SEÇİM VAKTİ
2 yıl önce...
Elimde kırmızı şarap şişesiyle, Porsuk Çayı’nın kenarında bana laf atan ayyaşları takmayarak yoluma devam etmeye çalışıyordum. Normal zamanda Türkiye’de insan olmaya korkarken, şu an kaybedecek hiçbir şeyim yoktu sanki. Aklım bulanık, kalbim ise patlamak için izin istiyordu. Bir ağacın dibine oturdum; ben oturana kadar sanki saatler geçmişti. Şarabımı yudumlarken paketimden bir dal çıkardım, çakmağımı bulmak için ceplerimi karıştırdım. Sanırım aklım gibi onu da bir yerde kaybetmiştim.
Porsuk Çayı’nın üzerindeki o meşhur sarı köprülerin ışıkları suya vururken, hayatımın en karanlık dönemecinde olduğumu hissediyordum. Alkolün damarlarımda yarattığı o sahte cesaretle; arkamdan yükselen ıslık seslerini ve çiğ şakaları, sanki başka bir evrendeymişim gibi duymazdan geliyordum. Elimdeki şişe, o an tutunabildiğim tek gerçeklikti.Umutsuzca son kez ceplerimi karıştırırken, yanıma oturan gölgeyle kafamı yana çevirdim. Takım elbiseli, orta yaşlı, babacan suratlı bir adamdı. Rüzgar kâküllerimi alnımın gerisine atarken, sarhoşluğun verdiği o pervasızlıkla adama göz kırpıp "Hayırdır?" der gibi kaşımı kaldırdım.
— Buyur abi?
— Al, ateş.
Sigaramı yaktığında kafamı hafifçe sallayıp dumanı derin derin içime çektim. Yanımdan hâlâ gitmeyince vücudumu hızla ona döndüm.
— Abi bak, ben de zor durumdayım. Yedi tane icra dosyam var ve bu şişeye 300 TL verdim. Bu şarabı aldığım için işe gidip gelirken yürümek zorunda kalacağım. Kısacası, paylaşmamı bekliyorsan paylaşamam.
Adam hınzırca gülümsedi:
— Ben senin fakir içkine kalmadım; benim geldiğim yerde koca bir alkol deposu var.
— Sen nereden geldin ki?
Adamın gülümsemesi derinleşti:
— O meşhur Ana Bina’dan...
Ağzımdan şaşkınlıkla bir "Hasiktir!" nidası dökülürken oturuşumu düzelttim. Ana Bina... Türkiye’de sadece üç ilde bulunan, hükümetin yetki alanında olmayan nadir kuruluşlardandı. Her sene kendine bir grup meslek erbabı ve misafir seçer; onların barınma, yeme-içme ve gezi ihtiyaçlarını en üst düzeyde karşılardı. Ama oraya seçilmek, piyangodan büyük ikramiyeyi vurmaktan bile daha zordu.
Heyecanla çantamdaki pet bardağa şişeden şarabı doldurup adama ikram ettim. Az önceki "paylaşamam" diklenmem, yerini bir anda "Aman, bu abiyi kaçırmayalım" yalaklığına bırakmıştı.
— Al abi, bir şarap iç.
— Eyvallah.
Bardağı nazikçe aldı, Porsuk’un kirli suyuna vuran sarı ışıklara bakarak bir yudum çekti. Bir süre sessiz kaldık; sadece suyun şırıltısı ve uzaktan gelen tramvayın raylardaki metali döven sesi duyuluyordu. Dayanamadım, içimdeki o çocuksu umutla sordum:
— Abi... Beni bu sene misafir olarak mı seçtin yoksa?
Adam bardağı yavaşça yere bıraktı, bakışlarını doğrudan gözlerimin içine dikti. O an sanki alkolün yarattığı o bulanıklık bıçakla kesilmiş gibi dağıldı. Bakışları o kadar ağır, o kadar kadimdi ki; altında ezildiğimi hissettim.
— Hayır Sude... Seni misafir olarak seçmedim. Seni, o meşhur Ana Bina’nın müdür vekili olarak seçtim.
Duyduğum şeyle boğazımdaki şarap yumrusu düğümlendi. Öksürerek kendime gelmeye çalıştım.
— Müdür vekili mi? Abi sen dalga mı geçiyorsun? Ben daha beş yıllık memurum, nasıl müdür vekili olayım? Allah aşkına bırak, dalga geçme benimle. Benim yedi tane icra dosyam var diyorum; kiramı ödeyemediğim için ev sahibi kapıya dayanmış, elimde üç yüz liralık ucuz şarapla ortalıkta geziyorum. Benden müdür mü olur? Ben daha kendi hayatımı yönetemiyorum!
