, o yaranın iltihap kapmasını istemezsin.” Voss konuşurken bir yandan Kael’i baştan aşağı süzüyordu. Yüzü her ne kadar taş kadar sert gözükse de gözlerinin içindeki baba figürünü fark etmemek imkansızdı.

“Şanslısın ki bugün programımızda fiziksel bir eğitim bulunmuyor. Ancak senden gün içindeki diğer derslerine katılmanı istiyorum.”

Voss’un sözleri biter bitmez Kael başını hızlıca aşağı yukarı sallayarak onayladı.

“Güzel. Sana yardım etmesi için birini çağıracaktım, ancak çoktan bir arkadaşın bu iş için gönüllü olmuş gibi görünüyor.” Voss başını hafifçe sola çevirip omzunun üzerinden arkasına baktı.

Kapıdan hızlı ama emin adımlarla Tarin içeri girdi. Karşısında duran komutanına selam durduktan sonra Kael’e doğru baktı. Kael o anda gülmemek için kendini çok zor tutuyordu. Tarin ne zaman ciddi durmaya kalksa bunu hiç beceremez ve oldukça komik gözükürdü.

Ancak Kael’in bakışları bir anda Voss’a döndü ve yüzündeki gülümseme anında kayboldu.

“Gidip bir şeyler ye, Kael. Ve bir daha bu kadar geç kalkma.” Voss kısa bir tebessüm ettikten sonra arkasını döndü ve hızlı adımlarla odadan çıktı.

Kael zor da olsa arkadaşı Tarin’in yardımıyla ayağa kalkabilmişti. Tarin’in onun için getirdiği koltuk değneğine yaslanarak yavaş yavaş yürüdü. Yemekhaneye geldiklerinde etrafta kimse yoktu. Görünüşe göre tüm çocuklar çoktan kahvaltılarını yapmıştı.

Kael güç de olsa kendini en yakındaki sandalyeye bıraktı. Neyse ki yemekhanede hâlâ onun için yiyebileceği bir şeyler kalmıştı. Tarin elinde bir tepsi ile arkadaşına bir şeyler getirdi ve karşısındaki sandalyeye oturdu.

Tarin’in yüzünde hafif bir tebessüm belirdi. “Marshal Voss’u daha önce hiç böyle merhametli görmemiştim doğrusu. İki saat mi? Gerçekten mi? Eminim on dakika bile geç kalksam komutan burnumdan getirirdi.”

“Arkadaşın acılar içerisindeyken böyle davranman ne kadar da nazikçe.” Yüzünde iğrenmiş gibi bir ifade vardı.

“Hadi ama,” dedi Tarin. “Baksana, bizden daha fazla uyuyorsun, daha geç saatte yemek yiyorsun. Kimse senden bir şey beklemiyor. Bahse girerim ki bacağın iyileştiğinde bu durumu özleyeceksin.” Tarin oldukça keyifli gözüküyordu.

Kael onu severdi, her ne kadar can sıkıcı bir çocuk olsa da Tarin’in yokluğuna alışık değildi. Her zaman birlikte vakit geçirirlerdi. Tarin gevezeydi evet ancak iyi bir arkadaştı, bir insanın sahip olabileceği en iyi türden hem de.

Tarin’in sözlerini dinlerken diğer bir yandan önündeki yemekleri yemekle meşguldü. Ne kadar acıktığını fark etmemişti.

“Öyle mi dersin seni mankafa!” Kael, ağzı dolu bir şekilde konuşmuştu.

“Dostum yemek yerken adeta bir domuza benziyorsun. Kes şunu.” Tarin hâlâ gülümsüyordu ancak bir miktar rahatsız olmuş gibiydi.

Gülüşmeler eşliğinde yemek yemeye ve sohbet etmeye devam ettiler. Kael adeta bu rahat günün tadını çıkarmaya çalışıyordu. Çünkü çoğu gün yoğun ve yorucu geçerdi. Ama Kael bu durumdan şikâyetçi değildi. Burada olmaktan keyif alıyordu. Üstelik burada iyi anlaştığı arkadaşları ve saygı duyduğu eğitmenleri vardı.

Kael önündeki yemeğe odaklandığı sırada Tarin’in aniden sessizleştiğini fark etti. Yavaşça bakışlarını yemeğinden kaldırıp arkadaşına doğru yöneltti. Tarin, göz ucuyla Kael’in arkasında kalan yemekhane girişini süzüyor, dudaklarının kenarında belli belirsiz bir tebessüm beliriyordu.

Durumu tam anlayamayan Kael, arkadaşına sorgulayan gözlerle baktı.

“Rakibin geldi.” Tarin, yüzündeki gülümsemesini saklamaya niyetli değil gibiydi.