Adam hiç istifini bozmadan elini omzuma koydu. Eli buz gibiydi ama tuhaf bir şekilde güven veriyordu.
— Biz oraya hayatı düzenli olanları değil, kaybedecek hiçbir şeyi kalmayanları seçeriz. Çünkü sadece her şeyini kaybedenler, asıl güce sahip çıkacak kadar cesur olurlar. Ayrıca... o yedi icra dosyası bu gece kapandı. Evin kirası ödendi.
Gözlerim fal taşı gibi açıldı. Bu adam benim hakkımda her şeyi biliyordu. Korkuyla karışık bir hayranlıkla sordum:
— Sen... Sen kimsin abi?
Gülümsedi, ayağa kalkıp ceketinin önünü ilikledi.
— Ben Hilmi Gürsel. Ve yarın sabah güneş doğduğunda, senin için Eskişehir sadece bir anı olacak. Çünkü beyaz bir kaplanın kükremesini duyduğunda; bu pet bardakların yerini altın kadehler, bu ucuz şarabın yerini ise kan ve zafer alacak.
Hazır mısın?
Eskişehir’in ayazı arkamda kalmıştı ama buranın havası başka bir ağırlıktaydı. Elimde üç valiz, diğer elimde Hoşaf ve Müezza’nın taşıma çantalarıyla devasa kapının önünde dikiliyordum. Karşımda göğe yükselen Ana Bina, arkada meyve bahçeleri ve sağ tarafta ormanın derinliklerine, o karanlık sessizliğe giden bir patika vardı...
Tam o sırada villaların olduğu taraftan bir hareketlilik geldi. Beş kişi, sanki beni bekliyorlarmış gibi ağır adımlarla yaklaştılar. Hilmi Bey sayesinde hepsiyle tek tek tanıştım. En önde, boynunda stetoskobuyla, üzerinde palmiye desenli komik bir gömlek olan Serhat vardı. Hemen yanında, elindeki tablete bir şeyler karalayan, ciddi bakışlı Orhan duruyordu. Yanlarındaki kızlar ise Şahhuban, Ruhban ve Yağmur’du.
Serhat, kedilerin olduğu çantaya bakıp sırıttı:
-Vay! Yeni müdür vekilimiz lojmana değil, kedi barınağına gelmiş sanki. Merhaba Sude, ben Serhat. Buranın hem doktoru hem de her türlü belanın paratoneriyim.
Orhan başını tabletten kaldırmadan ekledi:
-Ben de Orhan. Hukuk işleri bende. Şimdiden söyleyeyim Sude Hanım; disiplin sevmem, disipline bayılırım.
Yağmur, güneş sarısı saçlarını geriye atıp mavi gözleriyle bana gülümseyerek koluma girdi:
-Boş ver bu ikisini, çok konuşurlar. Gel, ben sana evi, bahçeyi ve odaları gezdireyim. Odana bayılacaksın!
Serhat ve Orhan valizlerime asılıp merdivenlere yönelirken, Yağmur beni devasa salonlara doğru çekiştirmeye başladı. Şahhuban ve Ruhban ise arkamızdan sessizce, sanki beni tartıyorlarmış gibi bakıyorlardı.
Eşyaları bıraktıktan sonra Yağmur'la yangın merdivenine çıkıp oturduk. Birer sigara yaktık. Daha önce bu kızı hiç görmemiş olmama rağmen, içimdeki o büyük gerginlikle döküldüm:
-Bu müdür vekili işini yapabilecek miyim, hiç bilmiyorum. Ben normalde okul memuruyum; Excel'i bile zar zor öğrendim.
Yağmur dumanı gökyüzüne doğru üfleyip bana döndü:
-Merak etme, ben de buraya geleli daha üç ay oldu ama şimdiden müdür yardımcılığına alıştım. Korkma, burası öyle kasıntı, resmi bir yer değil. Aile gibi olacağız. İnsanın olduğu yerde hata da olur; zaten "hata yapmayacağım" dediğin an hata yaparsın.
"İnsanın olduğu yerde hata da olur."
Bu sözü yeni yatağımda uyuyana kadar defalarca tekrarladım. Burası benim için yeni bir başlangıçtı. Borçlarım bitmişti, iki yerden de gelirim olacaktı artık. Normal hayatta okul memuruyken, Ana Bina bünyesinde müdür vekiliydim. Müdürden sonraki en önemli kişi... Düşüncelerime göre; normal ama biraz yoğun bir hayatım olacaktı.
Aslına bakarsanız, yoğun olacağı kısmını tutturabilmiştim ama pek de normal sayılmazmış. Bunu ben de ilerleyen zamanlarda, yaşayarak öğrenecektim.