Kael yavaşça başını çevirip omzunun üzerinden arkasına bakmaya yeltendi. “Rakibim mi? Kimden bahsediyorsun?”

Çocuk arkasını tam dönemeden, sağ omzunda narin ve sıcak bir dokunuş hissetti. Burnuna çalınan o hafif, tatlı parfüm kokusu, elin sahibini çoktan ele vermişti.

“Oturabilir miyim?” Sesi oldukça sakin ve rahatlatıcıydı.

Tarin, yüzündeki tebessümü sürdürmeye devam ederek gözlerini Kael’in omzuna dokunan kıza çevirdi. “Tabii, lütfen.”

Kız Tarin’in onu onaylamasından sonra Kael’in yanındaki sandalyeyi yavaşça kendine çektikten sonra oturdu ve kendini masada hizaladıktan sonra bakışlarını Kael’e çevirdi.

“Hiç de kötü gözükmüyorsun doğrusu.” Kız yüzünde utanç ve neşe ile karışık bir ifade vardı.

Kael kıza göz devirdikten sonra yemeğinden bir lokma daha aldı. “Beni yenen sen değildin, kaybeden bendim.”

Kız kıkırdamaya başladı. “Bence seni yenen şey gözünün önünde duran çukurdu.” Ardından Tarin’e dönerek gülüşünü sürdürdü.

Kael, hafif canı sıkkın bir halde önündeki yemeğiyle oyalanmaya devam etti. Kızın ona söylediği hiçbir şeye cevap bile vermedi.

“Şey, özür dilerim.” Kızın kıkırdaması kesilmişti; yüzündeki o mahcup ifade yerini ufak bir üzüntüye bırakmıştı. “Eminim takılıp düşmeseydin kazanan taraf sen olurdun.”

Kael ağzındaki lokmayı yuttuktan sonra bakışlarını kızın narin yüzüne çevirdi. Kız, ela gözlerini ona dikmiş, tepkisini ölçüyordu. Yüzündeki utanç ve bir miktar üzüntü kolayca anlaşılıyordu. Kael bir süre daha kıza baktıktan sonra bakışlarını tekrardan tabağına çevirdi.

“Sanmıyorum,” dedi dudaklarında hafif bir tebessüm belirirken. “Beni yeneceğinden hiç şüphem yok doğrusu.”

Aslında haksız değildi. Mira, ona oranla etrafındakilere dikkat etmeye ve buna göre plan yapmaya daha çok önem verirdi. Kael onun aksine her zaman sonuç odaklıydı. Belki de bu fevrilik onun doğasında vardı, ama şu an tek bir şeyden emindi:

Mira beni kesinlikle yenerdi.

Bir süre süren sessizliğin ardından Mira boğazını temizleyerek sessizliği bozdu.

“Eee… Doktor Hestia’nın bugünkü dersi için heyecanlı mısınız? Mira önce Tarin’e sonra da Kael’e baktı.

Tarin’in yüzünde korkuyla karışık bir ifade belirdi. “Doktor Hestia mı?” Bir süre ikisine de baktıktan sonra sözlerine devam etti. “Onun dersi haftaya değil miydi?”

“Hayır, seni mankafa. Bu perşembe yapacağını çoktan söylemişti.” Kael’in yüzünde alaycı bir ifade vardı.

“Aramızda bir hanımefendi varken böyle sözler söylemeniz hiç hoş değil, bayım.” Tarin tebessüm ederek Kael’in gözlerinin içine baktı.

“Şaşırdım doğrusu. Bizim yarım akıllı Tarin şimdi bir beyefendiye dönüşmüş.” Kael sözlerini bitirdikten sonra bakışlarını Mira’ya çevirdi.

Mira da aynı Tarin gibi tebessüm ederek ikisini izliyordu. “Onlarla yüz yüze geleceğin için pek heyecanlı görünmüyorsun Kael.”

“Kim karşısında devasa bir böcek görmek ister ki?” Kael yüzünü buruşturarak tabağını kendinden uzaklaştırdı; iğrenmişti.

Tarin, sohbetin rahatsız edici havasından etkilenmiş gibi gözlerini kapattı. “Ayrıca yan koğuştan biri bana onların çok iğrenç koktuklarını söylemişti.”

“Eminim senin kadar kötü kokmuyorlardır. Kael sözlerinden sonra oldukça sesli bir şekilde gülmeye başladı.

Tarin her ne kadar bozulmuş gibi yapsa da şaka onun da dudaklarının kenarına bir tebessüm kondurmuştu. Masanın öbür ucundan ayağa kalkıp şakacı bir tavırla Kael’e hamle yaptı.

“Demek öyle ha? Diğer bacağını da ben sakatlayacağım o zaman!” Tarin de Kael’in kahkahasına eşlik ediyordu.

Çocuklar şakalaşmaya devam ederken araya Mira girdi.

“Tamam çocuklar, bu kadar yeter.”

Mira’nın ses tonu öylesine kendinden emin ve gür çıkmıştı ki, iki çocuk da bir anda durulup sandalyelerine yerleşti. Üstlerini başlarını düzelterek ciddiyetlerini geri kazanmaya çalıştılar.

Kısa bir sessizliğin ardından Mira’nın yüzündeki o tanıdık, yumuşak tebessüm geri döndü.“Bugün gerçekten bizler için yeni bir gün olacak. Onları sadece ders notlarından veya silik görsellerden değil, ilk kez fiziksel olarak karşımızda görecek olmak beni çok heyecanlandırıyor.”

Kael Mira’nın sözlerinden sonra iştahının bir anda kesildiğini hissederek çatalını tabağın kenarına bıraktı ve tepsiyi kendinden hafifçe uzaklaştırdı.

“Haklısın ancak bilmiyorum, ne ile karşılaşacağımı kestiremiyorum.” Kael, Tarin’e de baktıktan sonra sözlerine devam etti. “Her ne kadar ölü olacak olsalar da içimde beni rahatsız eden bir his var.

Mira, Kael’in sözlerine aldırış etmemiş gibi yüzündeki tebessümü sürdürdü. “Gerçekten heyecan verici olacak.”

Sınıfın içerisi oldukça gergin bir havaya sahipti. Beyaz duvarların soğukluğu, sınıfın büyüklüğünü daha da baskın kılıyordu. Etrafta duvarlar boyunca dizili, içleri tonla çekmeceyle dolu metal dolaplar, duvarlarda asılı görseller ve zeminin üstünde masalar bulunuyordu.

Tepedeki florasan lambaların hafif cızırtısı, sınıftaki bu ağır sessizliği daha da çekilmez kılıyordu.

Sınıftaki herkes ikili gruplar halinde ayrılmış, her grup kendilerine ayrılan masalara dağılmıştı. Bu aslında her ay düzenli olarak yapılan, adaylar arasındaki bağı ve iletişimi güçlü tutmayı amaçlayan sıradan bir prosedürdü.

Kael, yanındaki çocukla kısa fısıldaşmalar eşliğinde arada bir göz göze gelse de asıl dikkati etraftaydı. Bakışlarını sınıfın devasa boşluğunda gezdiriyor, tanıdık bir yüz arıyordu. Tarin’i sınıfın en uzak köşesinde, yanındaki yabancıya karşı mesafeli ve huzursuz bir ifadeyle dikilirken buldu. Nihayet bakışları kesiştiğinde Kael, arkadaşının o gergin halini dağıtmak istercesine ona güven veren bir tebessüm yolladı.

Ardından Mira’yı gördü. Kız oldukça donuk bir ifadeyle yanındaki masanın üzerindeki örtüye dokunuyor ve yanındaki grup arkadaşına bir şeyler söylüyordu. Kael, Mira ile göz göze gelememenin içinde yarattığı bir miktar hüzünle bakışlarını oda içerisinde gezdirmeye devam etti.

Bir süre sonra büyük bir gürültüyle açılan kapı, sınıfın o gergin havasını anında bıçak gibi kesti.

İçeriye oldukça uzun boylu, keskin bakışlı ama bir o kadar da hareketlerini özenle seçen bir kadın girdi. Üzerinde dizlerine kadar uzanan, kusursuzca temizlenmiş bembeyaz bir önlük vardı ve kolunun altına birkaç materyal sıkıştırmıştı.

Kadın, emin adımlarla sınıfın ortasına yürüdü. Herhangi bir sözlü selam vermeye gerek duymadan, kolunun altındaki materyalleri ağır ve tok bir ses çıkaracak şekilde masanın üzerine bıraktı. Ardından yüzünü tekrar sınıfa döndü.

Boğazını hafifçe temizledikten sonra, o keskin ve tavizsiz bakışlarını sınıftaki öğrencilerin üzerinde tek tek gezdirdi.

“İnsan en çok neden korkar?” Kadın, sorusunu sorduktan sonra öğrencilerin masalarının etrafında yürümeye, bir cevap ararken öğrencileri incelemeye başladı.

Sınıftan tek tük cevaplar yükseldi.

“Ölümden,” dedi arka sıralardan titrek bir ses.

“Acı çekmekten,” diye mırıldandı başka bir aday.

“Karanlıktan…”

Kael sessiz kaldı. Onun için bu sorular bir anlam ifade etmiyordu. İnsan karşısına çıkan somut bir tehditten korkardı ona göre.

Kadın bu cevapların hiçbirinden tatmin olmamıştı. Sorgulayan gözleriyle öğrencileri süzerek masaların arasında ağır ağır dolanmaya devam etti.

Adaylardan başka bir yanıt gelmeyince kadın yavaşça ama emin adımlarla kendi masasına geri ilerledi ve yüzünü sınıfa döndü.

“İnsan en çok anlayamadığı, göremediği ve kontrol edemediği şeyden korkar.” Sesi sınıfın soğuk duvarlarına çarpıp çoğalıyordu.

“İnsan en çok bilinmezlikten korkar.” Kadın gözlerini sınıftan ayırmadan bir adım geri çekildi.

“Örtüleri açın.”

Kadının sözlerinden sonra sınıfta bir anlığına kısa bir tereddüt yaşandı. Ardından kumaş hışırtıları duyulmaya başladı. Kael uzanıp yanındaki masanın tüm yüzeyini örten siyah brandanın ucunu kavradı ve tek hamlede geriye çekti.

Tüm sınıfı bir anda, Tarin’in bahsettiğinden çok daha ağır; çürümüş et ve asit benzeri geniz yakan, tiksindirici bir koku sardı.

Masanın tam ortasında duran şey, Kael’in hayal ettiğinden çok daha rahatsız edici gözüküyordu. Neredeyse yarım metre uzunluğundaydı ve sırt üstü yatırılmıştı. Kael bir anlığına, karşısındaki bu şeyin gerçekten ölü olması için içinden dua etti.

Yaratığın sırtı kalın, morumsu siyah bir dış iskeletle kaplıydı; kabuğun etrafındaki damar benzeri çizgiler, yaratığın bir zamanlar hayattayken buradan bir tür dolaşım sağladığını —en azından Kael öyle tahmin ediyordu— gösteriyordu. Açıkta kalan yumuşak karnı yukarı bakıyor, eklemlerinden sızan siyah, reçinemsi sıvı metal masanın üzerinde kurumuş ve iğrenç bir görüntü oluşturuyordu.

Kael yaratığın kafasını tam olarak idrak edemiyordu. Sırtı gibi kafasının üstü de sert bir dış iskeletle korunuyordu ancak ne göz çukurları ne de burun delikleri vardı. İstemsizce biraz daha yaklaştı ve yaratığın ağzını incelemeye koyuldu.

Kael’in karşısında dudak veya ona benzer yumuşak bir doku yoktu; bunun yerine iç içe geçmiş, tırtıklı ve asimetrik şekilde duran korkunç bir çene yapısı vardı.

Bunun gözleri nerede?

Kael bir anlığına tüm ilgisini yaratığın etrafını nasıl fark ettiğini, çevresinde olup bitenleri nasıl algılayabildiğine verdi.

Göz çukurlarının olması gereken yerde hiçbir şey yok, yaratığın ağzı dışında yüzünün büyük bir kısmını girintili çıkıntılı yapısıyla dış iskelet kaplıyordu. Ancak hemen ardından, çenenin iki yanından boyna doğru uzanan ince, bir miktar saydam olan yüzlerce tüycük olduğunu fark etti. Kafasının her iki yanında solungaç benzeri, içleri zarlarla kaplı derin yarıklar bulunuyordu.

Görmeye ihtiyacı yok. Diye geçirdi içinden Kael, midesine sanki bir şey oturmuş gibi hissederek.

Bu şey sanki titreşimleri hissediyor gibi.

Tam o sırada, Doktor Hestia’nın soğuk ve tok sesi hemen başucunda yankılandı.

“Nereye baktığını, ne düşündüğünü biliyorum, aday.”

Kael bir anlığına irkilerek bir adım geri attı, başını kaldırdı ve sesin geldiği yöne doğru kafasını çevirdi. Hestia gözlerini çocuktan ayırmadan tüm sınıfa hitap edebilecek şekilde sesini yükseltti.

“Gözleri yok.” Dedi kadın. Adımlarını yavaşlatarak Kael’in masasının etrafında gezinirken. “Çünkü yerin altında veya gecenin karanlığında, gözler sadece evrimsel bir yüktür. Sizi göremezler…”

Kadın duraksadı. Keskin bakışları ile sınıfı süzdü.

“…Ama,” diye devam etti doktor. Sesi fısıltıdan hallice de olsa herkesin kafasına kazınması için kendinden çok emin konuşuyordu.

“Damarlarınızda pompalanan kanın kokusunu alabilir, korkudan hızlanan kalp atışınızın titreşimini metrelerce öteden hissedebilirler. Sizler onlar için bir görüntü değil, sadece avlanacak birer ses titreşimleri ve koku dalgasısınız. Eğer bir gün bunlardan biriyle karşılaşırsanız ve hayatta kalmak istiyorsanız…”

Doktor tekrardan Kael’in masasına döndü ve gözlerini yaratığın çenesine çevirdi.

“…Nefes almayı bırakın.”